Ben, hayatımda sâdece bir-iki edebiyât toplantısına katıldım. Bir-iki de şâir/yazar ile görüştüm/tanıştım. Bu küçük tecrübelerden büyük mahsuller aldım. Gördüğüm oldur ki; şâir, yazar tesmiye edilen zât, edebiyâtı seviyor, ilgileniyor, bilgileniyor ama yazar olamıyor, olamamış. Bir çuval dolusu kitap neşretmiş olması da bu gerçeği değiştirmiyor. Bilmem hangi edebiyât vakfının başkanı olması da dilin/gönlün derdine dermân değil. Başkanlığını yürüttüğü vakıf veya derneğin toplantılarında, panel ve konferanslarında dolu dolu cümleler kurması da ona “yazar”lık pâyesi bağışlamıyor. O, edebiyât sevgisi, ilgisi ve çabasıyla, kütüb okumalarıyla, her edebî organizasyonda boy göstermesiyle edebiyât sahasının içinde kalabiliyor, yazdıklarıyla değil! Meselâ bir dergide bir makâle neşreder. Yazının altına 15-20 tâne dipnot düşer. Ne kadar bilgili bir amca, değil mi?
İyi de zâten o dipnottaki kaynaklardan, her birinden bir cümle alsan zâten başlı başına bir yazı oluyor. Senin fikrin ne/nerede peki? Okuduğu kitaplardan cümleler getirip birleştirmiş, al sana edebî bir yazı! İyi de mürekkiblik ne zamandan beri yazarlık oldu? Ben bu zâtların özgeçmişlerini anlatan yazılarının hayrânıyım. Bilmem daha kaç yaşındayken falan dergide bir şiiri yayın(m)lanmış. Bilmem hangi seneler hangi ödülü almış. Bunların hepsi iyi hoş da, mevcût yazısında seksen tâne anlatım bozukluğu, kelime, mantık ve kurgu hatası vardır. Neden mi? Çünki yazarımız bir edebiyât fedâisidir, kafasını kaşımaya bile zamanı yoktur, o da bıraksa cemiyetin edeb-u edebiyâtı alaşağı olacaktır. İşte bu kudsî cihâdından zaman bulamadığı için özgeçmiş yazısında öyle minik hatalar olmuş ve düzeltilememiştir.. o kadarcık da olur canım!

Sponsor Bağlantılar

Kimi bir bavul dolusu şiir yazmış, bir düzine şiirden yaraya merhem niyetine tek bir tâne şaşırtıcı, sarsıcı, tazyikli mısrâ/cümle yok! Bir iki kelâm edeyim dersen, elini vermiş, kolunu kaptırmış olursun. Zirâ kendini sana anlatır durur.  O zâten dünyaya şiir yazmak için özel gönderilmiştir. Kimi, karakteri bavul dolusu şiir yazanla aynı olmakla birlikte kelimelerinin ticâretini farklı bir yöntemle yapar. Ne mi yapar? Çok az yazar. Yahya Kemâl de bir mefhûm yerine ikâme edeceği kelimeyi yedi yıl boyunca aramamış mıdır?… Yâni!

Biri çok yazarak ne kadar velûd bir şâir olduğunu isbât-ı vücût nev’inden yazar ha yazar. Ruhta aynı, rahlede farklı olanı da ne kadar titiz olduğunu az yazmak sûretiyle sâlık verir.

Yukarıda bir-iki yazar/şâirle hasb’el-kader tanıştığımı beyân etmiştim. Nelerle karşılaştığımı sizinle paylaşmak istiyorum.

İlk gittiğim kişi, el’an çok büyük bir gazetenin kültür sanat müdürüdür. Yazılarını okusanız, Allah’ım, ben bu adama orijinal bir cümle kursam, bu adam kelâmın kadrini bilme sâdedinde o cümleyi dolma kalemle beyaz gömleğine yazar ha! Zehâbına kapılırsınız. Elinde kitap, parktaki bir bankta okumalar, zaman nasıl da su gibi akıp gider… Gece kalkmalar yine edebiyât okumalar… Hele bir de Salah Birsel aşkı var ki zât-ı muhteremde sormayın! Ah bu edebiyât aşkı!

Evet yıllar önceydi. İlk gittiğim kişi böyle izlenimler veren bir kişiydi. Ben o aralar yazmaya daha yeni başlamışım. Türkçe bilmediği için ilkokulda sınıfta kalmış biri ve şiir… Yâni tecrübesizim, birilerinin bana bir yol göstermesi lâzım. Neyse zât-ı muhteremin odasına duhul ettik, yarım saat sonra çıktık. Ne mi konuştuk? Normalde edebiyât ile alâkalı konuşmalar yapmış olmamız gerekiyor değil mi? Yanılıyoruz! Hemen hemen hiç edebiyâttan bahsetmedi. Askerlik yapmış olup olmadığımı, mesleğimin olup olmadığını sordu. En kısa zamanda üniversitede bir bölümde okumam gerektiğini de söyledi. Bir insanı edebiyâttan soğutmak için ne gerekiyorsa sağ olsun, elinden geleni ardına koymadan büyük bir cehdle gayret sarfetti. Aslında anlıyorum onu. Hayatta başarısız olduğu için şiir yazan insanların ülkesinde yaşıyoruz. O da beni bunlardan biri zannetmiş olabilir, yadırgamıyorum. Ama insan hiç mi merak etmez “kardeş hele bana bir cümle söyle , sende ne var ne yok?” bâbında. Belki karşındaki Nefes’ur-Rahman’dı/r. Kim bilir belki, sanki farklı âlemlerden kelimeler getiriyordu. Evet üniversite de okumamış, ilmi de çok mahdût olabilir ama belki o ahir zamanın ümmî şâiriydi. İhtimâl o yazarımız, mevcût çabasıyla ya orduya bir asker, ya meslek hayatına bir nefer, ya da  üniversiteye bir talebe gönderme ihtimâlini yükselttiği için, sohbetimizden sonra iyi bir şey yaptığını düşünmüştür.

İkinci yazar/şâir ziyâretim, bir arkadaşın tavsiyesiyle birkaç gün önce gerçekleşti. Bu, neredeyse iki düzine kitabı olan yazar/şâiri ziyâret sebebim; bu zâtın sâhibi olduğu edebî bir internet sitesinde yazarlık yapama talebim. Randevulaştık. Belirlediğimiz saatte hazretin makâmına ayak bastım. Hazret, edebî bir program tertip ediyor ki çok yoğun. Her neyse selâmdan sonra kelâma girdik. Ben, bir projemden bahsettim; hazretin kulağından girdi, problemsiz, hiçbir yere uğramadan doğrusal bir çizgide diğer kulağından çıktı. Ben konuşurken hım-mım ediyor ama kulağı bende değil. Benim projemi anlatmam, bir iki dakika sürdü. Ben bitirdikten sonra, 4-5 dakikada istimâl edilebilecek bütün klişe kelâmları etti. Öldürücü darbeyi sona saklamış meğer; otantikî bir süs verilmiş kâğıda bir kroki çizdi. Hem çiziyor, hem anlatıyor bana. Kroki ne idi tahmin edebiliyor musunuz?

Bana önerdiği üç adet kitabını nerede, yâni hangi kitapevinde, nasıl te’min edebileceğimi gösterir bir pusula.

Bu hazreti de anlıyorum. Her gün onlarca kişi geliyor, “nasıl yazar/şâir olabiliriz”in tüyolarını hazretten suâl ediyorlar. O da tek tek iştiyâklı yazar adaylarına reçeteler yazmaktansa kendine göre pratik bir sistem kurmuş, genç yazar adaylarına bu şekilde yardımcı oluyor. Derin bilgisinin ürünü olan kitaplarıyla bize bir yol gösteriyor. İşi o kadar temelden alıyor ki bana tavsiye ettiği üç kitabından biri yazar olacak/olabilecek çocukların yetiştirilmesiyle ilgiliydi. Üstâd bizi sıfır kilometreden başlatıyor ki sağlam olsun, memleket edîp görsün!

Benim orada Mustafa adındaki birine kanım kaynadı. O da büyük ihtimalle, edebiyâtla hiçbir alakası olmayan, sitenin teknik işlerine bakan kişi olması hasebiyle idi.

Şimdi bu makâlemizi okuyanlar, “kardeş, seni önemsememişler, sen de bundan dolayı böyle yazıyorsun.” Diye düşünebilir Ama emîn olun ki öyle değil. Ben, faaliyetin adı ne olursa olsun, samîmiyet arayan biriyim. Ve maal_esef bu paneller, konferanslar, söyleşiler, toplantılar tertip edip biribirlerini öven, şişiren, biribirini yıkayıp yağlayan; biribirilerine ödüller, plaketler veren bu edebiyât anlayışında, bu edebiyâtçılarda samîmiyet görmedim, görmüyorum.

Kebapçı, kebap yapıp satan kişidir. Kıymeti kemmiyetinden menkûl, görünüşte dolu, gerçekte defolu edebiyâtı yapıp satan da bu edebiyatçılardır. Bunlar edîp değil, “çı”sı satıcı anlamında olan edebiyaçılardır. Ki bu zehirli sarmaşıkların olduğu yerlerde edebiyat filizleri boy veremez. Ki kalemi/kelâmı kudretli bir yazar, iremi vuran/yaran bir şâir yetişmez bu ortamda, yetişemez!

Not: İbrahimî’nin başı, has şâirlerin, samîmi yazarların ayaklarının altındadır.

14 Mart 2011
05: 30

style=”color: #ff0000;”>İBRAHİMÎ FEYZULLAH YALÇIN tarafından “Makale Yarışması” için yazılmıştır…