İnsanlık tarihi, aynı zamanda beslenme, barınma, güvenlik mücadeleleri ve savaşlar tarihidir…
Tarihte hiçbir kavim, yerleşmek istediği topraklar uğruna mücadeleler vermeden; toprağı yurt edinmek için savaşlar göze almadan o yere kurulup oturamamıştır…
Oturtmazlar!

Keşke, hayat denen şey, düşlerdeki kadar güzel/hoş, saadetler ve sevinçler dolu bir oluş olsaydı…

Sponsor Bağlantılar

Keşke, insanlar bencil olmasa, harp denen canavarın kollarına koşa koşa atılmasaydı…

Ve keşke, güçlüler, güçsüzlerin zenginliklerine göz dikmese, gözyaşı ve kan akıtmasaydı…

Fakat Dünya, böyle bir yer değil! Dönüşü hep sızılı olmuştur; şimdi de korkunç sancıları var…

Türk Kavmi, Orta Asya’dan kalkıp da “Anadolu”ya geldiğinde, yerleşik diğer kavimler, başlarına güller yağdırıp, “Ah ne iyi ettiniz de geldiniz!” nidalarıyla, “Buyurun lütfen oturun siz, şöyle baş köye…” diyerek karşılamamışlardı…

Mücadele, bencillik ve savaş, insanlık âleminin kayıtlı tarihinin bir gerçeğidir…

Ülkeler, kavimlerin birbiriyle yaptığı savaşlar ve paylaşımla kuruldu; sınırları ise kanla çizildi…

Milletler, büyük mücadeleler, çekişmeler ve savaşların ardından kültür, inanç ve fikri yakınlıklar icabı irade beyanlarıyla oluştu…

Proto-Moğollar’dan Kıtaylar’ın, 924 yılında Orhun havalisine hâkim olmasıyla birlikte Türk boyları batıya; Orta Avrupa, Balkanlar, Maveraünnehir, Horasan ve diğer İslam ülkelerine doğru göç etmişlerdi.

Oğuzlar, 1040’ta Selçukluların idaresinde, Gaznelileri “Dandakan”da yenip kendi devletlerini kurarken, Orta Asya’daki binlerce Türk, Moğol kabilelerinin baskısıyla batıya göçe devam etmiş; ancak, Maverâünnehir bölgesi kalabalık nüfusu barındırmaya yetmediği için de yaşayabilecekleri yeni bir yurt aramaya başlamışlardı.

Kendilerine yurt, hayvanlarına da otlak arayan Türkmen boyları, Büyük Selçuklu topraklarına geldiğinde, Selçuklular bu boyları kargaşaya neden olmamaları için Anadolu coğrafyasına yönlendirmiş ve Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in üvey kardeşi İbrahim Yinal’de, kalabalık bir Türkmen nüfusu 1048’de Anadolu’ya doğru sevk etmişti.

Türkler, Suriye ve Irak’ta da yerleşmişlerse de, bu ülkelerin çok iç taraflarına gitmemişlerdir; çünkü bölgenin iklimi ve otlak durumu, hayvanları için uygun olmadığından, bu bölgelere fazlaca yayılamamıştır.

Türkler, Mezopotamya ve Suriye’de, Bedeviler ve Kürt çobanların bulunması, Türk develerinin de sıcak iklime uyum gösterememesi gibi nedenlerle gerçek bir yerleşim göstermemiş ama askeri hâkim sınıf olarak kalmışlardır.

Anadolu elverişli iklimi ve geniş otlaklarıyla Türklerin yaşantısına daha uygun düşmüş, diğer yandan Anadolu’nun nüfus bakımından yoğun olmaması ve Türklere karşı koyacak askeri organizasyonların da zayıf bulunması, Türkmenlerin bu topraklara yerleşip oturma isteğinde etkili olmuştu.

Selçuklular, Anadolu’ya geldiğinde bu coğrafyada Rumlar, Ermeniler, Süryaniler ve Araplarla karşılaştı ve Anadolu’ya Bizans İmparatorluğu hâkimdi. İlk Türk akınları başladığı sırada Ani, Van, Lori ve Kars’ta Ermeni prenslikleri bulunuyordu.

Bizans İmparatorluğu, 1021′de II. Basilios’un, Doğu Anadolu seferleriyle bölgede bulunan Ermeni Prensliklerini ortadan kaldırmıştı. Son Ermeni prensliği ise Selçuklulardan korkmuş ve 1064’te Bizans egemenliğine girmişti.

Bizans İmparatorluğu, Ermeni prensliklerinin siyasi varlığına son verdikten sonra, önemli sayıda Ermeni nüfusu İç Anadolu’ya yerleştirmiş, Süryaniler ve Ermenileri Ortodoksluğu kabule zorlamışlardı.

Bizans’ın baskıcı politikasına öfke duyan Ermeni ve Süryani halkları da, Anadolu’nun Türklere karşı savunulması söz konusu olduğu zaman Bizanslılara yardım etmekten kaçınmışlardı.

Ermeni tarihçi Urfalı Matheos ile Süryani tarihçi Mihael’in yapıtlarında, Bizanslılara karşı duyulan bu kinin izleri görülmekte ve Süryani asıllı Mihael’in şu sözleri bu durumu açıklığa kavuşturmaktadır: “Türkler, şerir ve Rafızî Rumlar gibi insanların din ve inancına karışmıyor, hiçbir baskı ve zulüm düşünmüyorlardı.

1048 Hasankale zaferinden sonra Anadolu’ya yayılmaya başlayan Türkmenler, 1059′da Sivas ve Malatya’yı ele geçirmiş, 1064′te Alparslan’la Kars’ı fethetmiş, 1067′ye gelindiğinde Kayseri, Niksar ve Konya’yı düşürmüş, 1068′de Anadolu’yu boydan boya geçerek İstanbul Boğazı’na dayanmıştı.

Malazgirt zaferiyle, Bizans Ordusunun çökertilmesinin ardından, Anadolu’nun kapıları Türkmenlere açılmıştı ve Türkmenler bu coğrafyaya bendini yıkan bir sel gibi akmışlardı…

Türklerin akın akın Anadolu’ya gelmeleri sonucunda Avrupa, bu coğrafyayı “Türkiye” diye adlandırmış, 1085 tarihinden itibaren de Avrupalılar, Anadolu’ya “Türkiye” demeye başlamışlardır. (1)

Haçlı seferinden itibaren Batılı yazarlar Anadolu’dan, –Türk hâkimiyetine giren hiçbir ülkeye vermedikleri bir adla– “Turchia/ Turquie/ Türkiye” diye söz etmişlerdir. (2)

Haçlı seferlerinden yarım yüzyıl sonra, Simon de Saint-Quentin, bu isimlendirmeyi sistematik hale getirmiş, “Anadolu’da Türkleşme yoğunluğu ne olursa olsun, o zamanki Türkiye’nin sınırları ne kadar belirsiz olursa olsun, çağdaşlarının gözünde Anadolu’nun Türk niteliği ülkenin bütününe damgasını vurmuştur” demiştir. (3)

Avrupalı tarihçi ve yazarlar, Anadolu’ya “Türkiye” derken, Müslüman yazarlar, Selçukluların devlet kurmasından sonra dahi, hiçbir siyasal karşılığı olmamasına rağmen “Rum/Roma” demeye devam etmişlerdir.

Dünyanın en eski kavimlerinden biri olan Türkler, Orta Asya’daki ileri uygarlığın ilk kurucusu demiri ilk kullanan ve Avrupa’ya götüren ulus olmuştur.

Tekerleği akıllıca kullanan Hititler, daha Anadolu’ya gelmeden önce, Orta Asya’da iken tekerli savaş arabalarını Türk-Çin savaşlarında kullanmışlardı.

Orta Asya’dan göç etmek zorunda kalan bu kavim, ulaştığı her yere uygarlık da götürmüştür. Anadolu’ya gelen Türkler, Hititleri ve Truvalıları; Mezopotamya’ya göç eden Türkler Sümerleri; Avrupa’ya göç eden Türkler ise Etrüskleri oluşturdular. Etrüksler ise Roma İmparatorluğunu kuran halk olmuştur ve Ege’ye göç edenler, Yunanlılardan çok önceleri bu bölgede yüksek bir medeniyet kurmuşlardı.

Atomun parçalanacağını ve bu yolla
yok edici bir enerjinin açığa çıkacağını Einstein’dan önce söyleyen Cabir Bin Hayyan adlı bir Türk bilginidir. (721-805)

Aristoteles ve Batlamyus’un kuramlarına karşı çıkarak dünyanın statik (durağan) değil, dinamik (hareket eden/ dönen) bir kütle olduğunu söyleyen büyük Türk bilgini Biruni olmuştur. (973-1051) Biruni ayrıca, “Cevherlerin Özellikleri Üstüne” adlı yapıtında, 23 katı cismin ve 6 sıvının özgül ağırlığını gerçek değerlerine çok yakın olarak saptamıştır.

Uygarlık, dünyadaki bütün milletlerin ortak malıdır ve her toplumun uygarlık birikiminde az veya çok bir payı vardır. Bu, yalnız Avrupalılara ya da Yahudilere özgü değildir. Uygarlık paydasında, Çin, Mısır, Hint, Roma gibi uygarlıkların da büyük katkıları vardır. Ortaçağda uygarlık bayrağını İslam halkları taşımış, gerileme dönemine girince de bayrağı Batılılar ele geçirmiştir.

Ve Batı, Müslüman bilim adamlarından birçok şey öğrendi. Bilim alanındaki keşiflerin pek çoğu, 9 ve 14. yüzyılları kapsayan Dünya Tarihinde, dönemin en ileri uygarlığı olan “İslam Uygarlığı”nın ürünü olmuştur. Akla ve bilime dayanan bu uygarlık, dünyanın sahip olduğu pek çok değere de kaynaklık etmiştir; ta ki aklı dışlayan Selefi anlayış İslam coğrafyasında egemen görüş oluncaya kadar…

İslam’ın saf ve güzel halini krallık müessesini getirenler bozdular; arı duru kaynağını onlar ve onları baş tacı eden yardakçıları bulandırdılar…

Kralları ve krallık sistemini eleştirmek, ataları kötülemek mi imiş?

Ve iza kıle lehum: ve onlara denildiği zaman tealev: gelin ilâ mâ enzele: indirdiği şeye Allahu: Allah ve ila er resuli: ve Resul’e Kalu: dediler hasbu-na: bize yeter ma vecedna: bulduğumuz şey aleyhi: onun üzerine, üzerinde abae-na: babalarımız, atalarımız e ve lev kâne: ve olsa da mı? abau-hum: onların babaları, ataları la ya’lemune: bilmiyorlar şey’en: bir şey ve la yehtedune: ve hidayette değiller, hidayete ermediler.

Bunlara, gelin Allahın indirdiği ahkâma ve Peygambere denildiği zaman da,
“Bize, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyler yeter!” diyorlar.
Ya ataları, bir şey bilmez ve doğru yola gitmezler idi ise de mi? (4)

Evet, ataları hayırla analım anmaya da, geçmişi sorgulamayalım, maziden şimdilere dair dersler çıkarmayalım mı?

Kaldıki atalar, her şeyi “hikmetinden sual olunmaz” kerametlerle hep doğru mu yapmışlardı?

Ya da onlar, hatadan münezzeh kanatları olan melekler miydi?

Gerçek şu ki, onların içinde iyi örnekler vardır, kötüler de… Onlar, geçmiş kuşaklardandı; iyi şeylerde yapmışlardı, kötü şeylerde… Tıpkı sonradan gelenler ve gelecek olanlar gibi…


Ve onların iyi-kötü yaptıklarının sorumluluğu onlara, bizim yaptıklarımızın da bize…

Kur’an, evrenin yaratılışı ve kâinatın yasalarını anlamaya çağırıyr; akla, bilime ve bilgi sahibi olmaya önem vermeye davet ediyordu. Bu yüzdendir ki Ortadoğu ve Anadolu coğrafyasında bilimsel ilerlemeler meydana gelmesinin itici gücü Kur’an’ın öğretisi olmuştu.

İslam öncesi Araplar, batıl itikat ve hurafe denizinde yüzüyordu; evren ve doğa hakkında hiçbir gözlem yapmamışlardı. Aklını kullanmayan, “Atalar Kültü”yle övünen bir topluluktu. Ancak, son vahyin inmesiyle birlikte bu geri toplum, bilgiye önem vermeye, evreni ve doğayı gözlemlemeye ve uygarlaşmaya başladı.

Sadece Araplar değil, Türkler, Kuzey Afrikalılar ve pek çok toplum, İslamiyet’i din olarak kabul ettiklerinde önce bilimin aydınlığı ile tanıştı; Kur’an öğretisi olan akılcılık ve gözlemcilik, özellikle 9 ve 10. yüzyıllarda büyük bir uygarlığın doğmasına yol açtı.

Semerkant Rasathanesinde bir Türk hükümdarı ve bilim adamı olarak bulunan Uluğ Bey, “Yıldız Kataloğu (Zic-i Uluğ Bey)” adlı eserini hazırladığında öylesine itinalı bir gözlem ve hesaplama yapmıştı ki, bu eser daha sonra “çağının çok ilerisinde matematik bilgileri içeren bir çalışma” olarak nitelendirilecekti…

Risaletü’l-Fethiye” adlı eseri ise 19. yüzyılda, “İstanbul Mühendishanesi’nde (İstanbul Teknik Üniversitesi)” ders kitabı olarak okutuldu; Uluğ Bey bu eserinde, gök cisimlerinin yere olan uzaklığını belirtmiş, ayrıca dünya haritasını da kitabının sonuna eklemiştir. Yer kürenin eksen eğiminin 23° 30’ 17″ olduğunu tespit etmiştir ki, bu tespiti, modern astronomi verilerine çok yakındır.

15. yüzyılda yaşayan Ali Kuşçu, Ay’ın haritasını çıkarmış ve günümüzde NASA tarafından da Ay’da bir bölgeye onun adı verilmiştir.

Şerafeddin Sabuncuoğlu, Fatih Sultan Mehmet döneminin ünlü hekimi ve tıp bilginidir. “Mücerrebname” adlı eserinde, kendi deney ve gözlemlerine yer vermiştir. “Cerrahiyatü’l-Haniye” adlı eserinde, cerrahlıkla ilgili çalışmalarından bahsetmiş ve yaptığı cerrahi müdahaleleri resimlerle tasvir etmiştir.

Bursalı Ali Münşi, “Kınakına” hakkındaki çalışmasıyla Tıp bilimine önemli katkılarda bulunmuş, bu ağacın kabuklarının humma, sıtma gibi hastalıklara iyi gelmesi ile ilgili keşfi ve gözlemlerine yer vermiştir.

Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemsettin, Pastör’den 400 yıl önce mikropların varlığını keşfetmiş; Gıyaseddin Cemşid (1429), Ondalık kesir sistemini bulmuş, virgülü aritmetik işlemlerde kullananmış; Ömer Hayyam (12. yy), Newton’a dayandırılan “binom formülü”nü cebire kazandırmış; Ali Bin Abbas, 10 yüzyılda kanser ameliyatı yapmış, “Mağribi” yani “Paskal üçgeni” diye bilinen denklemi Paskal’dan 600 yıl önce bulmuş; Sabit Bin Kurra, 9. yüzyılda Newton’dan önce “diferansiyel hesabı”nı keşfeden bilim adamları olmuşlardır.

İbn-i Sina (980-1037), Anatomik çalışmalar yapan Müslüman-Türk bilim adamlarının başında gelmektedir. En ünlü eseri olan “El-Kanun fi’t-Tıb”, 12 yüzyılda Latince’ye çevrilmiş, Avrupa üniversitelerinde 19. yüzyıla kadar temel ders kitabı olarak okutulmuştur. Avrupa’da bu kitaba “Tıbbın İncil’i” denmiştir. Ayrıca, felsefe ve doğa bilimleri üzerine de yüzden fazla eser vermiş bir bilim adamıdır.

Ali bin İsa, (?-1038) üç ciltlik göz hastalıkları üzerine yazdığı “Tezkiretü’l-Kehhalin fi’l-Ayn ve Emraziha” isimli eserinin birinci cildinde tamamen
göz anatomisinden bahsetmiş ve çok değerli bilgiler vermiştir. Bu eser, Latince ve Almancaya çevrilmiştir.

El-Kazvini (1281-1350) ile İbnü’n-Nefis’in anatomi üzerine olan çalışmaları modern tıp biliminin temelini oluşturmuştur. 13 ve 14. yüzyıllarda kalp ve akciğer arasındaki bağlantıları bulmuş, Atardamarın temiz kan, Toplardamarın kirli kan taşıdığını, kanın akciğerlerde temizlendiğini ve kalbe dönen temiz kanın beyne ve vücudun diğer organlarına aort tarafından taşındığını tespit ve izah etmişlerdir.

Piri Reis, günümüzde uydudan çekilen dünya haritasını %99 doğru, %1 yanılma payı ile Coğrafya alanına bir başyapıt olarak bırakmıştır.

İbn-i Haldun, Tarih ve sosyal alanda yaptığı çalışmalarla ve özellikle “Mukaddime“ adlı eseri ile Sosyoloji’nin kurucuları arasında sayılmış, modern Sosyoloji’nin kurucu babası olan A.Conte öncüllük etmiştir.

İslamiyet, toprakları fethetmek için değil, gönülleri fethetmek için indirilen din değil mi?

Fatih krallara sabah-akşam övgüler yağdırmak yerine, insanlık için faydalı işler yapan bilim insanlarını anmak hakka daha uygun düşmez mi?

Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur Bir dinin tabii olabilmesi için akla, fenne, ilme, mantığa uygun düşmesi gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygun düşer” (Gazi Mustafa Kemal)

Son yıllarda hem yurt içi ve hem de yurt dışından, eş zamanlı ve paralel bir çizgide yürütülen “Kara ve Gri Propaganda” kampanyası başlatılmış, “Türk’üm!” demek yasak ya da bir suçmuş gibi algılar yaratılmıştır.

Hâlbuki her önüne gelen hiç gereği yokken etnik mensubiyetini belirtmekte, etnisitesi üzerinden referansla söz söylemekte; yazılı ve görsel medya da bu kadrolu propaganda elemanlarını her gün ekranlarına çıkarmakta, onlar da mağduriyet edebiyatıyla esip savurmaktadırlar. Ve artık bir kepazeliğe dönüşen bu yayınlarda, Türk Milletinin tarihine, geçmişine ve nesline bolca verip veriştirilmektedir.

Muhterem şahsiyetler, soğan-sarımsak gibi etnisitelerini dile getirirken, her nasılsa “Özgürlükçü, Demokrat, İnsan Haklarından yana” mazlum insanlar -dokuz köy sahibi feodal ağa olsalar da- olabiliyorlar. Biri de kalkıp da ezkaza, “Türk’üm!” dese, bir sıkıntısını dile getirecek olsa veya “Haksızlık ediyorsunuz” diye belirtse, “Vay sen misin!” deyip, hep bir ağızdan, “Vay seni gidi Irkçı-Kafatasçı seni… Darbeci! İttihatçı! Soykırımcı Faşist!” bağırışlarıyla üzerine çullanmayı kendilerine bir hak görüyorlar.

Sürdürülen bir başka dizi de “Tarihinle Yüzleş!” ve “Özür dile” kampanyalarıydı…

“Siz falan yöre halkını kesmişsiniz, özür dile!”
“Siz falan mezhep üyelerini katliama uğratmışsınız, özür dile!”
“Siz falan kavmi ittihatçı faşist zihniyetle tehcire tabi tutmuş, soykırıma uğratmışsınız; özür dile!”
“Siz falan etnisitenin haklarını vermemişsiniz, baskı uygulamış, kanını dökmüş, mağdur etmişsiniz; özür dile!”
“Falan asmış, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmışsınız; özür dile!”
“Siz, Türk olduğunuzu az önce belli belirsiz söylemiştiniz; o halde siz, Irkçı-Kafatasçı bir Faşist ve aynı zamanda darbeci olmalısınız; bütün bunlar için özür dile!”

Siz, ait olduğunuz şubeyi belirttiğiniz için biz de mensubiyetimizi belirtmek zorunda kalmıştık… Gerçek şu ki, aidiyetimizle gurur duyarız, yeri ve zamanı geldiğinde de yüksek sesle de “Türküm!” deyip, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” demekten de çekinmeyiz!

Özür, kişiler birbirine karşı hata yaptıklarında veya kusur işlediklerinde bahse konu olan ve bireyler arasında söylenen bir söz, erdemli bir davranış, bir gönül alma ve bir nevi helalleşmedir.

Özür dileye dileye ne devlet olunur, ne de Millet!

Geçmişte Ermenilerden özür dileme ve yakınlaşma çabalarından ne gibi sonuçlar alınmıştı? Hatırlayınız! Protokoller imzalamış, karşılıklı milli maçlara gidilmiş, bu uğurda “İki Devlet, Bir Millet!” diyen kardeş Azerbaycan’ın ay-yıldızlı bayraklarını çöp taşımalıklarına atılmıştı… Tüm bunlardan sonra da şu oldu: Ermenistan ne “Soykırım” iddiasından, ne de Türkiye’nin bir bölgesindeki toprak talebinden vazgeçmedi; üstelik de Azerbaycan, Türkiye’den uzaklaştı, Rusya Federasyonuyla yakınlaştı.

Çok yakın bir geçmişte de çok önemli bir ağızdan siyasi muarızlarını yıpratmak ve alt etmek için tarihsel bir olay güncel gündem malzemesi yapılmış ve “özür” beyan edilmişti de düşünün bir ne gibi sonuçlar doğurdu?

Oldum olası şu politikacı milletine hiç güven duymadım. Onlardan, dün dediğini, sonraki gün inkâr edenini, akıl almaz bir çeviklikle keskin siyasi manevralar yapanını, siyasi rüşvet dağıtanını, tarihe mal olmuş şahsiyetleri oy almak için kullananını, cennet anahtarları dağıtanını, her türlü duygu sömürüsü yapanını çok gördüm, görmeye de devam ediyorum.

Hiçbir ideolojiye de inanmadım; çünkü ideolojik yapılarda grup davranışı söz konusudur. Bu yapılar içinde olan kişilerin, olayları hak ölçülerinde değerlendiremediklerini düşünüyorum; çünkü gördüm ki ispat edilmiş yanlışlara bile grup çıkarı söz konusu şse “doğru” diyebiliyorlar; yahut doğrulara yanlış…

Bir zamanlar iki kutuplu bir Dünya vardı; Amerika’nın baş çektiği “Nato Paktı”, Rusya’nın baş çektiği “Varşova Paktı…” Amerika, enerji kaynakları bakımından zengin müttefiklerini kaptırmamak için “YEŞİL KUŞAK PROJESİ”ni uygulamaya sokmuştu…

“Yeşil Kuşak”, ABD Başkanı Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniev Brzezinski’ye hazırlattığı ve 1977′de geliştirilen projenin adıydı.

Yeşil kuşak projesinin ana fikri, islam’ı, komünizme karşı bir kalkan gibi kullanarak, Rusya’nın, yani SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği)’nin, petrol zengini Basra Körfezi civarında etkinlik sağlamasını engellemekti. SSCB’nin Afganistan’ı işgali sırasında CIA ve Pakistan işbirliği ve ortak yapımıyla mücahit güçler oluşturuldu.

Afganistan’da ekilen haşhaşın, eroin olarak dünya piyasasına sürülmesine göz yumuldu ve elde edilen gelirin işgale karşı kullanılması amaçlandı. Karşı saldırı amacıyla Afgan gruplara yoğun silah satışı yapıldı. Pakistan’daki kamplarda gerilla eğitimi verildi. Bu arada, “Radikal Dinci Örgütler”in temelleri de atıldı. Böylece, “Radikal İslam” denen şey ortaya çıktı.
Dolayısıyla proje, ilk meyvelerini verdi… Taliban, El Kaide, Müslüman Kardeşler ve benzerleri…

Kuşkusuz bu projenin bayan radyalogların testis röntgeni çekmelerini engellemekten daha önemli amaçları vardı. Komünizmin, Müslüman ülkelerde yayılmasını engellemek başlıca hedefmiş gibi gösterildi. Benzer konsept/kavram, Avrupalı Hristiyanlar için de uygulandı. Buna en güzel örnek papanın Polonya’dan seçilmesiydi… Yani Varşova Paktını zayıf düşürmek için, komünist felsefenin yumuşak karnı olan din üzerinden propaganda yapılmıştı…

BEYZBOL SOPASI: 31 Temmuz 2012 ABD Başkanı Barack Obama, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan ile telefonda Suriye’yi görüşmüş… Görüşmeye ilişkin Beyaz Saray’ın resmi sitesine de Obama’nın, Erdoğan’la görüştüğü sıradaki beyzbol sopalı resmi konmuş…

Gözümüz aydın!

HİLLARY:ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Suriye sorununu görüşmek üzere Türkiye’ye geldi; bu, son beş ay içindeki üçüncü gelişi… Clinton, mevkidaşı Ahmet Davutoğlu ile görüşmesinin ardından, “Bir yandan Esad’ın düşüşünü hızlandırmaya çalıştıklarını, diğer yandan da acil müdahale gerektiren insani krize cevap vermeye uğraştıklarını” açık açık söylemiş…

Hızlandırın bakalım; insanlık âleminin gözünden siz hızla düştünüz bile.

MYANMAR: Bakan Davutoğlu, Emine Erdoğan, Sare Davutoğlu, Sümeyye Erdoğan, bazı milletvekilleri, bürokratlar, yardım kuruluşlarının temsilcileri ve gazetecileri taşıyan uçak Myanmar’ın başkenti Naypidav’a gidiyor… Uçakta basın mensuplarına ziyaretle ilgili bilgi aktaran ve soruları yanıtlayan Davutoğlu, ziyaretin iki ülke arasındaki üst düzey ilk ziyaret olacağını belirtiyor… “Myanmar’a gidişimiz ve Arakan’a geçişimiz hem ASEAN’daki görünürlüğümüzü artıracak hem de dünyada, hiçkimsenin ulaşamadığı yere Türkiye’nin ulaştığını gösterecek. Somali nasıl bir sene önceki Somali değilse bunun sebebi Sayın Başbakanımızın oraya yaptığı ziyaret. Somali’de psikoloji değişti, ortam değişti

Vay canına!

BİR KAÇ MEHMET: AKP Milletvekili ve Hükümet sözcüsü Hüseyin ÇELİK’in şöyle buyuruyor: “Gerekli olursa Meclis tabii ki toplanabilir; ama PKK bomba patlattı diye, bir yeri bastı diye, bir kaç Mehmet şehit etti diye örgütün her gün Türkiye’nin gündemini oluşturmasına müsaade etmemeliyiz. Bizim hassasiyetimiz budur

Lafa bak! Konuşana bak! “Bir-kaç Mehmet”miş! Size göre kaç olması lazım bey’fendi?

Bugün ortaya çıkan olayların geçmişte tohumları atılmıştı; ne ki bunlar şimdi çatladı ve meyve vermeye başladı. Onun içindir ki şu an, Dünyanın büyük sancıları var ve artık Dünya yalpalayarak dönüyor; üzerinde soluk alıp veren varlıklar da ayakta kalmaya çalışıyor…

GezGin

(1) Faruk Sümer
(2) Friedrich Barbarossa
(3) Claude Cahen’e göre
(4)Maide s.104; YAZIR, Elmalılı M.Hamdi; Orijinal Meal