Kategoriler

       Haberler
       Anketler
       Resimler

       Arama Motorları
       Arkadaşlık
       Bilgisayar
       Biyografi
       Burçlar
       Edebiyat
       Eğitim
       Eğlence
       Ekonomi
       Hayvanlar
       Hikayeler
       Hukuk
       İlginç
       İngilizce Öğren
       İslam/Dinler
       Karışık
       Linkler
       MSN
       Oyun
       Özel Günler
       Resimler
       Sağlık
       Siyaset
       Spor
       Şiirler
       Tarih
       Teknoloji
       Uydu
       Web Tasarım
       Yaşam







Ziyaretci
    Toplam 1560506
    Bugun 5506

Online

445
    Dün 20560
İçerik
    Kategori 49
    Makale 665
    Haber 449
    Anket 41
    Yorum 1523
    Resim 606
    Üye 2694
Zaman
    Tarih 08.10.2008
    Saat 13:13:7


.: Yeni Makale :. Şu Çılgın Türkler 3

Şu Çılgın Türkler 3


Özel Arama
 
“Şu Çılgın Türkler” kitabında yer alan en ilginç ve çarpıcı olaylar bu makalelerde derlenmiştir. Her biri okumaya asla pişman olmayacağınız türden alıntılar içerir.

“Şu Çılgın Türkler 1”

“Şu Çılgın Türkler 2”

 

GENERAL PAPULAS ve karargâhı 20 Eylülde Eskişehir'e gel­di. Şehir yaralı doluydu. Yaralılar İzmir'e ve Pire'ye yollanıyordu. Yunanlılar ve Rumlar, İzmir'e gelen ve Yunanistan'a yollanan yaralıların çokluğundan, acı gerçeği anlamaya başlamışlardı.

İngiltere'nin Atina Elçisi Lord Grinville yenilgiye çok üzülmüş­tü. Belki de gözleri yaşararak Londra'ya şu raporu yolladı:

"Burası baştan başa hayal kırıklığına uğramış ve kötümserliğe kapılmış durumda."

Kral Atina'ya dönmeden önce, orduya ve halka moral vermek için resmi yalanı sürdüren bir bildiri yayımladı. Orduya seslendiği bildiri şöyle sona eriyordu:

"Bu seferi başarı ile tamamladınız. 'Ankara'ya' diye bağırdığı­nızı duydum, ancak sizin yeni zahmet ve fedakârlıklara maruz kal­manızı istemedim. Sonuç amacımız için yeterlidir. Düşman elinizde­ki toprakları geri almak için yılacağınızı ümit ederek bekliyor. Yurdu için savaşan Yunanlıların yorulmadığını gösteriniz ve süngünüz iler­de ona bağırınız:

Gel de al!"

Küçük bir Anadolu gazetesi bu bildirinin son cümlesine şu ce­vabı verecekti:

"Bekle, geleceğiz."

Şu Çılgın Türkler, s. 505-506

 

"M. Kemal Paşadan. Başkomutanlık süresi uzatılmamış ama ordu­nun başsız kalmaması için Başkomutanlığı bırakmadığını bildiriyor."

Siyası manevralar çevirmeye meraklı olan muhalefete, bir ihtilal süreci yaşandığını anımsatacak sert bir karardı bu. İsmet Paşa konuş­tukça öfkesi arttı:

"Başkomutan olmayı kendi mi istemişti? Hayır. Kurulmasına öncülük ettiği Meclis talep etti. Ne oldu? Yenildi mi? Hayır. İstiklal bayrağı altına topladığı milletini, canı ve malıyla harekete geçirdi, son haçlı ordusunu yendi. Kutsal kabul ettiğimiz ne varsa hepsini kurtar­dı. Şimdi de içli dışlı bin türlü entrikaya, iftiraya, demagojiye, ilkelliğe göğüs gererek, eğer kazanamazsa şerefini, hatta hayatını kaybedece­ğini bile bile, kesin sonuç için imkânsızı zorluyor. Bu adamların tak­dirini kazanabilmek için acaba daha fazla ne yapabilirdi?"

Tükürür gibi ekledi:

"İnsan tarihten utanır be. Vatan pahasına siyaset olur mu?"

Şu Çılgın Türkler, s. 556

 

M. KEMAL PAŞA Fethi Okyar'ı direksiyon binasına davet et­mişti. Hiç giriş yapmadan, "Fethi Bey, biz ağustosta taarruz etmeye karar verdik" dedi.

Fethi Bey'in gözleri büyüdü:

"Ne diyorsunuz?"

"Bunu bilen beşinci kişisiniz."

"Anladım."

"Eski hiçbir ordumuza benzemeyen, çok güçlü ve bilinçli bir or­dumuz oldu. En geç iki gün içinde Yunan cephesini yararız. Sonrası Yunanlılar için felaket olacaktır. Sizi şunu sormak için rica etmiştim. Hemen Avrupa'ya hareket edebilir misiniz?"

"Evet."

"Buna sevindim. Fransız, İngiliz ve İtalyan yetkililerle son kez konuşmanızı istiyorum. Misak-ı Milli'ye uygun bir barış yapmaları olasılığı varsa, kan dökmeyelim."

Fethi Bey, "Bir ümit var mı?" diye sordu.

"Hayır, yok. Ama biz uyan görevimizi bir daha yapalım. Kamuo­yu ve tarih önünde, akacak kanın sorumluları belli olsun."

Şu Çılgın Türkler, s. 574

 

BİRİNCİ VE DÖRDÜNCÜ KOLORDU Komutanları da, ken­dilerine bağlı tümenlerin komutanlarını, gözetleme yerlerinde topla­dılar. Araziyi ve taarruz edecekleri hedefleri göstererek, görevlerini anlattılar.

Tümen komutanlarına, taarruz edileceğini birliklerine açıklama izni verildi.

Ordu üç yıldır bugünü beklemişti!

Her acıya bu gün hayal ve ümit edilerek katlanılmıştı. Şamatasız bir kıyamet koptu. Tümenler akşam yola düğüne gider gibi çıktılar. Dıştan yine sessizdiler ama içlerinden sevinç çığlıkları attıkları göz­lerinden belli oluyordu.

23. Tümen'in 68. Alayı'ndan saka eri Kel Zeynel de taarruzla ilgili bir şeyler duymuştu. Yanından geçen takım çavuşuna, alçak ses­le seslendi:

"Çavuşum, İzmir'e gidiyormuşuz, kaç saatte varırız?"

Gülmek değil, hapşırmak bile yasaktı. Ama bu konuşmayı işitenler kahkahalarını tutamadılar.

Zapartayı yediler.

Şu Çılgın Türkler, s. 602

 

GÜN BATIYORDU.

Sesi güzel askerler, topların, cephane sandıklarının ya da taşla­rın üzerine çıkarak ezan okudular. Cephe boyunca tabur tabur akşam namazı kılındı ve zafer için dua edildi.

Sessizce sıcak yemek yenildi.

Uzun asker kaputlu, beyaz başörtülü Gül Hanım Dördüncü Ko­lordu birliklerini dolaşıyordu:

"...Hiç yakınmadan silahınıza cephane, size ekmek taşıdık. Yük-sünmeden siperlerinizi kazdık. Severek yaranızı yıkadık, kırığınızı sardık. Ateş altında suyunuzu yetiştirdik. Yolunuza saçımızı serdik. Şimdi bunca kadının hakkını, erkek olmanın bedelini ödeme vaktidir. Eğer bu sefer kardeşlerinizi kurtarmadan dönerseniz, bilin ki ananız da, bacınız da, yavuklunuz da hakkını helal etmeyecektir..."

23. Tümen'de bir er onbaşısına fısıldadı:

"Alay sabah sancak açacak mı?"

"Öyle duydum."

"Açarsa, askere rüzgâr yetişemez."

15. Tümen'de bir teğmen takımını çevresine toplamıştı:

"Eğer gözümü bir an için olsun geriye çevirirsem, ölümden yılıp da geriye tek bir adım bile atarsam, beni hain bilin. Kanım size helal olsun!"

Askerler köyden gelmiş mektup, sigara tabakası, yavuklu yadi­gârı çevre, işlemeli çorap gibi değerli eşyalarını bölük eminine teslim ettiler. Sonra birbirleriyle helalleştiler. Dargınlar barıştı.

Toplan boruları vurmaya başlamıştı. Silahları kuşanıp düzene girdiler. Sallanıp da ses çıkaracak ne varsa hepsini sıkılayıp bağladılar.

Takımlar, bölükler, taburlar, alaylar, bataryalar, cephane ve yi­yecek kolları, sıhhiyeciler, muhabereciler, istihkâmcılar, gündüzden yolları öğrenmiş kılavuzların öncülüğünde, taarruza hazırlık mevki­lerine doğru, büyük bir sessizlik içinde yürümeye başladılar.

Kısa bir yürüyüş yapacaklardı.

Şu Çılgın Türkler, s. 605-606

 

Başkomutan İsmet Paşaya, "Bundan sonra ne yapmayı düşünü­yorsun?" diye sordu.

"Düşmanın alabileceği her türlü önlemi felce uğratacak şekilde ve hızla, orduyu hiç durmadan İzmir'e yürütmeyi düşünüyorum."

İsmet Paşa Yunanlıların Trakya'daki tümenlerini Anadolu'ya ge­tirterek İzmir önünde bir savunma mevzii kurmalarından, bu arada İngilizlerin işe karışmalarından çekiniyordu. 2. Ordu Yunan Üçüncü Kolordusu'nun yolunu kesecek şekilde kuzeye yürütülebilir, o kolor­du da esir alınabilirdi ama amaç bu değildi: Amaç zaferi tehlikeye dü­şürmeden, vatanı bir an önce geri almaktı.

M. Kemal Paşa bu düşünceyi onayladı.

Kalıntıların içinde, yerde bir Yunan sancağını görünce, "Yerden kaldırın!" dedi. Yaver Muzaffer, sancağı yerden alıp bir topun üzerine bıraktı.

Şu Çılgın Türkler, s. 647

 

İZMİR'e yürüyen küçük kaçak grupları yiyecek istemek için yol­ları üzerindeki köylere uğruyor, ayak üstü bir şeyler yiyip yola düşü­yorlardı. Kimi yerlerde köylüler silahla karşı duruyor ya da çeteler bu kaçakları çevirip temizliyorlardı.

Savunmasız Kuzuluk Köyü'ne yirmi kaçak geldi. Köylüler çeş­me önünde toplanmış dertleşiyorlardı. Yunanlıların geldiklerini gö­ren bir kız korku içinde evine kaçtı. İçeri girip kapıyı ve tek pence­renin kepengini kapadı. Yunan askerlerinden biri güzel kızı fark et­mişti. Kapıyı, kepengi zorladı ama açmayı, kırmayı başaramadı. Bir arkadaşı yanaştı:

"O güzel kızı istiyor musun?"

"İstemez miyim? Taze incir gibi."

"Öyleyse evi ateşe ver. Dışarı çıkar."

"Akıllısın."

Kapının önüne saman yığıp ateşledi. Alevler az sonra evi sar­dı. Annesi kıza dışarı çıkması için, Yunanlıya kıza dokunmaması için yalvarıyordu. Köylüler uzakta toplanmış ağlaşmaktaydılar.

Durum kaçakları eğlendiriyordu. Kız az sonra, yanmamak için ya kapıdan, ya pencereden dışarı atacaktı kendini ve asıl eğlence o za­man başlayacaktı. Keyif içinde beklediler.

Kız dışarı çıkmadı, evle birlikte yandı.

Şu Çılgın Türkler, s. 651-652

 

Askeri protokol gereği, galip ordunun komutanları, sadece iki kolordu komutanını, Cephe Kurmay Başkanı da kolordu ve tümen kurmay başkanlarını kabul edecekti.

Görevliler önce kurmay başkanlarını kafileden ayırıp Batı Cep­hesi Kurmay Başkanı Albay Asım Gündüz'ün odasına getirdiler. Yan­gınlar, yağmalar, cinayetler yüzünden Asım Bey çok kızgındı. Elini vermedi. "Oturun" demedi.

Nefretle bakarak, "Sizleri.." dedi, "..askerlik ve insanlık kaideleri içinde savaşan düzenli bir ordunun kurmayları diye mi, yoksa ahlak ve kanun dışı, kanlı bir çetenin mensupları olarak mı karşılamak la­zım? Tereddüt içindeyim."

General Trikupis ve Digenis'i önce Dördüncü Kolordu Komu­tanı Kemalettin Sami Bey, sonra 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa, daha sonra Cephe Komutanı İsmet Paşa kabul etti. İsmet Paşa, kısa bir konuşmadan sonra, iki kolordu komutanını, M. Kemal Paşa'nın huzuruna götürerek Paşa'ya takdim etti.

ESİRLER Başkomutan'ın masasının karşısındaki iki iskemleye oturdular. Trikupis biraz daha dinç görünüyordu. Digenis bitkindi.

Başkomutan sağına Fevzi Paşayı, soluna İsmet Paşa'yı almıştı. Savaştan konuştular. Salonun sonundaki aralıkta Halide Edip Hanım, Ruşen Eşref, Mahmut Bey, yaverler ve bazı kurmaylar, derin bir dik katle bu tarihi sahneyi izlemekteydiler. Üç yılda nereden nereye gelinmişti? O şamatacı, acımasız, kibirli Yunan ordusunun yerinde yel­ler esiyordu. Özerk İyonya yönetimi de, Bizans İmparatorluğu'nu di­riltme hülyası da tarihe karışmıştı.

M. Kemal Paşa konuşmanın sonunda, "Hacianesti yerine Başko­mutanlığa atandığınızı biliyor musunuz?" diye sordu.

"Hayır."

"Bildirmek için telsizle sizi arıyorlardı."

"Durumumuz bu işte Mareşalim. Yönetim her zaman olayların gerisinde kaldı. Sonuç da tabii böyle oldu."

Utanç içinde önüne baktı.

"Üzülmeyin General. Siz vazifenizi yaptınız. Artık misafirimiz-siniz.."

Ayağa kalktı. Ötekiler de kalktılar. İki general, Mareşal Gazi M. Kemal Paşa'nın karşısında esas duruşta durdular.

"..Sizin için bir şey yapabilir miyim?"

"Eşime sağ olduğumun bildirilmesini rica ederim. Kendisi İstan­bul'da."

Başkomutan İsmet Paşaya, "Gerekeni yapın" dedi.

Esir Generaller, M. Kemal Paşa'yı derin bir saygıyla selamlayıp ayrıldılar.

Şu Çılgın Türkler, s. 653-654

 

1. ORDU KOMUTANI, İkinci Kolordu'yu bugüne kadar ihtiyat kuvveti olarak savaş dışında tutmuştu. Bugün İkinci Kolordu'yu da cepheye sürerek savaşa soktu.

4. Tümen'den Ömer Çavuş'un beklediği an gelmişti sonunda Takımını çok iyi hazırlamıştı. Askerini topladı:

"Bana bakın! Sekiz ay durmadan eğitim yaptık. Bütün o çalışma­lar işte bugün içindi."

Öğleden sonra savaşa girdiler. Gördükleri eğitimin hakkını ver­diler. Karşılarındaki birliği ezip dağıttılar. Düşman döküntülerini toplayarak ilerlediler. İyi yer tutan bir Yunan artçı birliği ilerlemele­rini durdurdu.

Bir tepeye yerleşip ateş savaşına başladılar. İki yan da cephaneye kıyıyordu. Savaş alanında duyulması imkânsız sesler işiten Ömer Ça­vuş geriye baktı, inanamadı: Genç, yaşlı köylüler, ellerinde güğümler, testiler, içi tepeleme üzüm dolu sinilerle, savaşan askeri serinletmek için kızgın savaşa aldırmadan, tepeye çıkıyorlardı. Her yandan uya­rılar yağdı:

"Geri gidin!"

"Çekilin burdan!"

"Kaçılın!"

Duymadılar ya da dinlemediler. Getirdikleri çoban armağanla-rıyla savaşan askerlerin arasına dağıldılar. Ömer Çavuş'un yanına sekiz-dokuz yaşında, yeşil gözlü bir kız sokulmuştu. Su dolu bir maş­rapa uzattı:

"Buyur ağam iç, susamışsındır."

Halkın can ve sevgi cömertliği, Ömer Çavuş'a dokundu, ağlayası geldi. Bu halk için ölmeye değer diye düşündü. Serseri mermilerden korumak için elini küçük kıza siper etti.

Şu Çılgın Türkler, s. 654-655

 

İSTANBUL'da işgal kuvvetleri komutanları toplantı halindeydi. Türk ilerleyişini gösteren durum haritasına bakan General Charpy, "Süvariler yarın İzmir'e girer" dedi.

"Bu hızla piyadeler de."

"On dört gün içinde iki yüz elli bin kişilik bir orduyu hemen he­men yok edip 400 km. yol almak, olağanüstü bir olay."

Harington içini çekti:

"Tarihin en büyük çöküntülerinden biri bu. Bunu gerçekleştiren ordu birkaç gün sonra Çanakkale'de tarafsız bölge sınırına dayanacak."

"O zaman ne yapacağız?"

"Hamlet'in dediği gibi: İşte sorun bu."

İSMET PAŞA, 'alınan top sayısının 300'ü, esir sayısının 15.000'i geçtiğini, bu sayının sürekli arttığını' açıklamıştı. Fevzi Paşa da 'Yu­nan ordusunun can kaybının 100.000 olarak hesaplandığını' söyledi.

Bir sessizlik oldu.

M. Kemal Paşa, "Savaşmak istemedik." dedi, "..davamızı görüş­me yoluyla çözmek için her yola başvurduk. Yusuf Kemal Bey'i, Fethi Bey'i Avrupa'ya yolladık. Barış istememizi zaafımıza yordular. Sonuç alamadık. Vatanımızı kurtarmak için silaha sarıldık. Bu dehşeti at­lattıktan sonra, bir gün Yunanlıların da gerçekleri anlayacaklarını ve dost olacağımızı düşünüyorum. Çünkü bizim insanımız kinci değil­dir, barışın değerini bilir. Barıştan güzel ne var?"

HALİDE EDİP HANIM, Ruşen Eşref Onaydın ve Binbaşı Ke­mal Bey otomobille Adala'ya yetişmeye çalışıyorlardı. Binbaşı birden, şoföre, "Dur!" diye bağırdı.

Araba yavaşlayıp durdu. Binbaşının dikkatini esir bir Yunan su­bayını geriye götüren bir asker çekmişti. Yunan subayı eşeğe binmişti. Asker yayaydı. Asker binbaşıyı görünce selam verdi. Yunan subayı eşekten indi. Hasta suratlı biriydi.

"Kim bu?"

"Bir esir."

"Nereye götürüyorsun?"

"Geriye. Alay karargâhına."

Binbaşı kızdı:

"Ulan sen bunun seyisi misin, hizmet eri misin? Hayvana sen bin, o yürüsün."

Asker, üçünün de yüreğini titreten bir iç temizliğiyle, "Hiç olur mu komutanım.." dedi, "..o şimdi ocağından kopmuş bir gurbet ada­mı. Misafir. Bana emanet."

Binbaşı gözlerinin dolduğunu belli etmemek için başını çevirip şoföre, "Yürü!" diye bağırdı.

Araba hareket etti. Asker selam durdu. Sonra Yunan subayına eşeğe binmesini işaret etti:

"Haydi bin çorbacı. Akşam karavanasına yetişelim. Aç kalma."

Yola düştüler.

TÜRKİYE bir büyük bayram yerine, Türkler bayram çocukları­na dönmüştü. Bütün İslam ülkelerinde ve sömürgelerde de Türk za­feri kutlanıyordu.

Gandhi çarpıcı bir demeç verdi:

"Haydi beni bir daha tutuklayın İngilizler! Ama tutuklamak ve öldürmekle iş bitmiyor. İşte, öldü sanılan Türkler, cenaze törenleri için hazırlanan tabutlarını kaatillerinin başlarına geçirdiler."

Mehmet Ali Cinnah da Londra'da bir basın toplantısı yaparak şunları söyledi:

"İngiliz hükümeti barış için Mustafa Kemal Paşa'ya yardım­cı olabilirdi. Ama olmadı. Tersine savaşı körükledi. Biz Hint Müslü­manları, o kazansın diye durmadan dua ettik. Şimdi de kazandığı için Allah'a hamdediyoruz. Kazanan yalnız Mustafa Kemal Paşa değildir, bütün esirler dünyasının zaferidir bu.

Zindabat Mustafa Kemal!"

Şu Çılgın Türkler, s. 658-660







Yazar & Kaynak: Şu Çılgın Türkler
Eklenme tarihi: 20.01.2008   
Okunma:250
Ekleyen: Hasan Günal
Mail: hasangunal@yenimakale.com


0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10

Bu makaleye 4 kişi puan verdi, Toplam puan 30, Ortalama puan 7


YORUMLAR




Üye Girişi
Üye Ol - Şifrem?


Servisler

Mail Listesine Kayıt
Pagerank Sorgulama
Resim Yükleme


Sıralama

En Çok Yorumlananlar
En Çok Puan Alanlar
Ençok Okunanlar



Rss Kaynağı


 


Copyright© 2008 Yeni  Makale

Sayfa 0,14 saniyede yüklendi