Üç kişi aynı daldasınız, aman dikkat düşmeyin!
“Duttan düşen iflah olmaz” derler;  çünkü dibi sert olur. Silkeleyin!
Ha gayret, Hasavanı (1) da gerin!
Olgunlaşmış karadut silkeleyince düşer; ancak düştüğü yeri lekeler, değdiği yeri kanatır…” derler. Dut ağacının kökleri su aramak için uzayıp geliştikçe üzerindeki toprak katmanı git gide demir ağlarla örülmüş gibi sertleşir.
Sakın ola düşmeyin!
İyisi mi, gücünüz yeterse eğer ağacı kökten kesin!

Sponsor Bağlantılar

Kelle kesmek, asmak, boğmak, imparatorluktaki ceza türlerindendi ve cellâtlar sarayda her zaman hazır beklerdi…

Sarayda verilen ölüm cezaları, “Topkapı Sarayı”nın bahçesindeki çeşmenin önünde infaz edilir, sonra da cellâtlar, kanlı baltalarını ve ellerini bu çeşmede yıkardı.

Çeşmenin yanlarında kesik kafaların teşhir edildiği, adına “İbret Taşları” da denen “Kelle Taşları” bulunurdu…

Çeşme, “Cellât Çeşmesi” veya “Siyaset Çeşmesi” diye de anılmakta; cellâtların kaldığı yer, çeşme duvarının hemen arkasında bulunmaktaydı.

Bu çeşme, hâlihazırda bugün, Topkapı Sarayının ön bahçesindedir ve her gün önünden yüzlerce kişi ne iş için kullanıldığını bilmeden önünden gelip geçmektedir.

İnfazlar, bazen de “Yedikule Zindanları”nda yapılırdı. İdamlara ve işkencelere sahne olan bu yer, halen ziyarete açık bulunmaktadır.

İmparatorluğun uzak vilayetlerinde idam edilen devlet adamlarına ait başlar, meşin kırbaya/torba konur, içi balla doldurulur ve öldürüldüğünü ispat için gümüş bir tepside padişaha sunulurdu. Şahsın bedeniyse öldürüldüğü yere gömülürdü…

Karadut silkeleyince düşer; ancak düştüğü yeri lekeler.

Başı başka yerde, bedeni başka yerde gömülü, iki mezarı olan devlet adamı ve sadrazam sayısı bir hayli çoktur.

Viyana kuşatmasındaki başarısızlığı nedeniyle başı kesilip bir bal kırbası içinde sultana gönderilen, sonra da denize atılan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa bunlardan biriydi…

Aradığınız yemiş bu değil miydi?
Öyleyse kuvvetlice silkeleyin!

Kesilen başlar bazen Topkapı Sarayı’nın ilk giriş kapısına asılarak halka gösterilmekteydi. Bu kapı sarayın en dıştaki ilk kapısı olup, kesik başların konulduğu oyuklar halen yerli yerinde durmaktadır.

Ya da kesin!

Kafalar üç gün boyunca teşhir edilir, bazen yüzlerce kafa bir arada olurdu.

Cellâtlar, Müslüman olan kişilerin başını, cesedi sırt üstü yatırıp koltuğunun altına koyar, Müslüman olmayanların başını ise yüzü üstü yatırıp ardının üzerine koyardı.

Öldürülen kişinin cesedi ve üzerindeki kıymetli eşya, para ve giyecekleri cellâdın malı sayılırdı. Cellât ister cesedi atar, isterse ölü sahiplerinin mevki, rütbe ve konumuna göre para karşılığında onlara satardı.
Cellâtlar dilsiz ve sağır idi; çünkü bu iş için seçilen kimselerin dilleri kesilirdi.

Bülbül, dut yiyince dili damağına yapışır; gırtlağındaki şeker sesini perdeler, ötemez.

28 Ocak 1595’te III. Mehmet, kimi çocuk, kimi erişkin 19 şehzade kardeşini gece dilsiz cellâtlara boğdurmuştu.

Ertesi gün “Divanı Hümayun”un avlusunda, üzeri kıymetli örtüler, kıymetli taşlar, sorguçlar ve kavuklarla bezeli 19 şehzade tabutu dizilmişti.

İstanbul’da, iki yerde cellât mezarlığı vardır; biri, Edirnekapı’dan Ayvansaray’a inen kara surlarının Eğrikapı civarındadır. (2)

Diğeri de Eyüp’te, mezarlıklar arasından çıkılan dar bir yokuştan, Fransız yazar Pierre Loti’nin bir zamanlar yaşadığı evin önünden gidilen; Karyağdı bayırı, “Karyağdı baba tekkesi”nin az ilerisindedir.

3 Mart 1924 öncesi de cesetler sokaklarda kokuyordu(!); çünkü ölü yıkama hizmetleri elemanı yetiştirme okulları imparatorlukta yoktu. Cumhuriyet sonrasın da henüz din hizmetleri elemanı yetiştiren okullar açılmamıştı…

Ve ülke sathında ölü yakınları, “Ben mi ölü yıkayacağım? Varsın devlet yıkasın!” anlayışıyla cenazelere karşı duyarsız kaldığından ve ayrıca morg denen bir şey de henüz keşfedilmediğinden bu nevi bir tabloyla karşı karşıya gelinmiş idi.

Din hizmetleri elemanı olmak demek, “ölü yıkama görevlisi olmak demekti” ya zaten…

Esasen gerçek bu olmasa da, din hizmeti sunan görevliye her halükarda “ölü yıkayıcı” gözüyle bakanlar hala var, öyle değil mi?

Peki, o zaman silkeleyin!
Kara dut düştü düşecek, hasavanı da gerin!

Ceset yıkamaya gidip de bayılıp düşen din görevlisi çok olmuştur…

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte din hizmetleri elemanı yetiştirmek için açılan okullara, “12 Eylül Askeri Müdahalesi” sonrasında çeşitli fakültelere girme hakkı verildi.

Bazı siyasetçilerin bu okullara “Arka Bahçemiz!” demesinden sonradır ki, katsayı engeli, orta kısmının kapatılması, “Türban meselesi” ve bu okullarla ilgili tartışmalar ortaya çıktı…

3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim ve öğretim birliği sağlanmış, kanunun

4. Maddesine göre de MEB, din hizmetlerini yürütecek eleman yetiştiren okullar açmakla görevlendirilmişti.

Sonrasında bakanlık, ilkokula dayalı, 4 yıl süreli ortaokul seviyesinde Mektepler açılmasına karar verdi.
1923 – 24 öğretim yılında Afyon, Amasya, Ankara, Antalya, Balıkesir, Bolu, Bozok, Bursa, Edirne, Elazığ, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Hopa, Isparta, İstanbul, Maraş, Kastamonu, Kayseri, Konya, Kütahya, Manisa, Niğde, Ödemiş, Sivas, Şavşat, Şanlıurfa, Tire, Ulaş olmak üzere 29 mektep açıldı.

Bir yıl sonra Edirne, Ödemiş, Hopa, Şavşat, Niğde mektepleri kapatıldı; ancak, Artvin ve İzmir’de açıldı.

Silkeleyin!
Şöyle dallarını deprem olmuş gibi sarsa sarsa…

“Dut ağacının odunu çok dayanıklıdır, bu yüzden eskiden takunyalar duttan yapılırdı.”

Talep olmadığı için sayıları gittikçe azalan bu mektepler, 1930 yılına gelindiğinde, öğrenci yokluğundan dolayı kapatılmış ve1930-1948 arası ise din eğitimi veren okul açılmamıştı.

1947’deki CHP kurultayında, din öğretimini incelemek üzere bir komisyon kuruldu.

1948’de CHP hükümetinin Başbakanı Hasan Saka’nın teklifiyle din adamı yetiştiren meslek okullarının açılması, konunun incelenerek karara bağlaması için ayrı bir komisyon daha oluşturuldu.

1949’da, yalnızca din hizmetlerinde istihdam edilmek üzere, askerliğini yapmış, ortaokul mezunu öğrencilerin alınacağı MEB’e bağlı, okul hüviyetinde olmayan 10 ay süreli kurslar; Afyon, İzmir, Isparta, Kayseri, Kastamonu, Adana, Trabzon ve Urfa da açıldı.

Bir yıl içinde 50 kişi mezun oldu. Kurslar iki yıla çıkarıldı ve meslek okulu mezunlarının da girmesi sağlandı.

Birçok ağacın meyvesi sırıkla dövülerek ya da taşlanarak toplanır;
Ancak dut, taşlanarak toplanmaz,
Dalları silkelenir; meyveleri hasavana düşürülerek toplanır…

“Bize altın tepside sunulan Cumhuriyetimize yeterince sahip çıkamıyoruz. Bu vatanın nasıl kazanıldığını, nasıl bu hale gelindiğini anlatmak boynumuzun borcudur” diyor, Timsal Karabekir…

Kazım Karabekir’in, Cumhuriyetin kurucusu ve Önderi Mustafa Kemal’in her zaman emrinde olduğunu söylüyor Timsal Karabekir, Mustafa Kemal ile Kazım Karabekir ve birçok değerli şahsiyetin de hürriyet ve vatan aşkıyla Türk Milleti’nin kurtulması için insanüstü çaba gösterdiğini belirtiyor…
/>-“Kurtuluş mücadelesinin kaderini değiştiren cümle: ‘Emrinizdeyim Paşam!’ olmuştu” diyor Timsal Karabekir ve anlatmaya devam ediyor…

-“Tutuklama emri çıktığında Erzurum’da bir konakta Rauf Orbay ile birlikte oturmakta olan Mustafa Kemal’e, ‘Kazım Karabekir kuvvetleri ile geliyor’ derler…

Kara dut değdiği yeri kanatır,
Lekeler…
Aman dikkat lekelenmeyin!

-“Mustafa Kemal’in rengi sararır ve ‘Her şey buraya kadarmış; mücadelemiz başlamadan sona erecek!’ der.”
-“Kazım Karabekir, sivil Mustafa Kemal’in karşısına geldiğinde, ‘Emrinizdeyim Paşam!’ deyince,”
-“İşte o an Türk’ün tarihinin yıldızı parladı!”

İzmir Suikastı: “İzmir Suikastı acı bir iftira.. Belki bir suikast olmuş ama, o Paşalardan hiçbiri abide olarak gördükleri kişiye böyle bir saldırı yapacak kimseler değillerdi… Yani İzmir Suikastı, suikast içinde suikasttır ki, o paşalar idamla yargılanmışlardı.”
-“Ama sonra hepsi de beraat etti; çünkü hepsi alnı açık, şerefli Paşalardı…”

Babamı Atatürk’le görüştürmediler: “Dolmabahçe Dil Kurultayında Atatürk diyor ki ‘Bana Kazım’ı getirin, barışmak istiyorum’ Ama nedense birileri araya girip etten duvar örüyor ve babam, Atatürk ile görüşemiyor…”
-“Daha sonra komaya girmeden önce Atatürk tekrar, ‘Getirin Kazım-ı helalleşmek istiyorum’ diyor; ama babama haber vermiyorlar…”
-“Ablalarım o zaman babama, ‘Gider miydin baba?’ diye sorduklarında, babam: ‘Tabii giderdim; çünkü o Mustafa Kemal’di’ diyor.”
-“Biz, aile olarak asla Mustafa Kemal’e kırgın değiliz, olamayız…”

“Dut ağacı dışarıdan yumuşak görünse de özünde serttir; dikkat etmek gerekir!”

-“O dönem ceylan derisinde oturmadılar, borç ödediler… Osmanlının küllerinden Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Birinci Meclise bakarsanız çok zor şartlarda olduklarını görürsünüz.”
-“Onlar Ceylan derilerinde oturmadılar; fakat Osmanlının borcunu son kuruşuna kadar ödediler.”
-“Ben bugün herkesi ekonomide Kurtuluş Savaşına davet ediyorum. Borcumuzu ödememiz mecburidir” diyerek de sözlerini tamamlıyor, Kazım Karabekir’in kızı Timsal Karabekir.

Kesmeye karar verdiyseniz, düşeceği yeri belirleyin;
Dikkat! Üstünüze düşmesin!

“Mevsimsiz dut yediğini rüyasında gören kimse üzüntü ve kedere düşermiş” derler…

Prof Dr. Nevzat Yalçıntaş (Eski AKP Milletvekili) anlatıyor:
-“…Vahhabilik’te mezar ziyareti günah sayıldığı için Suudiler bütün mezarları yıkmaya başlamışlar. Sıra Hz. Muhammed’in mezarına gelmiş, ülkedekiler Mustafa Kemal Atatürk’ten yardım istemişler…”
-“Atatürk olayı duyunca Suudi Kralına, ‘Hz. Muhammed’in değil mezarına, türbesinin bir taşına dahi dokunulursa bedeli çok ağır olur!’ diye bir yazı (nota) göndermiştir.”
-“Bu vesika Dışişleri arşivlerinde mevcut, ama yıllardır açıklanmıyor. Oysaki Türk halkının Büyük Kurtarıcısını her yönüyle tanıma hakkı vardır.” (Haber: Milliyet)

Suudi kralının dikkatine!

“Tarafımıza ulaşan haberlere göre Allahın sevgili ve özel kulu, elçisi peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın kabrini yıkıp yerini değiştirecekmişsin…”

“O Mezarın tek taşına dokunursan, kurtuluş savaşını bırakır ordularımla aşağı inerim!”
(26 Haziran 1919 Mustafa Kemal Atatürk)

Silkeleyin;
Daha kuvvetli; ha gayret,
Hasavanı da gerin!
Az kaldı, dutu düştü düşecek Cumhuriyetin;
Sakın ha, siz düşmeyin; çünkü “Duttan düşen iflah olmaz” derler…

Sevdiklerinize “gül” verin;
Gülünüz yoksa “gülüverin!” (Mevlana)

GezGin

(1)Hasavan: Dut silkelerken ağacın altına serilen büyük çarşafa verilen addır.
(2)Haldun Hürel, “İstanbul’u Geziyorum Gözlerim Açık” adlı eseri.

BİLGİ:
Pâyitaht dışında îdam edilen isyancıların kesik başlarının İstanbul’a getirilip saray kapısı önünde yere atılması, ibret taşlarına dizilmesi, mızraklara geçirilmesi; yakalanan eşkıya reislerinin çengele vurulması veya kazığa geçirilmesi, çarmıha gerilip at sırtında gezdirilerek teşhîr edilmesi, cellâtların, bir elde kanlı pala, ötekinde perçeminden tutulmuş esnaftan haraç toplayan zorbanın kesik başı, çarşı esnafından “hammâliye” adıyla bahşiş toplamaları Sultan Abdülmecid’e kadar sürüp gitmişti.
Abdülmecid’in sarayda cellât bulundurulması geleneğine son vermesiyle, cellâtlar ocağı da ortadan kalkmış, târihe mâl olmuştur. Onlardan bize kalan, Topkapı Sarayı’nın 2. kapısının ( Bâbusselâm’ın ) yanında bulunan cellât odaları, silah hazînesinde bulunan cellât satırı ve Eyüp’te birkaç yerde bulunan isimsiz, şekilsiz mezar taşları…