“Bilinen Şeytan bilinmeyen Şeytandan iyidir…”

Hasan Sabbah ve Bâtınilerin etkisinin bitmek üzere olduğu bir dönemdi…

Sponsor Bağlantılar

Haçlı seferleri sırasında 8 Şövalyenin katılımı ve “Hugues de Payen” adında soylu bir şövalyenin önderliğinde “Tapınak Şövalyeleri” adlı örgüt kuruldu...Yıl 1119

Kudüs, Haçlıların eline geçmişti. Tapınak Şövalyeleri kutsal topraklara giden hacıları ve Avrupalıları koruyordu.

Troya konsülü tarafından resmi olarak “İsa’nın Fakir Şövalyeleri” ve “Süleyman Tapınağı Tarikatı” olarak kurulan Tapınak Şövalyelerinin sayısı daha sonraki yıllar hızla artacaktı… Yıl 1129

1130’larda Kudüs civarında 300 Tapınak Şövalyesi vardı.

Kiliseye itaat, bekâret ve “fakirlik yemini” etmek Tapınak Şövalyesi olmanın başta gelen şartlarındandı.

Tapınakçılar, Anadolu’da ve Kudüs civarında kaleler inşa etmiş, kendilerine özgü bir alt kültür oluşturmuşlardı.

Papa Innocent II, Tapınakçılara başarılarından ötürü bağımsızlık tanıyacak, ancak bu ödüllendirme, Papalık tarihindeki en önemli yanılgı olarak anılacaktı… Yıl 1139

Tapınak Şövalyeleri veya “Süleyman Tapınağı ve İsa’nın Fakir Askerleri” askerî bir tarikattır.

Katolik Kilisesi tarafından resmî olarak 1129 yılında tanınan tarikat kısa zamanda güçlenmiştir. En güçlü zamanlarında askerî varlıkları 20.000’i bulmuştur.

Beyaz zemin üzerine kırmızı haçlarıyla Tapınakçılar kendi dönemlerinin en korkutucu savaşçıları olmuşlardır.

Tarikatın askerî kanadı savaşlarda ün kazanırken, diğer grubu Avrupa genelinde ve Kutsal Topraklar’da geniş ölçekte örgütsel bir yapı kurmuşlardır.

Kutsal Topraklarda ve Avrupa’da birçok alanda çalışmalar yapan tarikat, para transferinin ilkel bir formunu icat etmiş ve Hıristiyan hacılara büyük kolaylıklar sağlamışlardır.

Haçlı Savaşları’nın ardından tarikata büyük borçları olan Fransa Kralı IV. Philippe’in, Tapınakçıları kâfirlik ve eşcinsellikle suçlaması ve Papa V. Clemens’e yaptığı baskı yapması üzerine tarikatın tüm mal varlığına el konmuş ve yakalanan Tapınakçılar “cadı avı”nda olduğu gibi yakılarak öldürülmüşlerdir… Yıl 1312

Tarikat hiyerarşik bir yapılanma içerisinde bulunmuştur. Tarikatında başında her zaman Fransız asıllı bir şövalye bulunmuş ve Avrupa’nın belirli şehirlerinde ve ülkelerinde bu başkana bağlı birer temsilci ve temsicilere bağlı daha küçük gruplar şeklinde örgütlenmişlerdir.

Birinci Haçlı Seferi’nin ardından birçok hacı “Kutsal Topraklar”ı ziyaret için yola çıkmışlar ve bir kısmı haydutlar tarafından soyulmuş ya da katledilmişlerdi. Bunun üzerine Hugues de Paynes ve arkadaşı Godfrey de Saint Omer hacıları korumak amacı ile kuracakları tarikata destek sağlamak için Kudüs Kralı II. Baldwin’e başvurmuşlardı…

Kral onlara, Müslümanlarca “Zeytin Dağı” olarak adlandırılan “Tapınak Dağı”nda bir yer verdi.

Mescid-i Aksa’nın orada olması ve Süleyman Tapınağı’nın kalıntılarının bu yerde bulunduğuna inanılması nedeniyle kurulan bu tarikata, ” Süleyman Tapınağı ve İsa’nın Fakir Askerleri” adı verildi.

Başlangıçta 9 şövalyenin kurduğu tarikat, finansal kaynaklardan yoksundu ve bağışlarla varlığını sürdürüyordu… Tarikatın amblemi olarak seçilen aynı at üzerine binmiş iki şövalye de bu sadelik ve fakirliği simgeliyordu.

Clairvaux’lu Bernard, kurucu şövalyelerden birinin yeğeniydi, Troyes kentinde toplanan konseyde tarikatı, Papa’ya anlatmış ve Papa tarafından uygun görüp onaylanmıştı.

Daha sonra Papa II. Innocentius tarafından yayınlanan özel bir fermanla Tapınakçılar bütün ülke sınırlarından serbestçe geçme, vergi ödememe ve Papa dışında hiçbir otoriteye karşı hesap vermeme gibi geniş haklara sahip oldular.

Papa’dan aldıkları destek sayesinde soylulardan para, arazi ve askerî destek gördüler.

Bu tavizler sonrasıdırki Tarikat kısa zamanda gelişti, mali olarak güçlendi ve para transferi (çek) sistemini kurdu…

Sistem şöyle çalışıyordu; kutsal topraklara gidecek bir hacı, Avrupa’daki bir tarikat mensubuna parasını yatırıyor, sadece tarikata üye kişilerin çözebileceği kodlama ile yazılmış bir mektup alıyordu. Gideceği yere vardığında orada bulunan üyeden yatırdığı parayı alıyordu…

Haçlı Savaşları’nın başlamasından bir yüzyıl sonra savaşın gidişatı Hıristiyanların aleyhine dönmüş, Müslümanlar, Haçlılar karşısında zaferler kazanmaya başlamışlardı.

1187 yılına gelindiğinde Selahaddin Eyyubi, Kudüs’ü, Hittin Savaşı’ndan sonra güçleri kırılan Hıristiyanlardan geri almış, Kudüs’ün kaybıyla Tapınak Şövalyeleri karargâhlarını daha kuzeydeki Akka’ya taşımak zorunda kalmışlardı. Hıristiyanlar, Kudüs’ü tekrar ele geçirmiş olsalar da bu kez Memlükler’e yenilmişlerdi.

Akka’ya taşıdıkları karargâhlarını da 1291 yılında kaybeden tarikat, merkezini Kıbrıs’taki Limasol’a taşımak zorunda kalacak, daha sonra askerî açıdan zayıflayan tarikata gelen yardımlar da azalacaktı.

Töton Şövalyelerinin Prusya’da, Hospitalier Şövalyelerinin Rodos’ta yaptığı gibi kendilerine ait bir yönetim oluşturma çabaları Tapınakçıların sonlarını hazırlamıştı…

Burada biraz duralım.

Vatanseverlik suç mu? Soruyorum; “Suç mu?”

Benim dünyaya gelmeme sebep olan bir annem, bir de babam var; ben, onların oğluyum ve onları seviyorum…

Annem ve babam bir sülaleye mensupturlar; dedelerim-ninelerim, dayılarım-teyzelerim, amcalarım ve halalarım var; ben, onlarla akrabayım ve onları seviyorum…

Bunlar bir milletin mensubudurlar; aynı tarih, inanç, dil ve kültüre ait insanların, aynı kıvanç ve tasada bir araya gelmiş bir topluluğun… Ve bu cihetledirki ben, milletimi seviyorum; tıpkı annemi, tıpkı babamı sevdiğim gibi…

Milletler ailesi içinde gayet doğaldırki en çok kendi milletimi severim ve ben Türk’üm, Türk Milletindenim…

Bununla birlikte, başka milletlerden nefret etmiyorum; çünkü onlar, milletimin insanlık âlemindeki uzak akrabalarıdırlar.

Milletime dost olanla dost görür, dost geçinirim. Düşmanca duygular besleyenleri ve düşmanlık edenleri ise asla!

Dünya ülkeleri içinde sınırları belli bir ülkede; beni besleyen, güvende olmamı sağlayan, havasını soluyup suyunu içtiğim bir toprak parçasında yaşıyorum; öyle kolayca sahiplenilmiş değil sınırları kanla çizilmiş bir ülkede… Ve bu toprakları seviyorum; buraya vatan demişiz. Vatan, anadır, sütünü emdiğimiz anamız…

Şimdi… Bu meşru, haklı ve insani duygularımdan dolayı kimmiş beni kınayacak olan?

Kim, ne hakla bana “ırkçı-kafatasçı, faşist” gibi sıfatlar yakıştıracak?

Her kim bunu demeye kalkarsa, kim ki dilini eğip-büküp, lafı dolandırarak ima yollu deme cüretinde bulunursa… Öylesine söyleyecek bir çift lafım elbette olacaktır.

Milliyetperverlik ve Vatanseverlik ne zamandan beridir suç diye anılır oldu?

“Bir kültürden olan insanlardan mürekkep cemiyete millet denir” diyor Gazi Mustafa Kemal Atatürk, o halde problem ne?

Neye, kime, hangi akla hizmet ediyorsunuz?

Toplumsal sözleşmeyi bozup mikro milliyetçi ve etnik bölücülük yapmak mı maksadınız?

Karnından konuşanlar propaganda yapacaklarına açık açık söyleseler ya; dertleri ne?

Neyse…

Tapınakçıların bağımsızlığa kavuşmalarının hemen ardından krallar ve soylular, Tapınak Şövalyelerine toprak alma ve toprak kirası alma hakkı vermek zorunda kaldılar…

Artık sayıları binleri bulan Tapınakçılar, Anadolu’da ve kıyı bölgelerinde kaleler inşa etmeye ve Masonik tarzda teşkilatlanmaya başladılar.

Hacıların değerli eşyalarını muhafaza eden Tapınakçılar, ilk olarak “seyahat çekleri” uygulamasını devreye sokmuş ve bu kâğıtların üzerine de ezoterik akımlardan etkilendikleri gizli semboller koymuşlardı.

Tapınakçıların seçimi kılı kırk yararcasına titizlikle yapılırdı. Tarikata alınan adaylara Arapça ve eski Yunanca öğretilir, özel bir eğitimden geçirilirdi.

Tapınakçılar, fakirlik yeminlerine sadık kalmadılar, bankerlik ve ticaretle uğraşarak sürekli zenginleştiler.

Sonunda Papalık ve Fransız krallığı, Tapınakçıların her geçen gün daha da güçlendiğini görünce, durdurulmaları gerektiğini düşündüler. Çünkü Tapınakçılar; Hermetizm, alkemi (simya) ve bilimle de uğraşan bir alt kültür geliştirmişlerdi…

Papa Clement 5’in
talimatıyla bazı Tapınak Şövalyeleri geri çağrıldı, büyücülükle suçlandı ve işkence edilerek yakıldı… Yıl 1307

Ardından Tapınak Şövalyelerinin büyük üstadı “Jacques de Molay”, Paris’te kazığa çakılarak yakıldı… Yıl 1314

36 Tapınak Şövalyesi yakalanmış ve cezalandırılmıştı, fakat diğerleri kaçmayı başarmışlardı…

Bu olaylar üzerine İskoçya’ya sığınan Tapınak Şövalyeleri, orada “Operatif Masonluk”u kuracaklardı…

Her şeye rağmen Anadolu ve Kudüs’teki kaleleri ve bazı merkezleri ile haberleşmeyi sürdürüyorlardı.

Tapınakçılar; büyü başta olmak üzere, Hermetizm ve alkemi ile uğraştıkları, maddi güçlerini Papalığın hizmetine sunmadıkları ve Papalığa garip gelen sembolik ve alegorik ritüeller yaptıkları için suçlanmışlardı.

Toplantılarını yazılı olmayan, ezberlenmiş sözlerle yapmalarından dolayı da kilise tarafından kuşkulu bulunmuşlardı…

Daha sonraki yıllarda Tapınakçılar, farklı farklı adlar kullanarak varlıklarını sürdürmeye devam ettiler…

“İsa çiçektir, gül ve Haç’tadır”

Hıristiyan teolojisine göre; İsa Çarmıh’a gerildiği zaman hemen ölmemişti. Büyük bir ıstırap çekiyordu. Bunu gören bir asker dayanamayıp mızrağıyla İsa’nın böğrüne bir darbe vurmuştu.

Askerin amacı İsa’nın daha fazla ıstırap çekmeden ölmesini sağlamaktı. İsa’nın böğründen akan kan, ayaklarından ve ellerinden çivilenmiş olduğu Haç’ın dibine damlamış ve inanca göre İsa’nın kanının damladığı Haç’ın dibinde birdenbire Güller yeşermeye başlamıştı. İşte bu gül ve kan İsa’nın tensel canıydı…

İsa, bir çiçek olmuş ve açmıştı. Bu olayda kuşkusuz Haç da önemli bir anlama sahipti. Çünkü Haç olmasaydı İsa’nın karnının Gül’e dönüştüğü de bilinemeyecekti.

“Rose Croix!”

“Prieree De Sion” tarafından “Ormus Tarikatı” kurulmuştu. (1) Bu dönemde yazılan ve “Rosy Cross Manifestoları” olarak bilinen üç eser vardı. Bu eserlerde; bir Hıristiyan olan Rosy Cross’tan, alegorik bir efsaneden ve birde manifestodan bahsedilmekteydi… Yıl 1188

1378’de Almanya’da doğan Rosy Cross, Anadolu’ya ve kutsal topraklara gitmiş, 106 yaşındayken 1484’te ölmüştü.

Dolaylı anlatım tekniğiyle yazılmış ve masonik sembollerle bezeli bu üç eserin konusu; simya, gizli bilim ve kilise karşıtı olup da tıpla uğraşan gizli bir topluluktu.

Leonardo da Vinci’den Isaac Newton’a kadar pek çok bilim insanı bu gizli örgütün üyesi olmuş ve örgüt sayesinde kendilerini geliştirme ve yükselme imkânı bulmuşlardı…

Tüm özellikleriyle masonik bir hüviyet arz eden Gül Haç Örgütünün, Tapınakçılarla ilişkili olduğu kuşku götürmez bir gerçeklikti. Benjamin Franklin ve ABD’ye masonluğu yayanların tümü Gül Haç örgütünün iç çekirdek üyelerindendi.

Manifestolarında, “insanlık için çalışan kardeşlik ve iyiliği yayma” motifleri işlenen Gül Haç örgütünün; Fransız İhtilalı ve Amerikan İhtilalında gelişen ve devrimci masonik bir örgüt olan “Rose Croix” ile yakın ilişkisi söz konusuydu.

“Kabalizm”le iç içe olan Gül Haç adının sembolik ve ezoterik bir anlamı vardı ki bu, hem Yahudilikten hem de Tapınakçılardan geçmiş bir gelenektir.

Gül Haç örgütünün faaliyetleri bir zamanlar Paris’te çok yaygındı. Mensuplarının bazıları ortalıkta görünür bazıları ise pek görünmezdi. Bu gizemli halleri, “Şeytanla işbirliği yapıyorlar” dedikodusunun çıkmasına neden olmuştu… Yıl 1623

Avrupa ve İngiltere’de bir çok Rose Croix örgütü mevcuttu. Ashmole ve Lilly tarafından Londra’da kurulan “Hür ve Kabul Edilmiş Masonluk” locasının, Tapınak Şövalyeleri ile birlikte temelinin atıldığı söylenir… Yıl 1640-1646

17. yüzyılın sonunda, Gül Haç örgütü, Masonluktan daha gizli ve daha ölümcül bir hüviyete bürünecek ve bir zehirli çiçek daha açarak Illüminati’yi oluşturacaktı…

“Rose Crobc!”

Rose Crobc, o kadar gizli bir örgüttür ki, hala faaliyette olup olmadığını resmi olarak hiç kimse bilmemektedir. Şeytana taparlar mı? Belirsizdir.

20. yüzyılın başında “Golden Dawn” (2) adlı “Koyu Okkült, Kara Büyü ve Satanizm” örgütünü kuran Aleister Crowley’in, Rose Croix üyesi olduğu iddia edilir. Aynı zamanda Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locasının da büyük üstatlarından biri olan Crowley, Skoç ritinde 33. derece kayıtlı masondur.

Rose Crobc örgütü, aslında hiçbir zaman yok olmamış, hatta başka örgütler doğurmaya devam etmiştir…

Rose Crobc, 16. yüzyıldan itibaren gerek masonluğun, gerekse Illimunati’nin ve Skulls and Bones Society’nin doğuşunda etkin rol oynamıştır.

“Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar” resmi ve yasal bir dernek olmasına karşın, Illimunati ve Rose Croix ortalıkta görünmemeyi tercih etmiş ve masonluğu kendilerine üye çekmek için bir havuz olarak kullanmışlardır.

Illimunati ve Rose Croix, iç içe geçmiş dairlerden oluşan bir yapıdır. En içteki dairede
hangi ezotorik örgütün olduğu asırlardan beridir hep meçhul kalmıştır.

Kilise’nin resmi belgelerine göre ortadan kalkmış gibi görünseler de, gerçekte Tapınakçılar güçlü bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar; hem bu kez daha gizli, daha sinsi, daha organize daha karanlık ve daha da tehlikeli olarak…

Öncelerde etiyle kanıyla canlı bir düşman olarak göz önünde dolaşan şövalyeler, şimdi gizli organizasyonlar kurarak izlerini kaybettirmiş, yeni kılıklara ve kimliklere bürünmüş, öç alma ve hâkimiyet planları yapmaya başlamışlardır.

GezGin

(1)İnisiye edilenler tarikatı veya tekris edilenler tarikatı. Bu tarikatın bir adının da l’Ordre de la Rose-Croix Veritax olduğunu söylemesine, bir rivayete göre de İsa’nın çarmıhtan inip adı geçen tarikatı kurduğu söylense de, Dames Frances Yates’e göre; ilk ismine 1614’te yayınlanan Fama Fratematis’de, Confessio Fraternatis ve The Chemical Wedding of of Christian RosenKreuz’da rastlanır.
(2)Altın gündoğumu