O gece gördüm siyahlara bürünmüş havada ölümün aydınlığını ve ölümün sessizliğine isyan edercesine çalan kornaları… Sevinç çığlıkları masallarda duymaya alışık olduğumuz kötü cadı kahkahalarına dönüşüyordu adeta. Ve ben bütün bunları eski, siyah bir şahinin küçük penceresinden dışarıda parmaklıklar varmışçasına izledim. Derin bir sarhoşlukla, bellerinde silahları, aklılarında hiçbir şey olmadan bilinçsizce eğleniyorlardı. Geceyi aydınlatan ölüm, kim bilir ertesi sabah kaç ocağın sabahını karartacak, kaç ocağın bahçesinde kuş cıvıltıları yerini sessizliğe bırakacaktı…

Evet, bu gece maçı Fenerbahçe kazanmıştı. Bense o pencereden ölümü anımsamıştım yol boyunca. Kim dur diyebilirdi ki onlara? Onların geceyi farlarıyla aydınlatıp; kornalarıyla kahkahalar atıp; geceyi, onun güzelliğini bozarcasına ve adeta yıldızlara meydan okurcasına onları yetersiz bulma çabalarına girişip; kendi ışıklarını üretmelerine kim dur diyebilirdi ki?

Sponsor Bağlantılar

Ama yine bir tezatlık vardı ortada. Onlar sadece geceyi aydınlatarak işledikleri suçla kalmayıp bir de yüzsüzce sabahı karartıyorlardı. Ve evet, ölüm aslında siyah olan değildi. Sarı, kırmızı, yeşil ve lacivertti ölüm. Siyah olan yastı, hiç uğruna sönen ocaklardı siyah olan.

Siyah beyaza, beyaz da siyaha nasıl bu kadar rahat dönüyordu? Bu da demekti ki siyah düşman değildi. Beyazsa dost değildi. İnsanı bir anda yılan gibi sokuverip birden siyaha dönüşebiliyordu.