ABD’de bir askeri okulda okutulan seçmeli derste, Müslümanların düşman olduğu öğretiliyormuş ve İslam ülkelerine topyekûn bir savaştan bahsediyorlarmış…”

Sponsor Bağlantılar

İslam dinini zor kullanarak dönüştürmek için de bir savaş planlıyorlarmış ve bu planda, Suudi Arabistan’ın açlıkla tehdit edilmesi, Mekke ile Medine’nin yerle bir edilmesi ve İslamiyet’in din olmaktan çıkarılıp bir kült seviyesine indirilmesi yer alıyormuş…
Final maçı öncesi uygun bir yerde konumlanmak üzere bir kez daha mektebi irfandayız…

Müsabakanın başlamasına saatler var ve İsmail adında bir arkadaşla birlikteyiz… Aslında maç izlemek gibi bir düşüncem yoktu. Şifreli kanallar icat olduğundan beri hem futboldan izlemekten soğumuştum, hem de biraz keyifsiz, biraz tatsız hallerimdeydim; yani canım sıkkındı biraz… Temiz havada beynime biraz oksijen gider de, belki bu vesileyle Cin Partisi İl Meclisi Üyelerinden üç beşini kovarım niyetiyle öylesine dolaşmaya çıkmıştım.

Yolda İsmail’le karşılaşmıştık. Yanımda durup otomobilinin camını indirmiş, “Nereye gidiyorsun böyle?” diye sormuştu, ne yanıt vereceğimi beklemeye gerek duymadan da, “Haydi, atla maça gidiyoruz” demişti. Kafaya koymuş ya bir kere, kurtuluş yok bu işin, mecbur bineceğiz. Yürümek istediğimi söylemiştim söylemesine de, sanırım sadece araba duymuştu. Ve böyle gelmiştik irfan yuvası mahalle kahvehanesine. Öykümüz böyle başlamıştı kısa ve öz anlatımıyla…

Üç kişinin oturduğu bir masaya doğru ilerlemiştik. İsimlerini bilmediğim ama hepsini sima olarak tanıdığım bu üç kişi İsmail’i bekliyorlarmış meğer. Bir bakıma İsmail’in ekip arkadaşlarıydı bunlar. Okey taşları, “ıstaka” denen tablalar yerleştirilmiş, her şey hazır vaziyette… Masada karşılıklı oturanlar ikişer ikişer oyun ortağı olmuşlardı ve oyun da başlamıştı.

Yandaki masada iki kişi kafa kafaya vermiş, hararetli hararetli konuşuyorlar: “Abi duydun mu? ABD’de bir askeri okulda okutulan seçmeli derste, Müslümanların düşman olduğu öğretiliyormuş ve İslam ülkelerine topyekûn bir savaştan bahsediyorlarmış…”

-“Fark etmez yahu, takma sen kafana böyle şeyleri.”
-“Abi bak, hatta Mekke ve Medine’nin Hiroşima benzeri bir saldırıyla yok edilmesini bile ciddi ciddi düşünüyorlarmış…”
-“Yapma ya!”
-“İslam dinini zor kullanarak dönüştürmek için de bir savaş planlıyorlarmış ve bu planda, Suudi Arabistan’ın açlıkla tehdit edilmesi, Mekke ile Medine’nin yerle bir edilmesi ve İslamiyet’in din olmaktan çıkarılıp bir kült seviyesine indirilmesi yer alıyormuş…”
-“Öf be yeter ulan! İçimi kararttın valla. Gamlı baykuş kesildin yahu, hem de akşam akşam, cık cık cık!”

Diğer bir masada ise üç kişi sohbeti koyulaştırmışlar, konu İsrail ve Lübnan; “Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, ellerinde İsrail’in her tarafındaki hedefleri şaşmaz bir isabetle vurabilecek silahlara sahip olduğunu söylemiş…”

-“Yaa!”
-“Valla, hem de video bağlantısı aracılığıyla yaptığı açıklamada İsrail’e gözdağı vermiş.”
-“Vay canına!”
-“Ve savaşa girmeleri halinde Hizbullah, Beyrut’ta havaya uçurulan her bir ev için İsrail’deki bir hedefi yok edeceğini söylemiş…”
-“Abi ben hayret ediyorum bu heriflere, gözü kara adamlar yani…”

Hemen arkadaki masada oturan grup ise başka bir konuda yoğunlaşmış; “Erdoğan, tek din demem bir dil sürçmesiydi demiş…”

-“E öyle dediyse öyledir oğlum, sürçmüş demekki!”
-“İyi de, o konuşmasında: ‘Biz hiçbir zaman tek dil ifadelerini kullanmadık. 4 tane kırmızıçizgimiz olduğunu söyledim. Bir, tek millet; bizde ayrımcılık yok. İki, tek bayrak dedik. Bu bayrağımızın rengi, şehitlerimizin kanıdır. Üç, tek din dedik. Dil değil din, din! Tek devlet dedik’ diye dememiş miydi?”
-“Bırak oğlum ya, takılma orasına.”
-“Sohbet ediyoruz işte…”
-“Ediyoruz da, gel şu konuyu değiştirelim istersen, derin sularda yüzmeyelim derim!”

Ve onlar aralarında gülüşürken tekrar bizim masaya doğru dikkatimi yoğunlaştırdım.

-“Bak İsmail!” dedim,
-“Ben daimi yancılardan değilim biliyorsun. Hasbel kader oturmuşuz şuraya, hani diyorum ki çabuk sıkılırım…”

Bir bahaneyle kaçmak istiyordum, daha lafımı tamamlamamıştım ki,

-“Kahveci!” diye seslendi İsmail,
-“Nazlı arkadaşıma bir çay! ince belli bardakta, sert herif çayı olsun ama.”

İlk eli İsmail açınca,

-“Ben cüzdanımı evde unutmuşum, ona göre oyna ortak” dedi Salih,
-“Yahu ben cüzdanım yanımda ama içine para koymayı unutmuşum!” diye cevap verdi İsmail.

Aldı mı hepimizi bir gülmek… Ve o sıra bir kişi daha yaklaştı masaya. Meğer bu müzmin yancılardan Lütfü abimiz imiş. Oturur oturmaz da Salih çıkışmıştı ona,

-“Abi ben sana haber vermiştim değil mi? Bak şu oturduğun sandalyeyi elde tutmak için az mücadele vermedim; bak olmuyor abi böyle olmuyor!”
-“Kusura bakma Salih! Alışveriş merkezinden dönüyordum. Çevre yolundan şehre sapan dört yol var ya…
-“Evet, var abi!”
-“İşte orada takılı kaldım. ‘Niye?’ diye sorarsanız eğer, eh be birader! Bekle bekle canım çıktı, hep kırmızı ışık yanmaz mı?”
-“Ee… Allah, Allah!”
-“Meğer sinizyon sistemi arıza yapmış
mış…”

-“Ya, vah vah!”

Lütfü abi sorguya alınmıştı bir kere, gidişat hiç de iç acıcı görünmüyordu onun açısından, herhalde birazdan kahkaha tufanı koptu kopar…

-“Lütfü abi sinyalizasyon sistemi bile diyemiyorsun daha…” dedi Salih,
-“Abi zorlanacağına lamba bozuk desene!”
diye söyledi İsmail.

Hayret! Beklenen tufan burada kopmamıştı… Lütfü abi ile beni tanıştırırken, benim için “Yancı Adayı”, Lütfü abi için de “Kadim Yancı” demişlerdi.

-“Yancılık bir meslek galiba?” dedim,
-“Evet!” dedi İsmail.
-“Güzel! Bol bol beleş çay içmek, ara sıra yorum yapmak dışında bir zorluğu yok bu işin, hatta keyifli bir meslek bile sayılabilir….”
-“Yok öyle, biz bir kuralı değiştirdik, yani bir istisna koyduk, şöyle; ışıklar sönerse eğer çay paralarını artık yancılar ödüyor!”

diye söylemez mi? Ve o sıra Lütfü abi de sakarlık edip çayını dökmez mi, işte beklenen kahkaha tufanı tam da o an, orada kopuverdi.

GezGin