Yazar: scemre

Kaybetmek…

İnanmak istesek de istemesek de her arkadaşlığın bir son kullanma tarihi vardır. Ve o tarihin geçtiği vakti fark etmezsek er ya da geç inciniriz. Ya da elektrikli cihazlar gibidir arkadaşlıklar. Annelerimizin de söylediği gibi her elektrikli cihazın aralıksız çalışması mümkün değildir, dinlendirilmeleri gerekir. Fakat bizler öylesine kaptırıyoruz ki kendimizi kabloların tutuştuğunu fark etmiyoruz. Burnumuza gelen yanık kokusunu bile duymazdan geliyoruz. İşte bunun adı da güven.Birine her koşulda güvenebilmeyi, her söylediğine inanabilmeyi gerektirir arkadaşlık. Ama bir yerlerde yanlış bir kodlama olduysa bu güvenin yerini şüphe almaya başlar ve zamanla karşınızdaki tanımadığınız birine dönüşür. Eğer sizin de o güne kadar biriktirdiğiniz pek çok yükünüz varsa hepsini bir anda boşaltmak istersiniz. Fakat ne acıdır ki yüklerinizi sırtınıza bağlayan ipler öylesine derin kesikler bırakmıştır ki omuzlarınızda hiç beklemediğiniz insanların merhemlerine muhtaç olursunuz. Bu merhem bazen sadece yaranızı iyi etmekle kalmaz, yürüyüp devam etme gücü de verir size. İşte o anda şifacınıza dört elle sarılırsınız. Ne olacağını ve nereye gittiğinizi bilmeden… Dümeni şifacıya teslim etmeniz daha da çok kızdırır arkadaşınızı. Fakat öfke gözünü o kadar bürümüştür ki bırakın size hak vermeyi sizi ne kadar incittiğinin farkına bile varmaz. Siz ise yeniden umut edebileceğinizin günlerin gelmesini bekleyerek silah arkadaşlarından birini daha geride bırakan bir asker misali savaşa devam edersiniz. Ta ki yeni bir umut ışığını görünceye kadar. Fakat bir süre sonra onu da kaybedeceğinize inanırsınız ve onu korumak için elinizden geleni yaparsınız. Ancak hepimizin unuttuğu...

Devamını Oku

Sizlere Sesleniyorum!

Sizlere sesleniyorum! ‘Gross Marketler’den aldığınız herhangi bir ürünün bir yerlerde, herhangi bir ara sokakta mücadele veren, onurunu korumaya çalışan bir esnafın ocağına incir ağacı diktiğinin farkında mısınız? 5 kuruş daha ucuz diye büyük marketlere girip, o ne olduğu belli olmayan, kaynağı bile belli olmayan kampanyalarda hangi esnafın yüreğinde kabaran bir yaraya tuz bastığını biliyor musunuz? Sizin aklınızı kullanarak maketlerin yaptığı indirimleri takip etmeye harcadığınız çabanın, evine ekmek götürmeye çalışan bir esnafın gün boyu harcadığı emeğin ve çabanın yanında hiçbir şey olduğunun farkında mısınız peki? Bir esnaf artık dayanamayıp kepenk kapattığında kendiyle birlikte kaç mumu daha söndürdüğünü düşündünüz mü hiç? Ağzınızda bir laf: “Küçük esnaf kan ağlıyor!” bu sözlerinizin arkasındaki anlamı gerçekten görüyor musunuz ki? Bilmiyorsunuz! Siz gün de 5 lira ile dükkân kapatmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz çünkü pek çoğunuz çocuğuna bu 5 lirayı o devasa marketlerde harcaması için harçlık olarak veriyorsunuz! Elbette ki herkesin bir ekmek davası var! İşçinin de memurunda, kamu personelinin de…  Peki, bunlardan hangisi bu sıkıntıyı sırf halkı 5 kuruş kar edebilme çabasında olduğu için çekiyor? Anlamıyorum! 5 kuruşun hesabını yapmak zorunda olduğunuzu anlıyorum ama kendi vatandaşınıza neden sırt çevirmek zorunda olduğunuzu anlamıyorum. Kimseden duymak istemiyorum bu sözleri! Kimsenin esnafın yaşadıklarını bizden daha iyi anlatma çabasını görmek de istemiyorum! Bir esnaf kızıyım! Okulun ilk açıldığı hafta kırtasiyenin dolup taşmasını beklerken bilmem hangi marketin yaptığı ucuzluk yüzünden dükkânımda sinek avlamak istemiyorum ben! Bunları görmek ve hala...

Devamını Oku

Oyunun Sonu

*** Adam kadını anlamadığı söylüyordu. Geçmişin hatırına kadından bir şeyler bekliyor, değişen koşullara rağmen onun için değerli olmak istiyordu. Çok seviyordu onu bu kesindi. Aradan geçen zaman ona olan sevgisini törpülememişti zerre kadar. Onun kendisini onu sevdiği gibi sevmesini beklemese de sadece özlem duyulduğunu bilmek istiyordu.Vefanın kırıntılarını arıyordu kadının içinde. Onca yaşanmışlığın, birlikte verilen onca mücadelenin ve gençlik yıllarında içlerinde olan o ateşin hatırına senin şehrine geliyorum dediğinde ertelenmemeyi bekliyordu adam. Haklıydı da. Çünkü o özlemişti. Çünkü o hala seviyordu ve küçücük saatlere sığdırılsa da onu görmeyi diliyordu içinden. Fakat kader böyle söylemiyordu. Aracı böyle demiyordu. O gerçekleri yumuşatmaya çalışsa da haykırıyordu işte. Seni görmek istemiyor diyemese de bahaneler buluyordu. Adamın içindeki ateş sönüyordu yavaş yavaş. Aslında sönmüyordu. Sadece kor halinde olan ateş topu küle dönmüş ve olanca sıcaklığıyla derinlere dağılmıştı. Şimdi daha çok yakıyordu canını. Bu sadece karşılık bulamamanın verdiği acı değildi. Bu onca şeye duyulan vefasızlığın beraberinde getirdiği karanlıktı. Aydınlığın yolu da yine kadından geçiyordu. *** Kadın da adamın kendisini anlamadığını söylüyordu. Geçmişin değeri değildi kaybolan; kadının özgüveni, mutluluğu ve zaman içinde yüzünden çekilip alınmış olan gülümsemesiydi. O bunu anlamazdı. Ateşten bir gömlek giymemişti o. Gömleği her çıkarmaya kalktığında yanan derinin verdiği o derin acıyı tatmamıştı henüz. Tatmamalıydı da zaten. İstediği bu değildi nitekim. Sadece biraz anlayış dileniyordu bu eski dosttan. Hayatın içine attığı ablukadan kurtulmanın ona ne kadar zor geldiğini anlamasını istiyordu kendince. Ama anlatamıyordu işte....

Devamını Oku

Sanatın Yüzlerce Yıllık Sancısı!!!

“Sanat, sanat içindir.” Diyen toplum bireyleri aslında bunun ne anlama geldiğini biliyorlar mıdır? Sanat için sanat yapan sanatçı ne bencildir ki, tek gayesi okunmak, tanınmak ve bilinmektir. Hatta Divan Edebiyatı’nda övgü adına yazılan kasidelerin sanat için sanattan öteye gidip, para ve şöhret için sanat anlayışına büründüğü görülür. Bu sanatçılar, toplum için sanat anlayışını benimseyenlerin aksine toplumun çarpık yanlarını kimi zaman görmezden gelir, devlet adamlarının hatalarını övgüleriyle süsler ve gerçeği çarpıtırlar. Fakat bu ne kadar doğrudur? Sanatçı, toplumu aydınlatan insan değil midir? Bu göz önünde bulundurulduğunda sanat için sanat anlayışı ne derece tatmin edicidir? Şairin yazdığı dizeler süslüdür, bir o kadar da sanatsaldır da ama şairin ününden başka bir amaca hizmet etmediğinde, bu ne kadar sanat olabilir? Adına sanat dense bile insanlığa ışık tutmayan bu anlayış ne kadar...

Devamını Oku

Zincirler

Bir tarafta ağlamaktan gözleri kanlanmış bir sokak çocuğu, diğer tarafta evladına, tek umuduna sarılmış bir kadın, bir diğer tarafta ise bir kavgada ellerini başkalarının kanıyla kirletmiş, gözleri dönmüş koca adamlar düşünün. Hepsi insanlığın bir başka yüzünü, bir başka yönünü yansıtır bize. Hepsi karanlıkta kalmışlardır oysaki ışığı görememiş, kaybolmuşlardır. Mağdur da zanlı da aynı karanlığı paylaşıyorlardır aslında. Hepsinin gözünde korku vardır. Zanlının gözlerine baktığınızda öfke ve cesaretin altına sinmiş, karanlıkta kalmış bir korkuyu görürsünüz. Biraz daha derinlere bakılırsa tüyler ürpertici bir acı çıkar karşınıza. Kendisi de bilmez ama attığı her tokatta bileğinde hissettiği o güç, içindeki korkunun biçim değiştirmiş halidir. Hiçbir zaman kaybolmaz bu korku. Gücüne güç katar belki de. Şiddet halkası devam ettikçe o da kendini yeniler ve sonsuz nefrete dönüşür zamanla. Mağdurun gözlerine baktığınızda, acıyla yanan bir korkuyla karışık şefkate duyulan açlığı görürsünüz. Kimi bu sevgiyi ve şefkati bulamaz. Şanslı iseler, bir dost bir anne sıcaklığındaki o el onları kaldırır ve yüreklerine dokunur. İşte bu zaman gözlerinin acıyla yanan alevi, zamanla deva olan bir suyun pırıltısına dönüşür. Peki ya şefkati bulamayan, elinden tutup kaldıracak birine hiç sahip olamamış olanlar? Onların şefkat açlığı zaman içinde yerini şiddete bırakır, derin bir korku halini alır ve kendini şiddet dalgasının bıraktığı zincire yeni bir halka olarak ekler. Artık ağlayan sokak çocuğu bir yankesici, belki bir kaçakçı ya da küçük çaplı bir mafya; kadın kötü bir anne, duyarsız bir eş; gözleri dönmüş o...

Devamını Oku

Her Şeye Rağmen

Anlatamıyorum, anlamıyorlar… Bu kadar güçsüz olan ben miyim? Bunu mu söylemeye çalışıyorlar? Hesap soruyorlar; tek yapabildikleri, en iyi yapabildikleri şeyi yapıyorlar belki de, neden davranışlarımı birilerine açıklamak zorundayım ki? Neden bir kez olsun sorgulamadan benim yanımda durmuyorlar? Bir kez olsun kabullenip işime karışmadan duramıyorlar.Soru işaretleri… Bir sürü soru işareti sahip olduğum tek şey. Bunu kendime ben mi yapıyorum, bilmiyorum. Geri dönüşü olmayan birçok yola girdim belki. Ya da dönüşü olan ama bu dönüşlerde beni karşılayacak kimsenin olmadığı yollara. “Bir oyun içindeyim. Oyunun kurallarını ben koydum aslında ama oyunu oynamayı hiçbir zaman öğrenemeyecekmişim gibi bir his var içimde. Yoksa daha en başında oyunu ben kurmadım da içinde ki taşlardan biri miydim sadece?” böyle hissettiğimi mi sanıyorsunuz? Cevaplayabilecek misiniz sorularımı? Size sorsam yanıtlayabilecek misiniz? Karmaşık bir oyunun içinde buldum kendimi, bu oyunda yer alabilecek misiniz siz de? Sormayın o zaman, eğer var olmayacaksanız sormayın. Devam etme direncimi kırmayın benim. Her seferinde umutlarımı bir kez daha söndürmeyin. Kalkıp yürürüm yine, arkama bakmadan ve sessizce. Bir yola daha girerim. Geri dönemezsem eğer bir başka kavşağa saparım. Yanımda yürüyebilecek misiniz? Her kayboluşta bu labirentin içinde benim gibi kalkabilecek misiniz tekrar? Teklif bile etmeyin o zaman yoldaş olmayı. Kendi aydınlığınızla devam edin koşuşturmacanızda. Ben de kendim aydınlatayım yolumu. Nasıl görünüyorum uzaktan? Güçsüz, perişan hatta gurursuz belki. Biliyor musunuz sebeplerimi? Ne hissettiğimi anlayabiliyor musunuz? Ne kadarını taşıyabileceğimi ya da nerede düşeceğimi biliyor musunuz, haberiniz var mı...

Devamını Oku

Benim Dünyam

Bir dünyam olsun istiyorum; sadece bana ait bir dünya. Bir kapısı olsun. Ama göz önünde olsun bu kapı. Gecekondu evlerinden birinin kömürlüğüne açılsın. Sonrasını kimse göremesin ama. Bir kapı daha olsun içerde. Anahtarı sadece bende olsun. Hiçbir zaman kırılarak açılmasın. Hatta anahtar yuvası da olmasın. Anlamını benim bile bilmediğim büyülü sözlerle açılsın. Ama benden başka kimse bilmesin bu sözleri.Sonra oraya girdiğimde bir kapı daha olsun içerde. Aradaki oda o kadar izbe olsun ki çıkmak istesin herkes. Bir tünel sansınlar onu. Ama basit bir tünel sananlar göremesin o kapıyı. Gizemli olduğuna inananlardansa sadece yüreğinde esaret olmayanlar görebilsin. Kapıyı görenlerdense yüreğinde korku olmayanlar açabilsin. Evvelce kimsenin görmediği kadar yoğun olsun oda. İçinde her türlü duyguyu hissedebileyim. Sonra karanlık olsun bir de. 1-2 küçük mum olsun sol duvarda. İki mumun arasında bir kutu… Bu kutu sadece hak edenlere açılsın. Hak eden ben olayım. Kutunun içinde iğne başı kadar pırıltı olsun. Ama tüm dünyamı aydınlatsın bu pırıltı. Sonra ışığının içine çeksin beni de. Bütün karanlıklarımı yok edeyim kendi içimde. Ve sonra ben ne olduğunu anlamadan dışarıda bulayım kendimi. Belki üzülürüm dışarıdayım diye. Ama oraya tekrar gidebilme umudu tekrar bağlar beni hayata. Daha mutlu olurum bu...

Devamını Oku

Yalnızlık

Hiç zaten olmak istediğiniz kişi olduğunuz halde öyle davranamadığınız oldu mu sizinde? Engellere takılıp, kısıtlandığınızı hissedip, kendi içinizde özgür bir dünya kurduğunuz? Aslında her şeyiyle dışa dönük biriyken bir anda değişiverip tüm dünyayı kendi içinize hapsettiğiniz oldu mu?Bu öyle bir duygudur ki insan bir süre sonra kendi kendisiyle konuşmaya başlar. Deli derler, hor görürler. Ama bilmezler ki siz en güvendiğiniz yanınıza yaslamışsınızdır sırtınızı. Herkese arkanızı dönmüşsünüzdür belki, öyle zannederler ya da. Etrafınıza duvarlar örmüşsünüz sanırlar. Görünmeyen, ama görünse bile insan eliyle yıkılamayacak duvarlar… Ama öyledir ki bu duvarlar, birisi size güven verdiğinde aniden yıkılıverirler. Sizin aslınızı görür kişi. Saklanmış olan benliğinizi keşfeder. Yine de istemezsiniz belki. Canınız o kadar acımıştır ki evvelden, bir daha duymak istemezsiniz o sızıyı. Yalnızlığı seçersiniz arkadaş olarak. Öyle sadıktır ki yalnızlık, siz istemedikçe terk etmez sizi. Sizi siz olduğunuz için sever. Ve yine ona her ihanet ettiğinizde tekrar gelir yanınıza. Sitem etmeden sessizce… Hayatı öğretir yalnızlık insana, kendini anlatır. Kendine baktığında yüreğini gösteren bir ayna gibidir yalnızlık. Sizi kozasından çıkmayı bekleyen bir ipek böceği gibi yetiştirir adeta. Hazır olduğunuzda bir kere daha ihanet edersiniz ona. O yine bekler sizi sessizce. Bilir ki dünya yasaklıdır size. Canınızı yakar sizin. Sadece uzaktan izler sizi. Bir gün onu tamamen terk ettiğinizde ise sahip olduğunuz şey sadık bir yol arkadaşıdır. Size sevmeyi de güvenmeyi de yalnızlık öğretmiştir...

Devamını Oku

Zaman

Yine engel olamadım kendime. Dizginleyemedim içimden geçenleri. Lanet olası kalem ve şu defter. Ruhumu dökmek istemiyorum işte. Anlasanıza; bir yerlerde, belki ta içimde henüz keşfine çıkmaya hazır olmadığım bir öfke var. Kaynağı ya da sonu yok. Uçsuz bucaksız… Anlaşılmaz… Beni içine çekerse yok olacakmışım gibi hissediyorum. Ve yazarsam beni içine çekeceğini… Ne de olsa varoluştan beri yazıya dökülen her şey daha kıymetli olmuş insanoğlu için. İstemiyorum yazmayı. Konuşmasam içimde tutarım belki. Binmem içime doğru yol alan trene. Ama yazarsam engel olamam kendime.Keşfederim başını da sonunu da öfkemin. Anlarım kimin ne olduğunu. Peki o zaman nasıl dur derim kendime? Nasıl öfkemi kusmadan rahat edebilirim? Bundandır şimdinin hırçınlığı. Yakar geçer dokunduğu yerleri sözlerim, bilirim. Sanırlar ki benim içim kavrulmuyor söylerken. Ama kimseye anlatamam ki öfkemi. Ben bile anlamada, anlamak istemeden. Gözlerimin içi gülse de bazen hafıza kaybının bir türüdür bu. Henüz nedenini keşfetmediğim bir hüznün unutkanlığıdır. Bazen alev alev olur gözlerim. Sanki baktığı yerde canlı belirtisi kalmayacak, her şeyi kül edebilecek gibi davranır herkese. Bu anlarsa içimdeki sızının kor gibi benliğimi tümüyle yaraladığı anlardır. Önceleri merak ederdim her şeyi. Öğrenmek isterdim bir an önce. Kimse söylememişti ki bazı şeylerin bilinmediği zaman insanı daha çok mutlu ettiğini. Ama artık biliyorum. İçimdeki sızının peşinde koşmayacağım bu yüzden. Neyin acısıdır bilmem. Kim yaralamıştır, ne zaman tuz ekilir üzerine bilmem. İstemem zaten. Kalsın orada. Bir gün, belki, aniden binerim o trene haberim olmadan. Ama bilirim...

Devamını Oku

Vicdan Azabı

Vicdan azabı! Kafandaki en büyük soru işareti; en küçük nokta; orta boy bir ünlem işareti; milyonlarca virgül… Açıklaması olmayan bir durum; yani iki nokta yok. Ardı arkası gelmeyen bir gönül burukluğu yani noktalı virgül yok. Soru işareti çünkü; sebebini bilmediğin ve öğrenmeye çalıştığın bir duygu. En küçük nokta çünkü; o küçük noktanın bu duyguyu sonlandırmaya gücü yok. Orta boy bir ünlem işareti çünkü; kendini aklamak gerekiyor. Ardı arkası kesilmeyen virgüller çünkü; her şeyi birbirine bağlıyor.Her şey seni terk etmiş. Bir zamanlar gülüp geçtiğin o nokta şimdi sana yardım etmiyor, virgüller sana zarar veriyor ve en kötüsü ünlem işaretini de küstürmüşsün ki sana arka çıkmıyor. Ortada yalnız senin benliğin var. Bu anda vicdan azabı devreye giriyor. Sen kendini vuruyorsun, işte bunu yapmanın adı da vicdan azabı oluyor. O senin en büyük pişmanlığın, en büyük kırgınlığın. Çünkü sen kendi kendine dargınsın. Çünkü sen her şeyden çok kendini seviyorsun ve yine kendi kendine nasıl böyle bir acı yaşattığına yanıyorsun. İşte burada bencillik devreye giriyor. Seni uçsuz bucaksız düşünceler yolculuğuna sürüklüyor ve her şeyi bir anda unutuveriyorsun. Bunu bilen tek şey var; onu da sen...

Devamını Oku

Siyah-Beyaz

O gece gördüm siyahlara bürünmüş havada ölümün aydınlığını ve ölümün sessizliğine isyan edercesine çalan kornaları… Sevinç çığlıkları masallarda duymaya alışık olduğumuz kötü cadı kahkahalarına dönüşüyordu adeta. Ve ben bütün bunları eski, siyah bir şahinin küçük penceresinden dışarıda parmaklıklar varmışçasına izledim. Derin bir sarhoşlukla, bellerinde silahları, aklılarında hiçbir şey olmadan bilinçsizce eğleniyorlardı. Geceyi aydınlatan ölüm, kim bilir ertesi sabah kaç ocağın sabahını karartacak, kaç ocağın bahçesinde kuş cıvıltıları yerini sessizliğe bırakacaktı…Evet, bu gece maçı Fenerbahçe kazanmıştı. Bense o pencereden ölümü anımsamıştım yol boyunca. Kim dur diyebilirdi ki onlara? Onların geceyi farlarıyla aydınlatıp; kornalarıyla kahkahalar atıp; geceyi, onun güzelliğini bozarcasına ve adeta yıldızlara meydan okurcasına onları yetersiz bulma çabalarına girişip; kendi ışıklarını üretmelerine kim dur diyebilirdi ki? Ama yine bir tezatlık vardı ortada. Onlar sadece geceyi aydınlatarak işledikleri suçla kalmayıp bir de yüzsüzce sabahı karartıyorlardı. Ve evet, ölüm aslında siyah olan değildi. Sarı, kırmızı, yeşil ve lacivertti ölüm. Siyah olan yastı, hiç uğruna sönen ocaklardı siyah olan. Siyah beyaza, beyaz da siyaha nasıl bu kadar rahat dönüyordu? Bu da demekti ki siyah düşman değildi. Beyazsa dost değildi. İnsanı bir anda yılan gibi sokuverip birden siyaha...

Devamını Oku

Keşke

“Hayatta asla keşke deme!” bunu kendime tam da keşke dediğim ya da keşke diyebilmeyi istediğim bir anda söyledim. Sonra gözlerimi geçmişe döndüm. Arkasından bir de geleceğe… Dedim ki bu hata geçmişte görülüyor, fakat önümde ne olacağını bilmediğim bir gelecek var. Ve bu gelecekte aynı hatayı tekrarlamamak için sebeplerim var. İnsan her zaman yaptığı ve söylediği şeylerin arkasında durmalı. Bu kuru bir inat değildir. Fakat aralarındaki çizgi o kadar belli belirsizdir ki eğer onu görebilmen için sana vaat edilmiş gözlükleri takmazsan bu sınırın hangi tarafında durduğunu bilmezsin. İşte o zaman yaptıkların yahut yapacakların başına buyruk, birbirinden bağımsız hatta sen bile ne olduğunu anlamadan hareket ederler.Eğer bir hata yaptıysan onun da arkasında durmalısın. Geleceğin sana ne getireceğini bilemezsin fakat o yanlış senin kaderinde yazılıysa er ya da geç, şiddetli ve ya artçı depremler şeklinde seni sallar. Eğer bu zamanında çevrende güvenebileceğin, sığınabileceğin bir ilk yardım çadırı yoksa yıkıntıların altında can çekişirsin. Belki yine de kurtulursun ama bunun sana teğet geçmiş olmasını bütün kalbinle dilersin. Tam o sırada “keşke” diyebilecek bir konumda olsaydın senin için hayat bu kadar zor olmazdı. Yani sen şu anda “keşke” diyebiliyorsan şanslısın demektir. Çünkü eğer bir kuru inadın peşinde değilsen ve hatalarının arkasında duruyorsan aynı yanlışı tekrar yapmazsın. Ve henüz keşke dememişsen o yanlışı yapmamışsın, er ya da geç yapacaksın demektir. Bir de şöyle düşün: şimdi “keşke” diyebiliyorsan bu bir artçı depremdir. Fakat henüz keşke dememişsen bunun...

Devamını Oku