Orijinal Adı: “Operation Queue” yani “Kuyruk Operasyonu
Yapımcı: NED/USA
Yapım Tarihi: ABD’nin kurulduğu tarihten beri.
Filmin Konusu: Amerikan derin devletinin küresel operasyonları… İçinde, NED/Demokrasi Fonu adlı kuruluşun, siyasilerin, CIA ajanlarının ve petrol şirketlerinin de bulunduğu Amerikan derin devletinin “kara hücre” ve “uyuyan hücre”lerine yaptırdığı nefes kesen bir macera…
 
“Demokrasi, İnsan Hakları, Özgürlükler” propagandalarıyla, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri yeniden tasarımlamak isterler… Bunun için, ülke halklarını etnik, din ve mezhep temelinde ayrıştırırlar. Enerji kaynaklarının üzerine çökmek için de üst üste planlar geliştirir ve operasyonlar yaparlar… Bu projede, CIA ve MOSSAD ajanları, ABD derin devletinin ayarttığı yerli işbirlikçileri, bazı medya kuruluşları ve sosyal paylaşım ağları ve gerektiği hallerde de askeri güç kullanılmaktadır…

Karanlık bir salona fili koymuşlar, yaşamı boyunca hiç fil görmemiş birkaç adamı da getirmiş ve onlara “Fili tasvir edin!” demişler…

Derken, üçü de zifiri karanlıkta, el yordamıyla Fili tanımaya ve tanımlamaya çalışmışlar…

Sponsor Bağlantılar

Biri, filin hortumunu ellemiş,
Diğeri, bacaklarına sarılmış,
Öbürü, filin karnını yoklamış…
Hortumu elleyen adam: “Fil, uzun ve yuvarlak bir silindire benziyor!” demiş,
Filin bacaklarına sarılan adam: “Hayır, yanılıyorsun. Fil, yüksek bir sütuna benziyor!” deyip itiraz etmiş,

Filin karnına dokunan adam: “Bu Fil denen nesne, hortuma da, sütuna da benzemiyor kardeşim!” demiş, “Olsa olsa bu, yuvarlak, şişkin bir canlı olma” diye iddia etmiş.

Başlamışlar aralarında tartışmaya, birbirlerini yalanlamaya ve kavgaya…

Fili aydınlık bir ortamda görmüş olsalardı, böyle eksik tanımlarda bulunurlar mıydı hiç?

“Hayır!”

Asıl sorun karanlıktaydı;
Karanlık, bilgi eksikliği demekti
Ve muhakemeleri yetersizdi.
Gerçekte her üç tanım da doğru idi, ama eksikti…

Üç kişi, “fil”in gerçek tasvirinin, bu üç bildirimin bir araya gelmesiyle oluştuğunu akıl etmemek gibi küçük bir hata yapmışlardı sadece…

Temel ile Dursun İstanbul’un methini duymuştur, merak etmişlerdir ama parasızlıktan gidememişlerdir…

Temel, bir gün,“Ula Dursun!” der,

-“Bilet paramız yoksa yaya da cidemez miyiz İstanbul’a?

-“Cideruz citmesine da, kaç ayda variruk ki oraya?” demiş Dursun,

-“Bırak günü ayi da, sonunda variruk ya!” demiş Temel’de.

Şaka gibi başlayan sohbet, ciddi bir düşünceye dönüşünce iki kafadar yola çıkmış. Dağlar aşmış, tepeler geçmişler.

İstanbul umuduyla haftalarca yürümüşler de yürümüşler…

Sonunda dupduru akan bir dere kenarına varıp, mola vermişler. İkisi de uzanıp su içecekleri esnada bir saksağan uçup gelmiş, az ileride bir yere konmuş, başlamış su içmeye… Fakat sonuçta kuş bu, bir yudum su alır başını yukarı kaldırır, sonra yine suyu yudumlar başını yukarı kaldırır. Temel arkadaşına “Ula Tursun!” diye seslenmiş,

-“Ha bu saksaganin kuyruki, su içerken suya değdi da…” demiş,
-“Ula Temel kafayi mu yedun sen, kuyruki yaklaşayi, lakin suya değmeyi da!” diye Dursun itiraz etmiş.

“Değiyor-değmiyor” tartışması, önce itiş kakışa, sonra yumruklaşmaya varmış. Yere yığılıncaya kadar başlamışlar dövüşmeye… Neticede birinin burnu kırılmış, diğerinin kolu çıkmış. Kendilerine gelinceye kadar orada uzanıp kalmışlar.

Bir hayli zaman geçmiş ve sonra inliye, inleye doğrulmuşlar. İkisinin de hali hiçte iyi değildir ve öz eleştiri yapmışlar.

-“Ula Temel!” demiş, Dursun;
-“boş yere birbirimize zarar ziyan ettuk… Ula kuyruki değse ne oliir, değmese ne olir; lakin yukarda Allah var, saksağanin kuyruki az da olsa suya değmiş idi da!

Vay sen misin bunu diyen, tekrar kavgaya tutuşmuşlar.  Sonra yeniden barışmışlar, kırık çıkıklarını sarıp sarmalamış ve yola çıkmışlar…

Nihayet 30 günün sonunda İstanbul’a ulaşmışlar. İlk vardıkları tepeden uzun, uzun İstanbul’un büyüleyici güzelliğini seyre koyulmuşlar… Galata Köprüsünde balık avlayanları da izlemiş, Eyüp’te oturan akrabalarının evine gitmek üzere tekrar yürümeye başlamışlar.

Nefes nefese akrabalarının evinin önüne geldiklerinde, Temel kahkahalarla gülmeye başlamış ve..

-“Ula Tursun!” demiş,
-“Çok inatçisun da… Artık bir iş idi, geldi geçti ama…” ve eklemiş;
-“inan ki ben, saksağani iyice gördüm ki, kuyrukinin tüyleri suya değmiş idi!

Kızılca kıyametler kopmuştur; Temel bıçakla ağır yaralanmış, Dursun kan revan içinde komaya girmiştir…

Asıl sorun bakış açılarında idi…
Tasavvurda yamukluk sığ düşünce demekti,
Küçük bir pencereden bakıyorlardı dünyaya ve olaylara.
Gerçekte her ikisi de iflah olmaz birer inatçı ve dostluğa kıymet vermede eksikleri vardı…

Kod adı: “Kuyruk Operasyonu” nun sebep-sonuç ilişkilerini kurarken, ikisinin de söyledikleri kuşun davranışını açıklamaya yarayacaktı…

Kuşların suyu yudumladıktan sonra kapalı olan soluk borusunun üzerinden su ve yiyecekleri yemek borusuna başını göklere kaldırarak kaydırdıklarını akıl etmemek gibi küçük bir hata yapmışlardı sadece…

“Tanrı’nın gülü dikenli yarattığına hayret edeceğinize, dikenler arasında gül yarattığına hayret etmelisiniz.”

Fısıltılarla kulaklara üflenen bir haber servis edilir, içeriği şöyle: “Posta yoluyla Genel Kolluğa bu sabah bir ihbar mektubu gönderilmiş, yol kenarı bir arsada toprağa gömülü vaziyette bir balta sapı bulunmuş…”

Vay canına!

Öyle mi?

Anında ve derhal, kalemleri olan propaganda görevlileri ve medya gücünü elinde bulunduran “güçlü ve özgür” algı yaratma uzmanları yazmaya-söylemeye başlarlar:

Şok Gelişme!”

“Bir gizli tanığın/itirafçının Kolluğa yaptığı ihbar değerlendirilmiş, “A” şahsa ait yol kenarı bir arazide, toprağa gömülü vaziyette bir balta sapı bulunmuştur… Bu baltanın “B” örgütüne ait olduğu önemli bir üst düzey yetkili tarafından söylenmiştir…”

“Muhabirimiz konuya ilişkin gizli raporu sansürsüz haliyle ele geçirmiştir, rapor özetle şöyledir: “Elde edilen balta sapı çok önemli bir kanıt olup, hükümet konağının önündeki ağacı kesmek için hazırlandığı anlaşılmıştır. Ele geçirilen bu balta sapı, derin yapıların vahamet arz eden bir silahıdır!”

İyi de, kimmiş o, “üst düzey” yetkili?
Peki, sapı bulunmuş da, balta nerde?

“Baltayı gömen ‘C, D, E’ hakkında gözaltı kararı verilmesi kamuoyu vicdanınca şiddetle arzu edilmektedir; çünkü onların dedelerinin de geçmişte baltaları vardı… Yeni gelişmeler oldukça an be an duyurulacaktır, bizden ayrılmayınız.”

Bir arazide bir balta sapı bulunmuş ve sonrasında rivayet başlamıştır. Olayın özü ne? Bir balta sapı bulunmuş. E peki bu balta sapı ne işe yarayacakmış ya da ne yapılmış? Henüz yapılmamış ama yapılacakmış… Bir balta sapının bulunmuş olması ne anlama geliyor muş? Toprağa gömüldüğüne göre işbu balta sapı derin yapıların bir aleti imiş…

Asıl sorun görmek istedikleri gibi görmelerindeydi…

İdeolojik bakış açılarındaydı

Ve kendi pencerelerinden değerlendirmek, dahası tasarımlamak istiyorlardı hayatı ve olayları…

Hakikati ortaya çıkarmak, meselenin özünü eğip-bükmeden anlamak ve anlatmak gibi bir dertleri bulunmuyordu… Kamplaşmışlardı ve sevmese de karalamaya-ezmeye çalıştığı insanların bir böcek olmadığını kavramakta eksikleri vardı…

Olayların sebep-sonuç ilişkisini kurarken, kendi palavralarına inanmak yerine, analitik ve tarafsız yaklaşmadıkları için küçük bir hata yapıyorlardı sadece…

Şu klasik soruları sormamış, sorgulamamışlardı/doğrusu sorgulamak istememişlerdi; “Ne? Ne zaman? Nerede? Nasıl? Neden? Kim?

Gerek de duymamışlardı zaten…

Ne bulunmuş? Balta sapı. Ne zaman bulunmuş? Bu sabah. Nerede bulunmuş? Yol kenarı bir arsada ve toprağa gömülü olarak. Nasıl bulunmuş? Postadan gelen bir ihbar mektubu üzerine… Neden böyle bir ihbar yapılmış? Bilinmiyor, “ancak içeriği uydurulacak”. Kim ihbarda bulunmuş veya kim balta sapını gömmüş? Bilinmiyor, “ancak gereken kurgu yapılacak”

Büyük sorun şu, kamplaştık!

Ayrıldık/ayrıştık! Kalplerde saygı kalmadı, sevgi de…

Ya “Vicdan!” Onu gören, bilen var mı?

Önyargılıyız! Taraflar/hizipler olmuşuz; ne birbirini dinleyen, ne de anlayan yok…

Gerginiz!

Öfkeliyiz! “Ne zaman normale döneriz?” diye sorulursa eğer, cevap şu: “Beynimizin içinde cirit atıp tepinen psikolojik harekât şeytanlarını kovup, kışkışladığımız zaman!

-“Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmadığımızda…”
-“Ayrılıkları değil, birliktelikleri öncelediğimizde…”
-“Fitne-fesat üretim merkezlerine itibar etmediğimizde…”
-“Birbirimizden nefret etmediğimiz, sevmenin/sevilmenin güzel bir şey olduğunu keşfettiğimizde…”
-“Yeniden kalplerimizde sevgi çiçeklerinin açmasına izin verdiğimizde…”
-“Ve işte o zaman…”

GezGin