Hakemlik yapan çocuk kötü bir yönetim göstermişti. Maç öncesi, herkes futbol oynamak istediğinden hakem bulmakta zorlanmıştık. Selçuk, içimizde en ufak-tefek, çelimsiz olanıydı, “sen hakem olacaksın!” diye onu zorlamıştık…

Sponsor Bağlantılar

Top patlayıncaya kadar toprak sahada kıran kırana bir futbol oynamış, yedek topumuz olmadığı için de karşılaşmayı bitirmek zorunda kalmıştık…
Özellikle biz, diğer takıma nazaran hakeme karşı daha öfkeliydik, “Gönülsüz işten şeysiz çocuk doğar!” diye söylendi Yaver. Aynı mahallenin çocukları olarak bir kıraathane önündeki masalara oturmuş bir yandan çay içiyor, diğer yandan da yarım kalan maçımız hakkında değerlendirmelerde bulunuyorduk…

Bir ara “Sen, bana yalan söylemezsin!” dedi Yaver, “Söyle, şu Selçuk olacak alçak arkamdan neler dedi, ne konuştu?

Hiç, o da sana kızmıştı sadece” dedim. Yaver samimi arkadaşım, dostumdu. Selçuk’sa ortak arkadaşımızdı. Maç içindeki bir hata (faul) kararından sonra Selçuk’la Yaver arasında tartışma çıkmış, birbirlerine kırıcı sözler söylemişlerdi. Yaver dönüp uzaklaştığı sırada Selçuk onun arkasından küfürler savurmuştu. Yaver’in ısrarlarına rağmen Selçuk’un arkasından ona küfrettiğini söyleyememiş ve hep “O da sana kızmıştı” deyip durmuştum.

Artık daha fazlasını öğrenemeyeceğini anlayan Yaver, şöyle dedi: “Gerçeği anlatmıyorsun! Unutma ki ikimizi gören biri var! Bunu hiç unutma tamam mı?” Evet, söyleyememiştim ona Selçuk’un arkasından çirkin sözler söylediğini… Maç atmosferi içinde bir anlık kızgınlıkla söylenmiş laflar yüzünden dostların arası açılmasını istemiyordum…

Ben her zaman doğruyu konuşurum Yaver!” dedim sertçe, “Evet, her zaman doğruyu… Fakat her doğruyu her zaman, her yerde konuşmak zorunda da değilim!

Acı bir tebessümle yüzüme baktı Yaver ve “Unutma ki ikimizi gören biri var!” diye tekrarladı.

Bu söz, daha sonra ikimizin arasında bir sembol, farkındalık ortaya çıkaran bir şifre olmuştu adeta… Aradan yıllar geçti. Tahsil hayatına sevdiklerinden uzak başka bir yerde devam etmiş, meslek sahibi olmuş ve memleketini çok özlemiş biri olarak geri döndüğümde, en sadık dostumu karşımda görünce çok sevinmiştim. Yaver’in de benim de gözlerimizin içi gülüyordu, kucaklaştık. Valizimi karşı koymama aldırmadan o taşıyordu. Otogardan şehir merkezine dolmuşla gitmemizi istememiş ve demişti ki:

Dur, özledim vallahi seni arkadaşım ya, sohbet ede ede gidelim olmaz mı?

Nihayet çarşı içine varmıştık, diğer arkadaşları görmek için sabırsızlanıyordum. Onlarla buluştuğumuz her zamanki yere yaklaşmıştık, fakat Yaver, apar topar beni bir terzi dükkânına götürdü ve “Sus, hiç soru sormayacaksın tamam mı?” dedi, durumu sorgulamama izin vermek istemiyordu. Sonradan öğrendim ki, Yaver ve diğer mahalle çocukları aralarında bir karar almışlar, arkadaş grubumuzun bu kararına göre, meğer bana en iyi kumaştan ve en iyi terziye takım elbise yaptırmayı planlamışlar…

Ayrılıkçı terör hareketlerinin tırmanışa geçtiği yıllardı o yıllar… Yaklaşık aradan bir hafta geçmişti, “İkinci adres” dediğimiz kıraathanede tekrar buluşmuştuk. Bu yerde güzel semaver çayı yapılır, tavla ve satrançtan başka da bir oyun oynanmazdı. İş yeri sahibi Nihat ağabeyin en gözde müşterileri, daha doğrusu en iyi arkadaşları bizlerdik…

Henüz yeni oturmuştuk, çiçek motifli ince belli bardaklarla servis edilen yeni demlenmiş çaylar buram  buram tütüyor ve olağanüstü güzel kokuyorlardı. Yaver sigara almak için dışarı çıkmıştı. Bu arada dikimi tamamlanan siyah takım elbisem de boş bir sandalye üzerine konmuştu. Neşe içerisinde, koyu bir sohbete dalmıştık. Çayımdan henüz birkaç yudum almıştım, Yaver çıka geldi ve gelir gelmez de “Haydi eve gidelim!” diye tutturdu. Şaşırmıştım, “şaka mı bu?” dedim, “çay içip sohbetleşiyoruz, acelemiz ne?

Yaver inat etmişti bir kere ve kalktık… Tahminen bizim eve gitmek üzere kıraathaneden elli adım kadar uzaklaşmıştık, o esnada kıyametler kopmaya başladı. Sesler çok yakınımızdan geliyordu. Sığınacak bir yer bulamamış, o an için ve sırtımızı bir bahçe duvarına dayamıştık. Beş-on saniye sonra da ellerinde Kalaşinkof tüfekleriyle bir grubun koşa koşa geldiğini gördük. İkimizin bulunduğu yere çok yakın, adeta yanımızdan geçmişler, telaşlı olduklarından varlığımızı farkına varamamışlardı…

Yaver haykırdı; “Şerefsizler!” sonra da “Arkadaşlarımız!” diye bağırdı, “Kıraathane! Bu itler kıraathaneyi taradı herhalde, koooş!

Kıraathanenin tüm camları kırılmıştı, semaverin gövdesindeki deliklerden çıkan kaynar sular buhar yayarak fışkırıyordu. Çiçek desenli kırık çay bardakları, porselen tabaklar ve kaşıklar yerlere saçılmıştı. Nihat ağabey sol eliyle sağ kolunu dirsek hizasından sıkıca kavramış, gözleri dehşet içinde bakıyor ve kolundan, parmak uçlarına doğru kan süzülüyordu. Arkadaşlarımızı duvar kenarı bir masa altında bulduk. İlk anda üzerlerine doğrultulan tüfek ateş almayınca, duvara yakın masanın altına sığınma fırsatı bulmuşlar, “Çok şükür!” dedik, hepsi sağdı. Sadece Nihat Ağabey kolundan yaralanmıştı…

Eve vardığımızda Yaver’e sordum, “sigara alıp döndüğünde, kıraathaneden ayrılmamız için neden o kadar acele ettin? Ki bu davranmasaydın, belki de şu an hayatta olmayacaktık.

Bakkaldan döndüğüm esnada, bazı binaların köşesinden sanki bakıp bakıp saklanan bazı kafalar olduğunu sezinledim. O kadar belli belirsizdi ki bu, tam da gördüklerimden emin olamadım. Fakat iç dünyamda garip bir kuşku ve huzursuzluğun ağırlığı çöktü. Ve sonra düşündüm ki, kardeşim de memlekete yeni gelmiş, elbisesini bile henüz giyememiş… Aman! Deyiverdim kendi kendime, neme lazım çıkarayım onu oradan… Ortam zaten kötü, Allah muhafaza, başına bir iş gelmesin!” dedi.

Gözleri yaşarmıştı, omzuna dokundum, “İyi ki varsın!” dedim, “İyi ki senin gibi bir dostum var, Allah razı olsun kardeşim!

Akabinde de, sanki haberleşmişiz gibi aynı anda işaret parmaklarımızı birbirimize karşı doğrultmuş ve ilginçtir ki yine aynı anda aynı şeyi konuşmuştuk, “İkimizi gören biri var!

GezGin