Çünkü o, bir düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası nasıl ölçtü,
sonra kahrolası nasıl biçti! Sonra baktı, sonra kaşlarını çattı ve ekşiyerek surat astı; sonra ardına döndü ve büyüklük tasladı da, -“Bu” dedi,
-“Başka değil, bir sihri müser…”
-“Başka değil kavl-i beşer.”
Yaslayacağım onu Sekare! Bilir misin hem ne sekar?
Ne bakıyye kor ne bırakır. Beşere susamış bir susuz,
Üzerinde on dokuz/19 (1)
Kim, ne istiyor bu memleketten, derdi/dertleri ne? Neden her şey karmakarışık, kötüye gidiş daha bir hızlanıyor? Kim, neyin hesabını soruyor ve neyin öcü alınmak isteniyor? Niye hala gerilim gittikçe tırmandırılıyor?

Sponsor Bağlantılar

Galiba Atlantik ötesinden eline tutuşturulan haritayla hareket eden, başka bir yol ve iz bilmeyen ve çantasındaki tek aleti çekiç olan usta, önüne çıkan her güçlüğü, engel gördüğü her şeyi çiviye benzetiyor ve çekiçle tepesine vurup ezmek istiyor…

Fakat, memleketin bugün karşı karşıya olduğu durum, yanı başında patlak veren olaylar, terörizmin azgınlaşması ve küresel savaş beklentisi/süreci, kişisel hesaplar ve kinlerle birlikte şu an çok vahim bir sürece girmiştir; sorunlar dip yapmış ve derinleşmiştir…

İsrail’in dünya tarihinde kurduğu tek bir devlet vardı ve adı “Yahuda” idi. Yahuda’yı yıkan Babil’di, Babil de bugünkü Irak’tı… Günümüzden 2500 yıl önce yaşanmış bu olay, Yahudilerin kutsal kitabında da yer alır. Yahuda yıkılırken 40 bin Yahudi Babil’e sürgün edilmişti…

İsrail neden Barzani’yle bu kadar yakın ilişkiler içinde, bu kadar iyi ve sıkı-fıkılar?

Mossad neden PKK’yı eğitim işiyle uğraşıyor, kah kamplarda, kah Kandil’de?

Görmeyen, anlamayanlar için tek bir şey!

Sadece gözlerini açacaklar karşıya bakacaklar; o zaman çıplak gözle görecekler! İşte temelleri atılan Yahuda Devleti ve o coğrafya Babil…

Babil şimdi yok; uygarlık ve kültürü silindi, dünya haritasından da… 1.Körfez savaşı, Özal’lı yıllar Türkiye’si ve yıl 1991, sonra 2.Körfez Savaşı Erdoğan’lı yıllar Türkiye’si ve yıl 2003, yaktılar-yıktılar, yok ettiler Babil’i… Niçin? Irak tesadüfen mi hedef alınmıştı?

İlk Yahudi göçü Mısır’a/exodus yapılmıştı ve Mısır durup dururken mi karıştı?

Yahuda’ya Babil’den sonra Persler darbe vurmuştu, İran boşu boşuna mı hedefte?

İsrail, mazinin intikamını alıyor, Yahudiler tarihi yeniden yazıyor…

İsrail’in arkasında ABD var ve sinsi politikalarıyla Avrupa… Tarihte Yahudi katliamı yapan Batılılarla Yahudiler anlaşmış, el ele vermişler. “Evangelizm” diye bir ideoloji adı altında, İsa’lı İncil’e Musa’lı Tevrat’ı karıştırıp “Yeni İncil” imal ettiler…

Tarih: 1982 Şubat, 30 yıl önce, Oden Yinon tarafından “Ortadoğu İçin Siyonist Plan” başlığı altında bugün yaşanan ve ileride yaşanacak olan olayların senaryosu yazılıyordu…

Bakınız nasıl?

İsrail’in Ortadoğu Planı:

Ortadoğu için Siyonist Plan“, İsrail Dışişleri eski görevlilerinden olan Oden Yinon’un, 1982 yılında “Dünya Siyonist Örgütü”ne bağlı enformasyon dairesinin ibranice yayın yapan organı “Kivunim”de yazdığı raporun adıdır.

Rapor daha sonra, “Kudüs ibrani Üniversitesi” profesörü Israel Shahak tarafından “The Zionist Plan for the Middle East” yani, “Ortadoğu için Siyonist Plan” başlığıyla, İbraniceden İngilizceye tercüme edildi.

İsrail’in 1980’li yıllara yönelik stratejisi:

Oded Yinon

Bu makale, Yahudilik ve Siyonizm’le ilgili, Kivunim/Yönelimler isimli dergide İbrani lisanıyla basılmış, (1982 Şubat, 5742, No.14) Eser, “Dünya Siyonist Organizasyonu Yayın Bölümü”nce yayınlanmıştır.

1980’li yılların sonlarına doğru İsrail Devleti ülke içerisinde ve dışında konumu, ulusal hedefleri ve amaçları bağlamında yeni bir perspektif geliştirme ihtiyacındadır. Söz konusu bu ihtiyaç, ülkenin, bölgenin ve dünyanın içine girdiği pek çok süreçler bakımından son derece hayati bir önem arz etmektedir.

Bugün dünyamız, daha önceki dönemlere benzemeyen yeni bir döneme girmektedir. Bu dönemin özellikleri bugüne kadar bilebildiğimiz tüm oluşumlardan büyük bir farklılık arz etmektedir. İşte, bir yandan niçin bu tarihsel dönemi karakterize eden merkezi süreçleri anlamamız gerektiği, öte yandan da yeni bir dünya görüşüne ve söz konusu yeni gelişmeler ışığında “operasyonel bir strateji”ye sahip olma ihtiyacımızın sebebi budur.

Yahudi Devleti’nin varlığı, zenginliği ve sağlamlığı iç ve dış ilişkiler için “yeni bir perspektif” benimseyebilmesine bağlı olacaktır.

Bu dönem, şu anki yaşam tarzımızda hakiki bir devrimi belirleyen/diagnoze ve sembolize eden birkaç strateji/yönelim, traits tarafından belirlenmektedir. Hâkim süreç, Rönesans’tan bu yana Batı medeniyetinin yaşam şartlarını ve elde ettiği başarıları destekleyen önemli bir köşe taşı olan rasyonalist, insani bakış açılarının sona ermesidir. Bu temelden özgürleşmiş olan siyasal, toplumsal ve ekonomik bakış açıları günümüzde ortadan kalkmakta olan birkaç “gerçeğe” dayanmaktadır.

Örneğin, bunlardan biri, “insanoğlunun, evrenin merkezinde olduğu ve bunun dışında her şeyin insanın maddi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla var olduğu” anlayışıdır. Bu anlayış, artık günümüzde, evrendeki kaynakların insanoğlunun ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyeceğinin anlaşılmasıyla geçersiz kaldığına tanık olmaktayız.

Dört milyar insanın yaşadığı ve ekonomik ve enerji kaynaklarının giderek artan dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılayacak oranda artmadığı bir dünyada, Batı Toplumunun temel gereksinimlerini, yani sınırsız tüketim arzusunu ve yönelimini yerine getirme beklentisi gerçekçi değildir.

İnsanoğlunun yöneliminin belirlenmesinde etiğin hiçbir şekilde yer almadığı, ancak tek belirleyici unsurun, “insanoğlunun maddi ihtiyaçları” olduğu görüşü, neredeyse bütün değerlerin yitirilmekte olduğu günümüz dünyasında yaygınlaşmaktadır. Özellikle de neyin iyi neyin kötü olduğu gibi en temel hususiyetler gibi en basit şeyleri dahi
değerlendirebilme yetisini yitirmekteyiz…

İnsanoğlunun sınırsız arzu, isteği konusu, dünyada olup biten kırılmalara tanık oldukça, hayatın olumsuz gerçekleri karşısında geçerliliğini yitirmektedir. “İnsanlara özgürlük” vadeden yaklaşım, yeryüzündeki toplam insan nüfusunun dörtte üçünün totaliter rejimler altında yaşıyor olması gerçeği ışığında anlamsız gözükmektedir.

Eşitlik ve toplumsal adaletle ilgili yaklaşımlar, Sosyalizm ve özellikle de Komünizm tarafından gülünç bir konuma dönüştürülmüştür. Bu iki kavramın gerçekliği konusunda hiçbir tartışma söz konusu değildir; ancak bu kavramların istenildiği şekilde eyleme geçirilemediği ve insanlığın çoğunluğunun özgürlük, eşitlik ve adalet fırsatını yitirdiği aşikârdır.

Yaklaşık otuz yıldır görece barış ortamında yaşadığımız bu küçük dünyada, uluslararasında barış ve birlikte yaşama olgusu, Sovyetler Birliği gibi bir süper gücün malum askeri ve siyasal bir doktrin sahibi olduğu bir ortamda herhangi bir anlam ifade etmemektedir. Yani, sadece Marksizm’in sona erdirilmesi için nükleer savaş olasılığı ve gerekliliği değil, aynı zamanda, bunun gerçekleştirilmesinin ardından, yapılacak bir nükleer savaşta zaferi elde edecek tarafın kim olacağını konuşmak bir yana hayatta kalabilmenin dahi imkânsız olması söz konusudur.

İnsanoğlunun ve özellikle de Batı toplumlarının sahip olduğu temel kavramları, siyasal, askeri ve ekonomik dönüşümler nedeniyle bir değişim ve dönüşüm içerisindedir. Bu bağlamda, Sovyetler Birliği’nin sahip olduğu nükleer ve konvansiyonel gücü, geçmiş dünya savaşlarının çocuk oyuncağı gibi kalacağı çok boyutlu küresel bir savaşta dünyamızın büyük bir bölümünün yol olacağı büyük savaş/SAGA öncesindeki son anlara girilmiş olan bir döneme evrilmiştir.

Konvansiyonel silahlar kadar, nükleer gücün sahip olduğu yıkıcılığın boyutları dünyanın büyük bir bölümünü birkaç yıl içerisinde yok edecektir ve bizler de, İsrail de, bu durumla yüzleşmeliyiz. Yani, bu durum, bizim ve Batı dünyasının varlığına yönelik en büyük tehdidi oluşturmaktadır.

Dünyadaki kaynaklar üzerinde gerçekleştirilen savaş, Arapların petrol üzerindeki hâkimiyetleri ve Batının ihtiyaç duyduğu hammaddelerin çoğunu Üçüncü Dünya ülkelerinde ithal etmek zorunda kalması, Sovyetler Birliği’nin temel amaçlarından biri İran Körfezi ve dünyanın mineral kaynaklarının büyük bir bölümünü barındıran Afrika’nın güneyindeki dev kaynaklar üzerinde kontrolü ele geçirmek suretiyle Batıyı yenilgiye uğratması dikkate alındığında, bugün içinde yaşadığımız dünyayı dönüştürmektedir. Gelecekte karşı karşıya kalacağımız küresel çatışmaların boyutlarını hayal edebiliyoruz.

Gorshkov Doktrini”, Sovyetlerin, okyanuslar ve Üçüncü Dünyadaki mineral zenginlikleri üzerinde kontrolünü öngörmektedir. Bir nükleer savaşın yürütülebileceği, kazanılabileceği ve ardından da hayatta kalınabileceği ve Batının askeri gücünün yok edilebileceği ve Batılılıların “Marksizm-Leninizm Doktrini”nin köleleri haline getirileceğine dayanan şu anki Sovyet nükleer doktrini, Dünya barışına ve bizim varlığımıza yöneltilmiş en büyük tehlikedir. 1967 yılından bu yana, Sovyetler, “Clausewitz”in darbımeselini “Savaş nükleer vasıtalarla politikanın devamıdır”a dönüştürmüşler ve bugün gerçekleştirmeye çalıştıkları bütün politikalarının temeli yapmışlardır.

Bugün, Sovyetler Birliği, bu amaçlarını bizim yaşadığımız bölgeye ve bütün dünyaya taşıma uğraşı ile meşguldür ve bunlarla yüzleşmek ülkemizin güvenlik politikasının ve elbette “Özgür Dünya”nın geri kalanının güvenliği için büyük bir önem arz etmektedir. İşte bu durum bizim için en büyük dış tehdidi oluşturmaktadır.

Her ne kadar, giderek artan askeri gücü nedeniyle İsrail’e karşı en büyük tehdit olmaya devam etse de, 1980’li yıllarda karşı karşıya kalacağımız en büyük stratejik problem “Arap Müslüman Dünyası” değildir. Tıpkı Lübnan’da, -her ne kadar Arap dünyası içerisinde yer almasa da, Müslüman olması hasebiyle- İran’da ve şimdilerde de Suriyede tanık olduğumuz üzere Arap dünyası, kendi başına yıkıcı bir nitelik arz eden sahip olduğu etnik azınlıklar, hizipleşmeler ve iç krizler nedeniyle temel problemlerle baş edebilecek bir durumda değildir ve ayrıca, uzun vadede israil Devleti için gerçek bir tehdit olmaktan uzaktır; ancak, kısa vadede şu anki askeri gücü büyük bir önem arz etmektedir.

Uzun vadede Arap dünyası çok büyük değişiklikler geçirmediği takdirde, bizim çevremizdeki şu anki varlığını devam ettiremeyecektir.

Müslüman Arap Dünyası, halklarının arzusu ve rızası göz önünde bulundurulmaksızın, 1920’li yıllarda, Fransız ve İngilizlerin geçici bir süreliğine inşa ettiği tıpkı iskambil kâğıtlarından yapılmış bir görünüm arz etmektedir.

Bu gelişme sonunda Arap dünyası, hepsi de birbirine düşman azınlıkların ve etnik grupların oluşturduğu 19 ülkeye bölünmüştür. Böylece Arap Müslüman devletler günümüzde kendi içlerinde etnik toplumsal yıkımlarla yüz yüzedir ve kimilerinde çoktan iç savaşa başlamıştır bile… 170 milyon nüfuslu Arapların büyük bir çoğunluğunu oluşturan 118 milyonluk kısmı Afrika Kıtasında, bunun 45 milyonu da sadece Mısır‘da yaşamaktadır. Mısır’dan başka, Kuzey Afrika ülkelerinin nüfusunu Arap ve Arap olmayan Berberiler oluşturmaktadır.

Cezayir’de, ülkenin Arap ve Berberi asıllılarının çoğunlukta olduğu bölgeleri ayıran “Kabile Dağları”nda sivil savaş devam etmektedir. Fas ve Cezayir, İspanyol Sahrası üzerinde egemenlik iddiaları nedeniyle mücadele içerisindedirler; ayrıca her iki ülkede de iç gerginlik devam etmektedir.

“Militan İslam”, Tunus’un bütünlüğünü tehlikeye atmaktadır ve Kaddafi, çok az nüfusa sahip ve güçlü bir ulus devlet haline gelememiş olan ülkesinden, Arap bakış açısından değerlendirildiğinde yıkıcı olan savaşları organize etmektedir. İşte bu nedenledir ki, Mısır ve Suriye gibi çok daha gerçekçi devletlerle geçmişte var olan birliği yeniden tesis etme gayreti içerisindedir.

Arap Müslüman dünyasının günümüzde en karışık ülkesi konumundaki Sudan, birbirleriyle hasım konumundaki dört toplumsal gruptan oluşmaktadır. Söz konusu bu gruplar, Arap olmayan Afrikalılar, Paganlar ve Hıristiyanlar üzerinde söz sahibi olan Arap “Müslüman Sünni” azınlıktır. Mısır da ise, yukarı Mısır’a hâkim büyük bir kitleyi oluşturan Hıristiyan azınlıkla karşı karşıya olan Sünni Müslüman
çoğunluk bulunmaktadır. Yedi milyonluk söz konusu Hıristiyan azınlığa mensup olan Enver Sedat, 8 Mayıs tarihinde yaptığı bir konuşmada bu azınlığın “Mısır’da tıpkı ikinci bir Hıristiyan Lübnan gibi kendilerine ait bir devlet talebinde bulunacaklardır.”

Bütün Arap Devletleri, Kuzey Afrika devletlerinde görülenden çok daha fazla bir şekilde iç çatışmalarla parçalanmış durumdadır. Suriye, ülkede hâkimiyet kurmuş olan güçlü askeri rejimin dışında Lübnan’dan pek farklı değildir. Ancak bugünlerde Sünni çoğunluk ile Şii Alevi yönetici azınlık (nüfusun yaklaşık %12 sini oluşturmaktadır) arasında ortaya çıkacak gerçek bir sivil savaş iç karışıklıkların ne denli şiddetli olduğunun kanıtı olacaktır.

Irak, her ne kadar çoğunluğun Şiiler, yönetimin ise Sünni azınlık elinde olmasına rağmen, temelde komşularından farklılık göstermemektedir. Nüfusun %65’i politikada söz sahibi değildir. Siyasal güç %20’lik bir kesimin elindedir. Buna ilâve olarak, ülkenin kuzey kesiminde bir Kürt azınlık yer almaktadır.

Rejimin, ordu ve petrol gelirlerinden müteşekkil bugün sahip olduğu gücü olmasa, gelecekte Irak’ın konumu, yakın geçmişteki Lübnan’dan veya günümüz Suriye’sinden pek bir farkı kalmayacaktır. İç çatışmaların ve iç savaşların tohumları, özellikle de İran’da, Irak Şiileri’nin doğal lider olarak kabul ettikleri Humeyni’nin gücü ele geçirmesinin ardında bugün çok daha belirgindir.

Körfez’deki bütün krallıklar ve Suudi Arabistan, sadece petrolün bulunduğu kumdan inşa edilmiş evlere benzemektedirler.

Kuveyt’te, halk nüfusun sadece üçte birini oluşturmaktadır. Bahreyn’de ise çoğunluğu Şiiler oluşturmaktadır. Birleşik Arap Emirlikleri’nde gene Şiiler çoğunluğu teşkil etse de, Sünniler yönetimi ellerinde tutmaktadır. Aynı durum Umman ve Kuzey Yemen için de geçerlidir. Hatta Marksist Kuzey Yemen de önemli ölçüde bir Şii azınlık bulunmaktadır. Suudi Arabistan’da nüfusun yarısını Mısırlılar ve Yemenliler gibi yabancılar oluşturmakla birlikte, Suudi azınlık yönetimi elinde tutmaktadır.

Ürdün’de, gerçekte halkın büyük bir bölümü Filistinlilerden oluşmaktadır. Ürdünlü Bedevi azınlık yönetime hâkimdir; fakat ordunun ve bürokrasinin büyük bir bölümünde Filistinliler bulunmaktadır. Bunun bir uzantısı olarak Amman aslında Nablus kadar bir Filistin şehridir.

Bütün bu yukarıda adı geçen ülkelerin göreceli güçlü orduları mevcuttur. Ancak burada bir problem de bulunmaktadır.

Suriye ordusunun çoğunluğunu Sünniler oluştururken, subaylar Alevidir; Irak ordu yönetimi Sünnilerden, askerler ise Şiilerden oluşmaktadır.

Uzun vadede bu durum büyük bir önem taşımaktadır ve işte bu yüzden uzun vadede ordunun sadakatinin devam etme olasılığı bulunmamaktadır. Bu durumda sadece bir tek belirleyici unsur vardır. O da, İsrail’e karşı takınılan düşmanlıktır. Günümüzde bu husus bile pek o kadar etkin değildir.

Arapların yanı sıra, diğer Müslüman devletler de benzer bir bölünme içerisindedirler. İran nüfusunun yarısı Farsça konuşanlardan diğer yarısı ise Türk, Sünni Müslüman çoğunluktan oluşmaktadır.

Türkiye nüfusunun %50’sini Türk Sünni Müslümanlar oluşturmaktadır. Bunun dışında 12 milyonluk “Şii-Alevi” kesim ile 6 milyonluk “Sünni Kürtler”in oluşturduğu iki önemli azınlık bulunmaktadır.

Afganistan’da ülke nüfusunun üçte birini 5 milyonluk Şii nüfus oluşturmaktadır. Sünni Pakistan’da ise, ülkenin varlığını tehlikeye sokan 15 milyonluk Şii nüfus barınmaktadır.

Fas’tan Hindistan’a Somali’den Türkiye’ye değin var olan ulusal etnik azınlık yapıları istikrarsızlığın yokluğunu ve bütün bir bölgede hızla gelişme gösteren dejenerasyonu ortaya koymaktadır.

Bölgeye ait bu fotoğrafa ekonomik yapıdaki verileri de eklediğimizde, bütün bir bölgenin nasıl iskambil kâğıtlarından yapılmış bir görüntü arz ettiği ve ciddi problemlerle karşılaşılması durumunda hiçbir direnç gösteremeyeceği ortaya çıkacaktır.

Bu büyük, ancak parçalı İslam dünyasında sadece birkaç tane zengin ülke bulunurken büyük bölümünü ise fakirler oluşturmaktadır.

Arapların çoğunluğunun yıllık ortalama geliri 300 dolardır. Bu ekonomik gösterge Mısır’da, Libya hariç Kuzey Afrika ülkelerinin çoğunda ve Irakta da böyledir. Lübnan, parçalanmış bir yapı arz etmektedir ve ekonomisi de bundan arî değildir.

Lübnan merkezi gücün bulunmadığı bir ülkedir; ancak sadece realitede egemen unsur olarak dikkat çeken beş otorite gözükmektedir. Suriye’nin destek verdiği Franjieh kabilesinin yönetimindeki Kuzeydeki Hıristiyanlar, Doğuda doğrudan Suriye’nin işgali altında tuttuğu bölge, ülkenin orta bölgesinde Hıristiyan Falanjist güçler Hıristiyanlara ait bölgeleri kontrol altında tutmaktadır.

Güneyde ve Litani Irmağı’ nın yukarı bölgesinde ağırlıklı olarak Filistin Kurtuluş Ordusu’nun hâkim olduğu, ayrıca Hıristiyanların ve yarım milyon kadar Şii’nin yaşadığı bir Filistin bölgesi yer almaktadır.

Suriye, kalıcılık arz eden bir parçalanmışlık durumu içerisindedir. Gelecekte Libya ile birleşmesinin ardından elde edeceği yardımlar ülkenin hâlihazırdaki sorunlarının çözülmesi için yeterli olmayacağı gibi, büyük askeri gücünün varlığını devam ettiremeyecektir.

Mısır ise çok daha kötü bir durumdadır. Milyonlarca insan açlık sınırında yaşamaktadır; iş gücünün yarısını oluşturan kitle işsizdir; ülkenin nüfus yoğunluğu en fazla olan bölgesinde konut sıkıntısı had safhadadır. Ordunun dışında ülkede etkin faaliyet gösteren bir başka kurum bulunmamaktadır. Bu nedenle ülke sürekli bir iflas konumundadır ve tesis edilen barıştan bu yana tam anlamıyla Amerikan yardımlarına bağlıdır.

Körfez ülkelerinde, Suudi Arabistan, Libya ve Mısır’da dünyanın en büyük sermayesi ve petrol bulunmaktadır. Ancak bu kaynaklardan istifade edebilenler ise, hiçbir ordunun garanti edemeyeceği geniş bir destek ve güven ortamından yoksun küçük bir azınlıktır.

Suudi ordusu sahip olduğu bütün teçhizatla birlikte gerek ülke içerisinden gerek ülke dışından gelecek herhangi gerçek bir tehdit karşısında ülkeyi savunmaktan acizdir.

1980 yılında Mekke’ de gerçekleşen olay bunun en iyi örneğidir. İsrail’i çevreleyen kaygı verici ve tehlike arz eden durum ve İsrail’in varlığına yönelik büyük tehditler bir yandan büyük bir risk oluşturmakla birlikte, bir yandan da 1967 yılında bu yana ilk defa ortaya çıkan büyük bir imkânın oluşmasına neden olmaktadır. O
dönemlerde büyük bir özlemle beklenen bu fırsatlar, bugün dahi hayal edemeyeceğimiz ölçüde 1980’li yıllarda gerçekleştirilebilecek olan şanslardır.

ABD’ye bağımlılık nedeniyle “Barış Siyasası” ve işgal edilen toprakların geri verilmesi, İsrail için yaratılan yeni bir seçeneğin gerçekleştirilmesini engellemektedir. 1967 yılından bu yana, İsrail’de iş başına gelen bütün hükümetler, ulusal hedeflerimizi bir yandan sığ siyasal ihtiyaçlara endekslerken, öte yandan da hem ülke içerisinde hem de uluslararası arenada sahip olduğumuz kapasiteleri nötrleştirecek şekilde sahip olduğumuz yaklaşımlar üzerinde yıkıcı bir etki yapmıştır.

Yapılan savaşta elde edilen yeni bölgelerde Arap nüfusuna karşı gerekli adımların atılamaması İsrail tarafından “Altı Gün Savaşları” sonunda yapılan en büyük stratejik başarısızlıktır.

O zamandan bu yana, Ürdün’ü, Ürdün Nehrinin batı yakasında yaşayan Filistinlilere vermiş olsaydık, bugüne kadar maruz kaldığımız sıkıntılarla karşılaşmamış olurduk.

Bu strateji izlenseydi, bugün karşı karşıya kaldığımız ve aynı hesaba gelen bölgesel özerklik gibi aslında çözüm olmayan bir takım çözümmüş gibi gözüken sonuçlara ulaştığımız Filistin sorununu ortadan kalkmış olurdu.

Bugün, birdenbire içinde bulunduğumuz durumu bütünüyle değiştirme fırsatlarına sahip olduğumuz görülüyor. Bu fırsatları ya gelecek on yıl içerisinde uygulamaya koymak ya da bir devlet olarak hayatiyetimizi devam ettirememe gibi bir durumla karşı karşıyayız.

1980’li yılların sonuna doğru İsrail Devleti, söz konusu bu yeni dönemde bölgesel ve küresel gelişmeler karşısında ayakta kalabilmek için, dış politikada olduğu gibi iç işlerini ilgilendiren siyasal ve ekonomik yaklaşımlarında da önemli değişikliklere gitmelidir. Süveyş Kanalı’ndan gerçekleştirilen petrol taşımacılığı gelirlerinden ve jeomorfolojik olarak bölgedeki petrol zengini ülkelerle benzer özellikle taşıyan Sina Yarımadasındaki büyük petrol, doğal gaz ve diğer doğal kaynakların kaybedilmesi yakın bir gelecekte enerji sorunuyla kalmamıza yol açacak ve ekonomimize büyük zararlar verecektir.

Bütçemizin üçte birinin yanı sıra, şu anki Gayri Safi Milli Hâsılamız petrole gitmektedir. Negev’de ve sahil bölgelerinde yeni hammaddelerin bulunmasına yönelik araştırmalar yakın bir gelecekte mevcut durumda herhangi bir değişikliğin gündeme gelmesine yol açmayacaktır.

Sina Yarımadası”nın şu anki durumuyla ve potansiyel doğal kaynakları ile geri alınması, Camp David ve barış anlaşmaları ile önü kesilmiş olan siyasal öncelik arz etmektedir. Bu hedefin gerçekleştirilememesinin yegâne sebebi, 1967 yılından bu yana bütün politikaları toprak anlaşmaları üzerine kurgulanmış şu anki ve önceki İsrail hükümetlerdir.

Mısırlılar Sina Yarımadasını ele geçirdikten sonra barış anlaşmasını devam ettirme gereği duymayacaklardır ve siyasal destek ve askeri yardım almak amacıyla Arap dünyasına ve Sovyetler Birliği’ ne yönelmek için ellerinden geleni yapacaklardır. Amerikan yardımı sadece kısa bir süreliğine geçerlidir; çünkü barış anlaşmaları ve ABD yönetiminin hem iç hem de dış politikada zayıflaması söz konusu yardım miktarında bir azalmaya yol açacaktır.

Petrol gelirleri olmaksızın şu anki büyük bütçe açığı ile şu anki koşullarla 1982 yılını geçirebilmemiz mümkün değildir. Bu durumda, Sina Yarımadası’nın konumunu Sedat’ın ziyareti ve Sedat’ la 1979 yılı Mart imzalanan barış anlaşması hatasından önceki durumuna çevirmek için harekete geçmeliyiz.

Bu gayesini gerçekleştirmek için İsrail’ in önünde birincisi doğrudan ikincisi de dolaylı olmak üzere iki önemli yol bulunmaktadır. Doğrudan çözüm, Sedat’ın Sina Yarımadasından 1973 yılındaki savaştan önceki konumuna çekilmekle devlet başkanı olmasından itibaren elde etmiş olduğu en önemli başarı olan bilgi kadar, İsrail’ deki rejimin ve hükümetin doğasından ötürü de daha az gerçekçi bir nitelik arz etmektedir.

İsrail, büyük bir ekonomik ve siyasal baskı altında kalmadıkça ve Mısır, Sina Yarımadasını aldığından ötürü özür dileyip İsrail Devletinin kısa tarihi içerisinde dört kez elimize geçtiği gibi Sina’yı bize vermedikçe, ne bugün ne de 1982 yılında tek taraflı olarak bu anlaşmayı bozamaz.

Geriye bir tek seçenek kalıyor o da dolaylı yol. Mısır’ın ekonomik durumu, hâkim rejimin doğası ve güttüğü Arap Birliği (Pan- Arab) politikası 1982 yılı Nisan ayından sonra, İsrail’in uzun vadede stratejik, ekonomik ve enerji kaynağı olarak Sina üzerinde kontrolü yeniden ele geçirmesi amacıyla doğrudan veya dolaylı olarak hareket geçmek zorunda bırakacağı bir durum yaratacaktır. Mısır iç mücadeleler nedeniyle İsrail için askeri stratejik bir sorun yaratmamaktadır ve sadece bir gün içerisinde 1967 savaşı sonrası duruma geri döndürülebilecektir.

Mısır’ın, Arap Dünyasının güçlü bir lideri olduğu miti 1956 yılında geri tepmiştir ve 1967 yılına değin de tam anlamıyla fiiliyata geçmemiştir. Fakat Sina’yı geri alma konusunda izlediğimiz politika bu mitin “gerçeğe” dönüşmesine yol açmıştır. Gerçekte, hem İsrail hem de Arap Dünyasının geri kalan kesimi için Mısır’ın sahip olduğu güç oranı 1967 yılından bu yana %50 azalmıştır. Mısır artık Arap Dünyasında öncü bir siyasal güç olmaktan uzaktır ve ekonomik olarak da bir krizin eşiğindedir Dış yardım olmadıkça bu kriz çok kısa sürede gündeme gelebilecektir.

Kısa vadede Sina Yarımadasının elimize geçmesiyle Mısır bize rağmen bazı avantajlar elde edebilir; ancak bu durum sadece 1982 yılına kadar geçerli olabilir ve bu değişim güç dengesinde Mısır’ın lehine bir durum ortaya koymaz. Ve muhtemelen Mısır’ın çöküşü ile sonuçlanacaktır. Mısır, şu anki iç siyasal göstergeleri çoktan beri bir çürümüşlüğü ortaya koymaktadır;

Şu satırlara dikkat!
Yıl, 2012
Fakat şaşılacak şey, bu sözler 1982 yılında söyleniyor…

Müslüman-Hıristiyan çatışmasını körüklediğimiz takdirde bu çürümüşlük daha da derinleşecektir.

İsrail’in 1980’li yıllardaki amacı Mısır’ı farklı coğrafi bölgeler şeklinde parçalamaktır.

Mısır, pek çok otorite bölgelerine ayrılmıştır; Mısır parçalandığı takdirde,

Libya, Sudan veya çok daha uzak coğrafyalarda bulunan Arap ülkeleri şu anki varlıklarını devam ettiremeyeceklerdir ve onlar da tıpkı Mısır gibi parçalanacaklardır.

Yok, “Arap Baharı!” Yok, “Domino Etkisi!” diye ateşli nutuklar atılan ve medyada bol bol propagandası yapılan, Yok, “Diktatörlerin Sonu!” Yok, “Özgürlük ve Demokrasi Talebi!” denen olayların,

Ortadoğu coğrafyasında
ardı ardına patlak veren iç isyanların ve karmaşa ortamının perde arkasında kimler olduğu,

Ve kimlerin bu senaryoları 30 yıl önce hazırladığı açıktır, bellidir…

Yerel bir takım güçlere sahip olmakla birlikte merkezi güçten yoksun diğer bazı zayıf devletçiklerin yanı sıra, Yukarı Mısır bölgesinde “Koptik Hıristiyan” bir devletin varlığı barış anlaşmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan tarihsel gelişme için bir anahtar rol oynamaktadır; ancak bu durum uzun vadede öngörülebilir bir durum arz etmemektedir.

Görünürde çok daha problemli bir görüntü arz etmekte olan İsrail’in Batısı (yani Mısır) aslında, yakın zamanlarda sürekli ön planda yer alan Doğusundaki gelişmelerden daha az karmaşıktır. Lübnan’ın tam anlamıyla parçalanıp beş ayrı bölgeye ayrılması içerisinde Mısır, Suriye, Irak ve Arap Yarımadasının da bulunduğu bütün bir Arap dünyası için bir örnek teşkil edecektir ve zaten bir süredir de böylesi bir yönelime girmiştir.

Daha sonraki süreçte tıpkı Lübnan gibi Suriye ve Irak’ın da etnik veya dini bölgelere ayrılması şeklinde ortaya çıkacak parçalanması İsrail’in bölge için uzun vadeli amacıyken, söz konusu bu ülkelerin askeri güçlerinin etkisizleştirilmesi kısa vadeli hedefi oluşturmaktadır.

Suriye, bünyesinde barındırdığı etnik ve dini yapılara uygun bir şekilde, tıpkı bugünkü Lübnan’ da olduğu gibi birkaç bölgeye ayrılacaktır. Böylece kıyı bölgelerinde Şii-Alevi devleti, Halep civarında Sünni bir devlet, kuzey komşusuyla husumet içerisinde olan bir başka Sünni devlet ise Şam’ da kurulacaktır.

Dürzîler ise başta Huran ve Kuzey Ürdün olmak üzere muhtemelen Golan’ı da içine alabilecek şekilde bir devlet oluşturabilirler. Söz konusu bu parçalanmışlık uzun vadede bölgenin barış ve güvenliğini garanti altına alacaktır. Bu gelişmeler bugün erişebileceğimiz bir amaç görüntüsü çizmektedir.

Bir yandan zengin petrol kaynaklarına sahip, öte yandan ülke içerisinde bölünmüşlüğün hâkim olduğu Irak, İsrail’in amaçlarının gerçekleştirilmesinde aday bir ülke olma garantisi sunmaktadır.

Irak’ın bölünmesi Suriye’nin bölünmesinden çok daha önemlidir; çünkü Irak, Suriye’den daha güçlü bir konumdadır. Kısa vadede İsrail için en büyük tehdit unsuru Irak’tır. İran-Irak Savaşı, Irak’ın bölünmesine yardımcı olacaktır; öyle ki Irak, bundan sonra bize karşı güçlü bir blok olarak önümüzde duramayacaktır.

Araplar arasındaki her türlü iç çatışma kısa vadede bizim lehimize sonuçlar doğuracaktır ve tıpkı Suriye ve Lübnan’da olduğu gibi Irak’ın da mezhepler çerçevesinde bölünmesi gibi çok daha önemli hedeflere ulaşılması sürecini hızlandıracaktır.

Tıpkı Osmanlı yönetiminde Suriye’de olduğu gibi, Irak’ta da etnik ve dini bölgeler şeklindeki parçalanmışlık mümkün gözükmektedir.

Bu çerçevede, üç -veya daha fazla- devlet, Basra, Bağdat ve Musul gibi üç önemli şehir merkezli olmak üzere bir oluşum sergileyecektir. Güneydeki Şii bölgeler, Kuzeydeki Sünni ve Kürt bölgelerinden ayrılacaktır. İran- Irak çatışması, söz konusu bu bölünmüşlüğü daha da artıracak bir unsur olarak dikkat çekmektedir.

Bütün bir Arap Yarımadası iç ve dış baskılar nedeniyle böylesi bir çözülme ve parçalanmışlık için doğal bir aday ülke konumundadır. Parçalanmışlık, Suudi Arabistan için kaçınılmaz bir durum arz etmektedir. Petrole dayalı ekonomik zenginliği uzun vadede devam etsin ya da etmesin Suudi Arabistan’daki iç çekişmeler ve kırılmalar şu anki siyasal yapının ortaya koyduğu veriler ışığında son derece doğal bir gelişme olacağı izlenimi vermektedir.

Ürdün ise kısa vadede temel bir stratejik hedef konumunda olmakla birlikte uzun vadede böylesi bir nitelik arz etmemektedir. Ürdün, yaşayacağı bölünmenin ardından uzun vadede gerçek bir tehdit unsuru olmayacaktır. Kral Hüseyin yönetiminin sona ermesi ve gücün kısa vadede Filistinlilere devri söz konusudur.

Ürdün’ ün uzun süre mevcut yapısıyla varlığını devam ettirebilmesi mümkün gözükmemektedir. Hem barış hem de savaş bağlamında İsrail’in izlediği politika mevcut Ürdün rejiminin sona erdirilmesine ve gücün Filistinli çoğunluğu devrine yönelik olacaktır. Rejim değişikliği, Ürdün’ün batı yakasındaki yoğun Arap nüfusu sorununun da aşılmasına yol açacaktır. Savaş veya barış yoluyla göç ve ekonomik demografik durgunluk, Ürdün Nehrinin her iki yakasında ortaya çıkacak değişimin garantisidir ve bu durumun yakın gelecekte gerçekleşmesi için süreci hızlandırmak için elimizden geleni yapmalıyız.

Otonomi plânı da reddedilmelidir; Filistin Kurtuluş Örgütü’nün, İsrailli Arapların planları ve 1980 yılı Eylül’ünde kabul edilen “Shefa amr” planı dikkate alındığında, Ürdün’deki farklı bölgelerin birleşmesi veya bölünmesi kadar, Arapların Ürdün’e, Yahudilerin de Ürdün Nehri’nin Batı yakasına olacak şekilde bölünmesi gerçekleştirilmeksizin bu ülkede şu anki mevcut durumla yaşamın devam etmesi mümkün değildir.

Hakiki birlikte yaşama ve barış ortamı ancak ve ancak Arapların Ürdün ve deniz arasında bir Yahudi yönetimi olmadıkça ne var olabilecekleri ne de güvenlik içerisinde olabileceklerini anlamalarıyla gündeme gelecektir.

İsrail içerisinde 1967’den sonraki bölgeler ile bu bölgelerin dışındaki bölgeler ve 1948 yılındakiler arasındaki ayrım Araplar için herhangi bir anlam ifade etmemektedir ve günümüzde artık bizim için de bir anlamı kalmamıştır. Bu sorun, 1967’deki bölgelerin herhangi bir ayrıma tabi tutulmaksızın bir bütün halinde görülmelidir.

Gelecekteki herhangi bir siyasal gelişme veya askeri bağlamda yerli Araplar sorununun çözümü, bir süre sonra başlayacak olan nükleer dönemde varlığımızı devam ettirmemizin temel şartı olacak şekilde,

İsrail’in varlığını Ürdün Nehri’nin sınırlarına kadar uzanan ve hatta Nehrin öte yakasına değin uzanan sınırlar dâhilinde tanıdıklarında gerçekleşeceği görülmelidir.

Yahudi nüfusunun dörtte üçünün son derece tehlikeli sonuçlar doğuracak olan nükleer dönemde yoğun nüfusun barındığı sahil şeridinde yaşamını sürdürmesi artık mümkün değildir.

Nüfusun farklı bölgelere dağıtılması son derece önemli bir strateji gereğidir. Aksi halde, herhangi bir sınır içerisinde varlığımızı devam ettirmemiz mümkün değildir. Judea, Samaria ve Galile ulusal varlığımızın devamı için tek garantidir ve şayet dağlık bölgelerde nüfus çoğunluğunu oluşturamamamız bu ülkedeki hakimiyetimizin sonu anlamına gelir. Bu durumda, ellerine geçirdikleri bu toprakları tamamıyla yitirmiş olan Haçlıların içine düştükleri duruma düşeriz. Ülkedeki nüfus dağılımını dengelemek stratejik ve ekonomik bağlamda günümüzdeki en yüksek en temel hedefimizdir.

Beersheba’dan Yukarı Galilee’ye kadar olan dağlık bölgeyi
hâkimiyet altında tutmak, ülkede bugün Yahudilerin yaşamadığı dağlık bölgeleri yerleşime açma yönünde en önemli ulusal stratejik hedefimizdir.

Doğu sınırlarımızla ilgili hedeflerimizi gerçekleştirmek, temelde, yukarıda bahsi geçtiği şekilde ülke içerisinde uygulanması gereken nüfus dağılımı konusuyla ilgili stratejik hedeflerin hayata geçirilmesine bağlıdır. Siyasal ve ekonomik yapının dönüşümü ki böylece dile getirilen stratejik hedeflerin gerçekleştirilmesi mümkün olacaktır, bütün bir değişimin başarıyla gerçekleştirilmesi için anahtar rolü oynamaktadır.

Hükümetin doğrudan müdahil olduğu merkezi ekonomi anlayışından vazgeçerek serbest piyasa modeline dönmeliyiz. Aynı şekilde, kalkınma konusunda ABD halkının vergilerine bağımlı olmak yerine kendi ayaklarımız üzerinde durabileceğimiz üretim temelli bir ekonomik altyapı geliştirmeliyiz. Bu değişimleri kendi bilinçli tercihlerimizle gerçekleştiremediğimiz takdirde, bir süre sonra, dünyada özellikle ekonomi, enerji ve siyaset alanında ortaya çıkacak gelişmeler bizi bu değişimleri yapmaya zorlayacaktır.

Askeri ve stratejik bağlamda, ABD önderliğindeki Batı dünyası Sovyetler Birliği üzerinde küresel bir baskı oluşturamamıştır. Bu durumda İsrail, 1980’li yıllarda askeri veya ekonomik herhangi bir dış yardım olmaksızın başının çaresine bakabilmelidir; bugün sahip olduğumuz kapasiteler dikkate alındığında bu güce sahibiz. Dünyadaki hızlı değişimler aynı zamanda, İsrail’in sadece son çare değil, aynı zamanda bir varoluş imkânı olacağı dünya Yahudiliğinin içinde bulunduğu koşullarda bir değişim meydana getirecektir. ABD’li Yahudilerin ve Avrupa ve Latin Amerika’daki Yahudi toplumlarının gelecekte bugünkü özellikleri ile varlıklarını devam ettirecekleri varsayımı üzerinden hareket edemeyiz.

Bu ülkedeki varlığımız kesinlik arz etmektedir ve bizi bu topraklardan ne güç kullanarak ne de Sedat’ın yaptığı ihanete dayalı metotlarla çıkartabilecek herhangi bir güç bulunmamaktadır. Hatalı “barış” politikalarından kaynaklanan zorluklar, İsrail’li Araplar ve yerleşimlerde yaşanan sorunlara rağmen, öngörülebilir bir gelecekte bu problemlerle etkin bir şekilde baş edebileceğiz.

Sonuç:

Ortadoğu’da bir Siyonist planın hayata geçirilebilmesini anlayabilmek için şu üç husus açıklığa kavuşturulmalıdır.

Planın Askeri Arka plânı:

Bu plânın askeri koşullarına yukarıda değinilmemiştir; ancak pek çok vesile ile İsrail Yönetimi/ Establishment içerisinde bulunan kişilerin yaptıkları gizli toplantılarda dile getirilmektedir. İsrail ordusunun bütün birimleri ile yukarıda dile getirilen böylesine geniş bir coğrafyayı işgal edebilecek bir yapılanması bulunmamaktadır. Aslında, yoğun bir şekilde Batı Şeria/West Bank’da yaşayan Filistinlilerin huzursuzluklarının ortaya çıktığı dönemlerde bile İsrail askeri güçleri gereğinden fazla alana yayılmaktadır.

Bu soruna verilecek cevap “Haddad güçleri” veya “Köy Birlikleri” vasıtasıyla yönetim modelidir: “Liderler” eşliğindeki yerel güçler, tıpkı Falanjistler örneğinde olduğu gibi, herhangi bir feodal veya parti yapısı içerisinde olmaksızın nüfusun geri kalanından ayrılacaktır.

Yinon tarafından önerilen “birimler”, “Haddad toprakları”, “Köy Birlikleri” ve bunların oluşturduğu silahlı birliklerle şüphesiz ki aynı şeydir.

Buna ilave olarak böylesi bir durumda İsrail ordusunun üstünlüğü şu ankinden çok daha büyük olacaktır; öyle ki, herhangi bir isyan girişimi Batı Şeria/West Bank ve Gazze Şeridinde olduğu gibi, kitlesel baskı/humiliation şeklinde veya tıpkı günümüzde Lübnan’da olduğu gibi şehirlerin bombalanarak ortadan kaldırılması (1982, Haziran) şeklinde veya her iki yol birden kullanılarak cezalandırılacaktır. Bu hedefin gerçekleştirilmesi amacıyla, gerekli mobil yıkıcı güçlerle teçhizatlandırılmış mini eyaletler arasında oluşturulacak merkezlerde İsrail garnizonları oluşturulmasını öngörmektedir.

Aslında, bunun benzeri uygulamalarını Haddad topraklarında görmüştük ve bu modelin ilk örneklerinin Güney Lübnan’da veya bütün Lübnan topraklarında işlevsel hale getirildiğini yakında göreceğiz.

Yukarıda gündeme getirilen askeri öngörüler kadar, bütünüyle bizzat plânın gerçekleştirilebilmesi bir yandan Arap dünyasının bugünkünden çok daha yoğun bir bölünmüş hali arz etmesine öte yandan da Araplar arasında herhangi bir kitlesel hareketlerin gerçekleşmemesine bağlı olduğu aşikârdır. Ancak söz konusu plân çok daha gelişmiş bir hale getirilebilirse yukarıda zikredilen iki koşul göz ardı edilebilir.

Bu Metnin İsrail’de Yayınlanmasının Zarureti:

Bu metnin yayınlanmasının temel nedeni İsrailli Yahudi toplumunun ikili yapısından kaynaklanmaktadır. Bunlar özellikle Yahudiler için geçerli olan ve yayılmacılık ve ırkçı ayrımcılığın katkısıyla özgürlük ve demokrasidir. Böylesi bir durumda İsrailli Yahudi elit tabakası ikna edilmelidir; bunun ardından da halk, medya ve Begin’in konuşmaları ile ikna edilir. İkna sürecinin ilk adımı, Kral Hüseyin yönetiminin sona ermesi ve kısa vadede gücün Filistinlilere devri projesinde gösterildiği gibi sözlü propagandadır “ikna edilen” ahmaklar ile “ikna açıklamalarında bulunan” –örneğin, genelde son derece ahmak vasfına haiz olan orta dereceli memurlar– ahmaklar…

Bu grup, şu veya bu şekilde “bunu öğrenecekler” ve diğerlerine aktaracaklar. 1920’lerde Yishuv’da dahi görüldüğü üzere İsrail’in daima bu metodu kullandığı görülmektedir. Bu bağlamda, 1956 yılı savaşının öncesinde bu savaşın ve 1965-67 yıllarında da fırsat bulur bulmaz Batı Filistin’in geri kalan bölgelerini de ele geçirmemizin ne denli gerekli olduğunun bana ve diğerlerine anlatıldığını hatırlıyorum.

Bu Türden Plânların Yayınlanmasının Niçin Risk Taşımadığı Düşünülmektedir?

İsrail içindeki muhalefet etkisiz olduğu sürece (ki bu durum Lübnan’daki savaş sonunda değişebilir) bu türden riskler iki kaynaktan gelebilir. İçerisinde Filistinliler ve ABD’nin de bulunduğu Arap Dünyası bugüne değin kendisini İsrailli-Yahudi toplumu hakkında ayrıntılı ve rasnoyel bir analize tabi tutabilme yetisi gösterebilmiş değildir. Filistinliler de Araplarla genelde bu başarısızlığı paylaşmaktadır.

Böylesi bir durumda, İsrail’in yayılmacılığının (ki bu bir gerçektir) yol açacağı tehlikeyi gündeme getirenler dahi, bunu dile getirirken gerçek ve ayrıntılı bilgilerden değil de sadece bir mitten hareket etmektedirler. Bu mit, Nil ve Fırat Nehirleri ile ilgili Kutsal Metinde geçtiği varsayılan ancak böyle bir şeyin söz konusu olmadığı Knesset duvarı inancından ibarettir.

ABD’de de en azından bugüne değin mevcut bir durum bulunmaktadır. Şu ya da bu şekilde ciddi yorumcular İsrail hakkındaki bilgileri iki kaynaktan almaktadırlar. Birincisi, “liberal” Amerikan basınında çoğunlukla İsrail hayranı Yahudilerce kaleme
alınan makalelerdir. Bu kalemler İsrail devletini eleştirirken dahi, Stalin’in “yapıcı eleştiri” olarak adlandırdığı bir sadakatle bu işi yapmaktadırlar. (Stalin’in atıfta bulunduğu bu durum, aslında aralarında
-Stalin karşıtlarının da- bulunduğu kimi eleştirmenlerin Stalin yanlılarından daha çok Stalinci kesilmeleri gibi bir durum ortaya koymuştur.)

Söz konusu bu eleştiri yaklaşımı İsrail’in daima “iyi niyetler” taşıdığı ve sadece “hata yaptığı” varsayımına dayandırılmalıdır. Ayrıca, gerçekte Yahudiler tarafından işlendiği Kutsal kitapta geçtiği ifade edilmediğinde, böylesi bir plân hiçbir şekilde tartışma konusu yapılamaz. Diğer bilgi kaynağı olan The Jerusalem Post Gazetesi de benzer yaklaşımlar sergilemektedir. Dünya gözlerini kapamayı tercih edeceğinden, İsrail’ in içinde bulunduğu dış dünyaya “kapalı toplum” modeli devam ettiği müddetçe bu plânın yayınlanması ve hatta uygulamaya konulması gerçekçi bir nitelik arz etmektedir. (2)

Kara Propagandacı Kelle Avcıları:

Birileri hala “Özgürlük, Demokrasi, İnsan Hakları” masalları anlatabilir. Hala birileri, televizyonlarda Şeytan’ın bile aklına gelmeyecek, kurgular, rivayetler ve çeşitli mizansenlerle “kelle” isteyebilir… (3)

Hakikatin Üstünü Örtmek İsteyenler:

Her kim ne yaparsa yapsın, her kim gri ve kara propaganda yöntemleriyle algılar yaratmaya kalkışırsa kalkışsın, “hakikat” değişmez/değiştirilemez. “Hakikat”, adalettir; haktır-hukuktur; “hakikat”, Tanrı’nın evrene koyduğu matematiksel yasasıdır.

Kazma ile bel ile hatta iş makineleri ya da el ile hakikati kat kat toprağın altına gömseler de, o, bir yol bulur ve muhakkak ortaya çıkar; onun üzerini örtmeye Şeytan’ın ve Şeytanlaşan beşerin gücü yetmez; çünkü “hakikat”, Tanrı ilmidir.

GezGin

(1)Kur’an, Müddessir s. 11-31: (Metnin hitabı özelde Velid bin Mugayre’ye, genelde tüm insanlığadır.)
Bırak bana o herifi ki, yarattım da temtek. Hem uzun boylu mal verdim, Hem göz önünde oğullar…Hem kendisine bir yayıp döşedim, Sonra da tamah eder ki daha artırayım… Hayır! Çünkü o, bizim ayetlerimize bir anut/inatçı kesildi. Ben, onu dimdik sarpa sardıracağım; çünkü o, bir düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası nasıl ölçtü, sonra kahrolası nasıl biçti! Sonra baktı, sonra kaşlarını çattı ve ekşiyerek surat astı; sonra ardına döndü ve büyüklük tasladı da,
-“Bu” dedi,
-“Başka değil, bir sihri müser…”
-“Başka değil kavl-i beşer.”
Yaslayacağım onu Sekare! Bilir misin hem ne sekar? Ne bakıyye kor ne bırakır. Beşere susamış bir susuz, üzerinde on dokuz/19. Hem biz, o ateşin muhafızlarını hep Melaike yaptık; sayılarını da ancak küfredenler için bir fitne kıldık ki, kitab verilmiş olanlar yakîn edinsin ve iman edenlere iman artırsın. Kitab verilenler ve mü’minler şübhelenmesin. Kalblerinde bir maraz bulunanlarla kâfirler de desin:
-“Allah bununla meselâ ne murad etmiş?”
İşte böyle… Allah dilediğini şaşırtır, dilediğini de yola getirir ve Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir ve ancak o bir öğüttür; düşünmek için beşer.
(2)Bu makale (Rapor), Yahudilik ve Siyonizm’le ilgili, KIVUNIM/Yönelimler isimli dergide İbranice, (1982 Şubat, 5742, No. 14) “Dünya Siyonist Organizasyonu Yayın Bölümü”nce yayınlanmıştır.
http://web.mac.com/kivuni…/KIVUNIM.org/Welcome.html
(3)Hedef gösterilen son kişi HEPAR Genel Başkanı Osman Pamukoğlu’dur. (Beyaz tv Dinamit adlı program, 31.09.2012 tarihli yayın)