Kategoriler

       Haberler
       Anketler
       Resimler

       Arama Motorları
       Arkadaşlık
       Bilgisayar
       Biyografi
       Burçlar
       Edebiyat
       Eğitim
       Eğlence
       Ekonomi
       Hayvanlar
       Hikayeler
       Hukuk
       İlginç
       İngilizce Öğren
       İslam/Dinler
       Karışık
       Linkler
       MSN
       Oyun
       Özel Günler
       Resimler
       Sağlık
       Siyaset
       Spor
       Şiirler
       Tarih
       Teknoloji
       Uydu
       Web Tasarım
       Yaşam







Ziyaretci
    Toplam 1647385
    Bugun 16342

Online

454
    Dün 18020
İçerik
    Kategori 49
    Makale 667
    Haber 459
    Anket 42
    Yorum 1568
    Resim 606
    Üye 2800
Zaman
    Tarih 12.10.2008
    Saat 22:0:43


.: Yeni Makale :. Şu Çılgın Türkler 2

Şu Çılgın Türkler 2


Özel Arama
 
“Şu Çılgın Türkler” kitabında yer alan en ilginç ve çarpıcı olaylar bu makalelerde derlenmiştir. Her biri okumaya asla pişman olmayacağınız türden alıntılar içerir.

“Şu Çılgın Türkler 1”

“Şu Çılgın Türkler 3”

 

EMİRDAĞ KAYMAKAMI vakit geçirmeden İlçe Vergi Kuru­lunu kurdu.

Kurul kaymakamın odasında toplandı.

Kurul üyeleri bu hayati sorumluluğun altında ve halktan iste­nen özverinin büyüklüğü karşısında sersemlemişlerdi. Üyelerin çoğu ümitsizdi. Kaymakam halkın nasıl davranacağım kestiremediği için yalpalıyordu. Emirde, "Kurullara her şey makbuz karşılığı teslim edi­lecek, ne teslim edilmişse bedeli ilerde ödenecek" deniyordu ama acaba halk inanır mıydı buna?

Anadolu, Osmanlı tarihçilerinin 'büyük kaçgun' adını verdikle­ri on yedinci yüzyıl sonundaki kargaşa döneminden beri devlete gü­venmez olmuştu. Can ve mal güvenliğini sağlayamayan devlet, eşkı­yanın yağmaladığı köyleri bir de vergi almak için kendi zorlayıp in-letmişti. Bu yüzden birçok büyük, bayındır, zengin köy parçalanmış, köylüler kel tepelere, kuytu vadilere, orman içlerine göçmüş, böyle­ce devletin ve eşkıyanın gözünün önünden, elinin altından, yolunun üzerinden kaçmıştı. Kaçamadığını anlaması uzun sürmeyecekti. Eski devlet bugüne kadar, bir şey vermeden, mal ve can vergisi isteyegel-mişti. Şimdi yeni devlet de istiyordu.

Bunları konuşurlarken birden odanın kapısı küt diye ardına ka­dar açıldı. Kapının çerçevesi içinde Emirdağ'ın delisi Battal belirdi. Bağırdı:

"Selamünaleyküm!"

Kaymakam öfkelendi:

"Ulan deli, baksana çalışıyoruz. Çık dışarı!"

"Kızma beyim, biliyorum, onun için geldim. Duydum ki Kemal'in askeri çıplakmış. Allah şahidimdir üzerimdekinden başka çamaşırım yok. Çoraplarımı getirdim. Şimdi yıkadım, temizdir."

Yaklaşıp masanın üzerine bir çift ıslak yün çorap koydu. Çarıklarını sıyırıp odanın ortasında bıraktı:

"Aha bunlar da çarıklarım. Haydi kolay gelsin!"

Çıplak ayak, huzur içinde yürüyüp çıktı. Kapıyı gümleterek kapadı.

Üyelerin dilleri tutulmuştu sanki. Kaymakam, "Halktan kuşku­landığımız için tövbe edelim beyler.." dedi, "..Deli Battal gibi bir ga­ribin bile yüreği köpürdüyse, tekmil halk ayaklanacak demektir. Hız­lanalım."

Şu Çılgın Türkler, s. 252-253

 

ON BEŞ KİŞİDEN oluşan Meclis Kurulu Polatlı'ya gelmişti. Cephe Komutanı ile kısaca görüştükten sonra Grupları ziyaret etme­ye başladılar. Başarısız sonuçtan dolayı komutanlara kırgın gibiydiler. Aralarında Yunan kaynaklı söylentilerin etkisinde kalanlar da vardı. Ama daha ilk adımda ordunun yoksulluğu, çıplaklığı hepsi­ni ayılttı. Bugüne kadar nasıl dayanabildiğine şaştılar. Mahmut Esat Bozkurt derin bir şefkat ve saygıyla, "Ordumuz meğerse.." dedi, "..hiç şikâyet etmeden, kefenine sarınmış da öyle dövüşmüş."

Karavana yediler, kalabilecekleri yer olmadığı için gece battani­yeye sarılarak asker yatağında yattılar, yani toprakta.

Sabah kalan birlikleri de görmek için yola düşeceklerdi.

Şu Çılgın Türkler, s. 226

 

EVLER de arı kovanına dönmüştü. Çorap, çamaşır ve çarık ha­zırlıyorlardı. Antalya'nın Elmalı kasabasında da, yakın komşu beş yeni yetme kız yün çorap örmek için biraraya gelmişlerdi. Konuşa konuşa çalışmaktaydılar.

İçlerinden biri, "Benim ördüğüm çorabı giyecek asker, inşallah Afyon'a ilk giren asker olur" dedi. Bu hoş dilek kızlara sevinç çığlıkla­rı attırdı, emeklerine tarifsiz bir ümit tadı kattı:

"Aaaaa! Benim ördüğüm çorabı giyen asker de Eskişehir'e ilk gi­ren olsun."

"Benimki de Uşak'a girsin!"

"Benimki Bursa'ya."

Sonuncu kız, "Benim askerim de inşallah İzmir'e girer!" dedi.

Afet adındaki bu güzel kız, ilerde İzmir'de M. Kemal Paşa ile karşılaşacak, himayesine girecek, İsviçre'de eğitim görerek Profesör Afet İnan olacaktı.

Şu Çılgın Türkler, s. 255

 

ASKERLER yine çalı-çırpı ile dönmüşlerdi. Yüzbaşı Zekeriya deli deli baktı ama bir şey demedi. Alay Komutanı ile öteki tabur ve bölük komutanları biraraya gelmiş konuşuyorlardı. Yanlarına gitti. Bir süre onları dinledi. Kimsenin bir çare üretmediğini görünce pat­ladı:

"Komutan!"

"Evet?"

"Bir fikrim var."

"Söyle!"

"Vagonların çoğunun duvarı, tabanı ve sıraları tahta. Bunları parçalayıp yakarak yol alabiliriz. Yetmezse cephane sandıklarını yakarız. O da yetmezse postallarımızı, çarıklarımızı, palaskalarımızı..."

"Yeter!"

Bu delice çözüme komutanın aklı yatmıştı. Uçar gibi ortaya koş­tu. Askerler ve genç subaylar, vagonların gölgesine sığınmışlardı. Hava haince sıcaktı. Avazı çıktığı kadar bağırdı:

"Son iki vagonla gelenler ayağa kalksın!"

Yüz kadar asker, bir teğmen ve bir astsubay ayağa kalktı.

Yarım saat sonra iki vagon parçalanmış, tahta parçaları lokomo­tife bağlı olan 'yakacak vagonuna' taşınmıştı. Rum makinist, "Bu tah­talarla olmaz, sünger taşına dönmüş bunlar" diye itiraz edip duruyordu. Yüzbaşı Zekeriya beklenilmez bir sükûnetle tabancasını çekti, namlusunu adamın iki kaşının arasına dayadı, emniyetini açtı:

"On beş dakika sonra yola çıkacağız. Anladın mı çorbacı?"

Makinist çok iyi anlamıştı. Ateşçiye ocağı canlandırması için ar-darda emir yağdırdı. Kazan istim tutar tutmaz hareket ettiler. İlk is­tasyonda durup Akşehir'e demiryolu telgrafı ile bilgi verip yola de­vam edeceklerdi.

Bir Yunan keşif uçağı gürültüyle üzerlerinden geçip Ankara yö­nüne gitti. Arkasından kıskanarak baktılar.

Şu Çılgın Türkler, s. 266-267

 

ONARIM VE BAKIM, birçok eksiklik ve aksilikten dolayı uzun sürdüğü için uçakların Malıköy'e uçması bugüne kalmıştı. İleri teknik sorunlarla ilgilenecek bir uçak mühendisi yoktu. Havacılığı başlatan Harbiye Nazırlığı, bir tane olsun Türk uçak mühendisi yetiştirmeyi nedense hiç düşünmemişti.

Uçaklar pistte sıralanmışlardı. Son denetimleri yapılıyordu. Hepsi çift kanatlıydı. Başta Erzurumlu tüccar Nafiz Kotan'ın orduya armağan ettiği iki Fiat keşif uçağı duruyordu: Nafız-1 ve Nafiz-2.59a Üçüncüsü, Fransızlara ait bir BreguetOCIV keşif uçağıydı. Güney cep­hesinde düşürülerek ele geçirilmişti. Dördüncü uçak, birkaç uçağın gövdesi, kanadı, motoru birleştirilerek yapılmış o ünlü tek kişilik kur-gu-uçaktı. Kanatlarından yararlanılan avcı uçağının modeli ile anılı­yordu: Albatros D-III. Bu uçağa İzmir adı konulmuştu.

Abdullah Usta, Yüzbaşı Fazıl'a, "Bak, bunların dördünün de çok­tan hurdaya çıkması gerekirdi." dedi, "..uçaklardan sorumlu teknik adam olarak söylüyorum, bunlarla uçulmaz!"

Yüzbaşı Fazıl güldü:

"Bunu bir yıldır söylüyorsun. Ama bir yıldır vızır vızır uçuyoruz." "Nasıl uçtuğunuza şaşıyorum." "Bir itirafta bulunayım mı? Biz de şaşıyoruz." Bakıştılar ve kahkahayı bastılar. Zorunluk ve çılgınlık, teknik ge­rekleri aşıp geçiyordu.

Şu Çılgın Türkler, s. 292-293

 

MÜHENDİS küçük tornayı bitirmişti. Aygıt demirden yapılmış garip bir oyuncağa benziyordu. Sıra denemeye gelmişti. Mermi pat­larsa tamirhaneye bir zarar gelmemesi için o komik görünüşlü aygıtla birlikte yanına bir de mermi aldı. Binanın yakınında bir baraka yapı­lıyordu. Orada gündüzden bu iş için bir tezgâh hazırlanmıştı. Oraya geçti. Yardıma gelmek isteyenlere izin vermedi.

Koca tamirhanede iş durdu. Zaman geçmez oldu. Subaylar, us­talar tezgâhlar arasında amaçsız dolanıp duruyorlardı.

Kırk dakika sonra mühendis tamirhaneye mermiyi havada sal­layarak döndü. Ağzı kulaklarındaydı. İlk deneme olduğu için ihtiyatlı davranarak yavaş çalışmış, işi uzatmıştı. Bir çiçek armağan eder gibi hoş bir jestle mermiyi Usta Bey'e verdi. Tornadan yeni geçmiş mer­mi pırıl pırıl parlıyordu. Usta Bey mermiyi öpüp başına koydu, bir an durakladı, sonra ani bir kararla mengeneye bağladı, bu ilk mermi­nin gövdesine keski ile imalat-ı harbiye tarihine geçecek olan şu ünlü cümleyi kazıdı:

"Venizelos cenaplarına hediyemizdir"

Tamirhane kahkahaya boğuldu.

Bütün gece çalışarak beş küçük torna daha yaptılar. Böylece günde, istenilenden iki kat daha çok mermi 7.5'lik toplara uyarlanabilecekti.

Şu Çılgın Türkler, s. 298-299

 

YUNAN İKİNCİ KOLORDUSU ile Türk 2. Grubu, Sakarya'nın güneyindeki bölgede, aynı sert koşullar içinde doğuya doğru yürü­mekteydiler. Aralarında bir yürüyüş günü fark vardı.

Türk komutan daha deneyimli olduğu için birliklerini küçük gruplar halinde ve daha çok geceleri yürütüyordu. Buna rağmen yal­nız bu gün 322 asker hastalanmıştı. Bu zahmete katlanamayıp kaçan­lar da olmuştu.

Yunanlıların durumu doğal olarak çok daha ağırdı. Çünkü bu bölgeyi hiç tanımadıkları için güvenlik kaygısıyla gündüzleri yürü­yüp sıcaktan kavruluyor, gece yatıp soğuktan titriyorlardı.

Albay Kalinski sinir içindeydi:

"Hani bu yürüyüş askeri bir gezinti olacaktı?"

Şu Çılgın Türkler, s. 318

 

CEPHANE VE SİLAHLARIN taşınması bitmek üzereydi. Kap­tan, Reis ve subaylar keyif sigarası yaktıkları sırada Giresun Liman Reisliğinden gecikmiş bir telgraf geldi. Trabzon'dan alınan habere göre bir Yunan savaş gemisi, Trabzon'u bombalamış, batıya doğru hareket etmişti.

Allah kahretsin!

Tarih, saat ve mesafeleri hesapladılar. Sonuç tatsızdı. Gemi iki saat sonra Ordu'da olabilirdi.

Mahmut Kaptan yerinden hopladı, "Ulan ben bu gemiyi batırır, düşmana teslim etmem" diye kükredi. Genelkurmay'ın emri böyleydi zaten. Hiçbir gemi düşmana teslim edilmeyecekti. Ama kaptanın yü­züne inanılmaz bir karar verenlere özgü bir tuhaflık yayılmıştı.

"Ne oldu?"

"Aklıma bir delilik geldi."

"Ne?"

Reise döndü:

"Gerektiğinde gemi için kömür bulabilir miyiz?"

"Fındık kabuğundan âlâ kömür olur mu?"

"Makine yağı için..."

 "Fındık yağı ne güne duruyor?"

Kaptan subaylara bağırdı:

"Yürüyün, gemiye gidiyoruz."

Mermi gibi odadan çıktılar. Gemiye geçtiler. Mürettebat cep­hanenin boşaltılması işine yardım etmiş, dehşetli yorulmuştu. Oraya buraya serilmiş, dinleniyorlardı.

"Toplanın!"

Herkes toplandı.

"İki düşman gemisinin arasında sıkıştık. Komutanlığın emri, bu gibi durumlarda geminin batırılıp düşmana teslim edilmemesidir. Ben diyorum ki, gemiyi öyle batıralım ki düşman çekip gidince suyu­nu boşaltıp tekrar yüzdürebilelim. Var mısınız?"

Mürettebat bu çözüme bayıldı. Araçlar, gereçler, haritalar, res­mi ve özel eşyalar kıyıya taşındı. Gemi, makinelerinin bütün gücüyle sığlığa sürüldü. Kiniştin valfı söküldü. Gemi su dolarken, reisin mo­toruyla gemiden ayrıldılar.

Rüsumat IV'ün gövdesi, makine dairesi, kömürlüğü, ambarları, güverte altları ağız ağıza suyla dolup battı ve kuma oturdu. İki direği, bacası ve kaptan köşkü su üstünde kalmıştı. Mahmut Kaptan, kaptan köşkünün birkaç camını kırdırdı, dışını yanık yağla kirlettirip karart­tı. Ön güverte denizle bir hizadaydı. Sahte bir yangın için güvertenin burun kısmına bir teneke gaz döküp yaktılar.

Karaya çıktılar.

Kaptan, "Vay benim güzel gemiciğim.." diye dertlendi, "..her kılığa girmiş, bir denizaltı olmamıştı, onu da oldu."

Şu Çılgın Türkler, s. 325-326

 

NESRİN koğuşta, kaçakların cephe trenine binmesi için gerekli zamanın dolmasını bekliyor ve alçak sesle Faruk'a bugün tanık oldu­ğu büyük sahneyi anlatıyordu:

"Doktor Mim Kemal Bey, kırık kaburga oynayıp da ciğeri tahriş etmesin diye geniş bir bandla Paşa'nın göğsünü sıkı sıkı sardı ve cep­heye dönemeyeceğini söyledi. Paşa hiç sesini çıkarmadı."

"İtiraz etmedi mi?"

"Hayır."

Faruk hemen teşhisini koydu:

"Öyleyse kafasına koymuş, o da kaçacak."

Şu Çılgın Türkler, s. 332

 

Demiryolu ambarında bulunan arkalığı hareketli koltuğu birlikte getirmişlerdi. Muzaffer Kılıç ile Ali Metin Çavuş koltuğu ça­lışma odasındaki küçük masanın yanına yerleştirdiler.

Odada birkaç iskemle, yerde küçük bir halı vardı. Neşeyle kahve içtiler. M. Kemal Paşa iyi görünmeye çalışıyordu ama kımıldadıkça acıdan yüzü terlemekteydi.

Paşaları neşelendiren bir haber verdi:

"Halide Edip Hanım cephede bir görev istiyor."

İsmet Paşa Halide Hanım'ı sayardı, bu isteğinden dolayı daha da saygı duydu. Türkiye bir savaş kahramanından daha cesur bu öncü kadınlar sayesinde, ilkel bir toplum olmaktan kurtulacaktı.

"Kaydını gönüllü er olarak yaparım. Karargâhta çalışır."

Kâzım Paşa İsmet Paşa'nın omuzuna dokundu:

"Dünyada, ünlü bir kadın yazarın er olarak görev aldığı ilk ordu karargâhı seninki olacak."

Paşa gururla baktı:

"Evet."

Şu Çılgın Türkler, s. 336-337

 

ÖĞLEDEN SONRA Ordu'ya, Karadeniz hattında çalışan İtal­yan bandıralı Remo adlı yolcu gemisi geldi. Yük indirilirken Dursun Reis ve kaptan gemiye çıktılar. Durumu anlatıp İtalyan kaptandan yardım istediler.

Kaptan Rüsumat'ın serüvenini dinleyince heyecanlandı. Bu kahramanlara yardım etmemek denizcilik ruhuna ihanet olacaktı. Gemi­nin güçlü su boşaltma tulumbasını verdi. İş bitene kadar da bekledi.

Ama Rüsumat kuma öyle oturmuştu ki su iyice boşaltıldığı hal­de yüzemedi. Öyle batık olarak duruyordu.

Çare, makineleri var kuvvetiyle çalıştırıp gemiyi yerinden oynat­maktı.

Belediyenin çuval çuval yolladığı fındık kabuğu ile ocaklar doldurulup kazanlar fayrap edildi. Makineler fındık yağı ile temizlenip yağlandı. Makinelerin pirinç, çelik, demir parçaları yeni gibi olmuştu. Teğmen Cevat Talu, yüzü gözü yağ içinde, bağırdı:

"Bu fındık ne mübarek şeymiş Reis!"

"Öyledir oğul. Kabuğu bile nimettir."

Akşama doğru motorları tam yol tornistan çalıştırdılar. Limanın kıyıları, kayık ve taka iskeleleri, kahveler Ordulularla doluydu. Dua­lar, haykırışlar arasında gemi titredi, sallandı, zangırdadı, birden kımıldayarak kumdan kurtulup yüzdü! Binlerce sevinç çığlığı, havai fi­şekler gibi göğe yükseldi.

Mahmut Kaptan, "Ah yavrum.." dedi, "..yüzüyor, dalıyor, çıkıyor, bir gün de uçarsa hiç şaşmam."

Gemiye çıktı, diz çöküp güvertenin ıslak tahtalarını öptü.

Ertesi günü gemiyi elden geçirip yolculuğa hazırlayacaklardı.

Şu Çılgın Türkler, s. 339

 

Yaşlı bir kadın bir teğmeni elinden tutup büyükçe bir ambara götürdü. Yunanlılar ambara pek çok kuru yiyecek doldurmuştu. Teğ­men ofladı:

"Bu kadar yiyeceği dışarı taşıyıp imha etmek için günler ister."

Yaşlı kadın, "Gam çekme oğul." dedi gülümseyerek, "..dök gazı, yak. Bu bina benim. Varsın yansın."

Yaktılar.

Şu Çılgın Türkler, s. 352

 

NİTEKİM O AKŞAM ilk olay patlak verdi.

Aksaray'a giden iki vagonlu yarı boş tramvaya, Karaköy'de iki Rum bindi, en öndeki sıraya oturdular. Vagona rakı kokusu yayıldı. Öteki yolcuların çoğu işten eve dönen, yorgun, içine kapanık, sessiz Türklerdi. Rumlar kendi aralarında bağıra bağıra Rumca konuşuyor, birbirlerine el şakası yapıyor, kahkahalar atıyorlardı.

Biletçi yanlarına geldi:

"Evet beyler?"

Genç Rum yüksek sesle Türkçe, "Ver bakalım Ankara'ya iki bilet!" dedi.

Biletçi anlamamıştı:

"Nereye?"

Genç Rum ötekine döndü:

"Bir de nereye diye soruyor."

Öteki Rum biletçiye çıkıştı:

"Nereye olacak vre Turkos? Ankara'ya işte. Kes Ankara'ya iki bilet. Biz de görelim şu Ankara'yı."

Rumlar bu oyunu pek sevmişlerdi, bir süre devam ettirdiler. Bir­denbire tok bir ses bu cıvık oyunun üstüne balta gibi indi:

"Yetti ulan!"

Ses vagonun arkasından geliyordu. Sarhoş hayretiyle o yana dön­düler. Orta yaşlı, kır bıyıklı bir Türk vagonun ortasındaki yolda ayakta durmuş kendilerine bakıyordu. Yüzü öfkeden kıpkırmızıydı. Elinde büyükçe bir tabanca vardı. "Alın cehenneme iki bilet!" dedi, silahını iki kez ateşledi. Alınlarından vurulan Rumların biri sıraların arasındaki yola yuvarlandı, öteki arka üstü uçup giriş sahanlığına düştü.

Adam Efe Mehmet diye tanınan Edirnekapılı bir İstanbulluydu. Tabancasını koynuna yerleştirirken vatmana seslendi:

"Durdur kardeş."

Yolculara döndü:

"Sabrımızı korkaklık sanıyor bu palikaryalar."

Tramvay demir tekerleklerinden ve raylardan kıvılcımlar saça­rak zangırdaya zangırdaya durdu. Efe elini göğsüne bastırarak yolcu­ları selamladı, polislere teslim olmak için aşağı indi.

Rumların neşeleri sürdü ama bu olaydan sonra Ankara üzerine şaka yapmaktan kaçındılar.

Ankara tekin değildi.

Şu Çılgın Türkler, s. 410

 







Yazar & Kaynak: Şu Çılgın Türkler
Eklenme tarihi: 20.01.2008   
Okunma:333
Ekleyen: Hasan Günal
Mail: hasangunal@yenimakale.com


0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10

Bu makaleye 4 kişi puan verdi, Toplam puan 35, Ortalama puan 8


YORUMLAR




Üye Girişi
Üye Ol - Şifrem?


Servisler

Mail Listesine Kayıt
Pagerank Sorgulama
Resim Yükleme


Sıralama

En Çok Yorumlananlar
En Çok Puan Alanlar
Ençok Okunanlar



Rss Kaynağı


 


Copyright© 2008 Yeni  Makale

Sayfa 0,14 saniyede yüklendi