Eşimle birlikte gün boyu, taksitlerimizi ödemek ve alış veriş yapmak üzere çarşı-pazar dolaşmış, sonra da bir seyyar satıcıdan balık alarak eve dönmüştük…

Sponsor Bağlantılar

Eşim, balıkları pişirmek için hazırlarken, bense mutfakta oturuyor, yorgunluk hissinden kurtulabilirsem eğer salata yapıp eşime katkıda bulunmak istiyordum.
Çarşıya öğle öncesi çıkmıştık. Eve geldiğimizde ise hemen hemen akşam olmuştu. Sabah kahvaltısı dışında başka bir şey yemediğimizden ikimiz de çok acıkmıştık. Açlık duygusu giderek ağırlaşmaya başlayınca, salata yaparak oyalanmanın iyi bir çözüm olacağını düşündüm. Derken domates, salatalık gibi malzemeleri yıkadım ve doğramak için bıçağı elime almıştım ki, birden bire ortalığa çok iğrenç bir koku yayılıverdi. “Kahretsin!” diyerek çığlık attı eşim.

Dayanılmaz, berbat bir kokuydu ve bu koku balıklardan birinin karnı yarıldığı sırada ortama yayılmıştı. Acel acele bir naylon torba içine balıkları dolduran eşim, bana: “hayatım bunu çöpe atar mısın?” dedi, “demek ki her yerden balık almamak gerekiyormuş!” diye de söylendi.

Böyle talihsiz bir olay yaşadığımız için oldukça gerilmiştik. Elimdeki torbadan bir an önce kurtulmak için çöp taşımalığına yöneldiğimde havlama sesleri duyunca, o an yeni bir keşifte bulunmuşum gibi iç dünyamda büyük bir huzur, hatta garip bir sevinç duymaya başladım; çünkü apartmanların etrafında dolaşan köpekler vardı ve onlara, çöpe atmak üzere olduğum balıklarla küçük bir ziyafet verebilme şansı yakalamıştım.

Fakat önce kokmuş balığı torbadan çıkarıp attım; çünkü tiksinip yemediğim bir şeyi, sevimli dostlarıma yedirmeyi doğru bulmamıştım. İkramımı memnuniyetle kabul ettiler… Balıkları iştahla mideye indirmeleri hoşuma gitti ve ben iyi bir şey yapmış olmanın mutluluk ve hazzını yaşadım…

Soğuk bir kış günüydü ve kar yağıyordu…

Çikolata yiyerek yürüyordum. Nereden geldiğini göremediğim bir kedi duvarın üzerine sıçradı ve dikkatle bana bakmaya başladı. Özellikle bu tür olumsuz hava koşullarında evcil hayvanlar yiyecek bulmakta zorlanırlar. Çikolatamdan iri bir parça kopararak kediye uzattım ve o bir hamlede yiyiverdi.

Mutlu bir yüz ifadesi ile gözlerini kısarak munisçe baktı ve patisini avucumun içine tokalaşır gibi bırakarak, “Teşekkür ederim!” dedi.

İnanmanı beklemiyorum dostum; çünkü buna inanmak çok zor biliyorum… Çikolatamı paylaştığım kedinin bana teşekkür ettiğini nasıl olduysa oldu, o anlayıvermiştim işte…

Bu iki öykü samimi bir dostuma aittir; “insanın diğer insanlarla ve doğayla ilişkisi” ne dair sohbet konumuz kapsamında anlatmıştı. Hatta ikinci öyküyü anlatırken, kedinin teşekkür etmesi bahsine geldiğinde, sesi titremiş, ağlayacak olmuştu da kendisini güçlükle toparlayabilmişti.

Çikolata ikram ettiği kedinin, ona teşekkür ettiğine ve onun da bunu duyup anladığına inanıyorum.

Düşünen her insan, uçsuz bucaksız şu evrende, sürekli dönmekte olan bu kürenin üzerinde ne için bulunduğunun sırrını hep çözmeye çalışmış ve hep bunu sorgulaya gelmiştir…

Varoluşa dair izahlar getirmeye çalışan düşün insanları, bilgin ve filozoflar, genellikle insanın bedensel varlığı üzerine kafa yormuş, kutsal metinler ise -özellikle Kur’an- varoluşu özgün bir çerçevede anlatarak genellikle insanı mana yönüyle değerlendirdiği düşünülmüştür…

İnsanın bedensel varlığı önemli de manası önemsiz mi? Ya da manası önemli de maddesi mi önemsiz?

Maddi bir âlem içinde yaşadığına göre insanın bedensel varlığının ve ihtiyaçlarının önemsiz olduğu elbette ki söylenemez. Aynı zamanda insan, düşünen, tasarlayan, bilgiye erişme ve bilgiyi kullanabilme yeteneğine sahip olduğu için onun iç dünyası, yani manası da önemlidir. O halde, biri diğerinden ayrılamaz, biri diğerine tercih edilemez ve biri diğerinden üstün kabul edilemez iki sistem bahis konusudur.

İnsan eliyle anlam bozukluğuna uğratılmamış kutsal metinler (bizatihi Kur’an), gerçekte insanı hem madde hem mana yönüyle ele almıştır.

Her zorluğun bir kolaylığı ve her güçlüğün bir çözümü olduğu, bir iş bittikten sonra kalkıp yine yorulmamız gerektiği” ni bildiren bir metnin içine “dua ve ibadetle” diye parantez içi sözcükler ilave edilirse eğer, orijinalliğini yitiren mesaj, salt manaya özgülenmiş olacağından, maddi yönü göz ardı edilmiş olacaktır.

Oysaki mesaj, durmaksızın eylem halinde olmayı, bir yararlı uğraş bittiğinde diğerine geçmeyi, dünyanın/çevrenin ve diğer canlıların sorunlarının insan eliyle çözülmesi gerektiğini işaret etmektedir.

Yapılan her güzel iş bir dua, yapılan her güzel eylem bir ibadettir. Böyle düşünülür ve elden gelen yapılırsa eğer, işte o zaman belki kediler bile dile gelecek ve sorumluluklarının farkında olan insana teşekkür edecektir…

Evet, insan sorumludur! Kendi türüne karşı, doğada birlikte yaşadığı canlılara ve doğaya… Çünkü o, düşünen, tasarlayan ve bu özellikleriyle sorumlu kılınmış olan bir varlıktır.

Tüm canlılar yaşamsal faaliyetini sürdürebilmek için enerjiye ihtiyaç duyarlar. Günlük yaşamda yapılan her iş için canlı organizmalar enerji kullanırlar. Her canlı, gereksinimi olan enerjiyi besinlerden sağlar ve bu nedenle bütün canlılar beslenmek zorundadır.

At, keçi, koyun, inek gibi canlılar ot yiyerek beslenir. Bu canlılara otyiyenler anlamında “otobur” denir.

Aslan, Kaplan, Tilki, Atmaca gibi hayvanlar diğer hayvanları yiyerek beslenir. Bunlara da et yiyenler anlamında “etobur” denir.

Besin zinciri halkalarındaki canlıların birey sayılarının karşılaştırılmasıyla enerji piramidi oluşturulur. Enerji piramidinin ilk katında üreticiler, son katında yırtıcılar vardır. Çürükçüller ise her bir katla ilişki halindedir.

Doğadaki her canlı, başka bir canlıyı besin olarak kullanırken, kendileri de başka canlıların besini olabilirler. Canlıların birbirlerini tüketmelerine göre sıralanmaları ile oluşan zincire, “besin zinciri” adı verilir.

Bir canlı besin olarak birden fazla türü besin olarak kullanırken, kendisi de birden çok türün besini olabilir. Bu durum zincirlerin birbirine karışıp beslenme ağları oluşturulmasına neden olur. İlk halkada ototroflar bulunur, son halkada tüketiciler “yırtıcılar” yer alır.

Zincirdeki canlılar fonksiyonlarına göre üç tiptir: Üreticiler, Tüketiciler,
Ayrıştırıcılar.

Bitkiler gibi kendi besinini üretme yeteneği olmayan hayvanlar, yaşamlarını sürdürebilmek için başka canlıları yemek zorunda kalırlar. Bu yüzden doğadaki yabani hayvanların yaşamı genellikle başka bir hayvana yem olmakla son bulur.

Bu ilişkiler ağı çok karmaşıktır ve anlaşılması zordur. Çevrebilim uzmanları bu bağlantıyı göstermek için, canlıların adlarını ya da resimlerini oklarla birleştirerek ayrıntılı şemalar çizerler. Genellikle bir örümcek ağı kadar karmaşık olan bu şemalara “beslenme ağı” derler.

Aslında doğa, son derece karmaşık olduğundan, gerçeğe birebir uyan bir beslenme ağı çizmek çok güçtür. Bu ağa katılacak her yeni canlı, başka bir canlıyı yediğinden, ya da başka bir canlıya yem olduğundan, ağa eklenecek okların sonu gelmeyecektir.

Beslenme piramidinin tabanında yaprak, ot, çiçek ve ağaçlarıyla kalabalık bir bitki topluluğu, tepesinde ise yalnızca bir iki gelincik ya da baykuş vardır.

Yukarıda sözü edilen hayvanların çoğu ormanda yaşadığından, çizilen piramit bir “orman bölgesi beslenme ağı” dır.

Çöllerden tropik ormanlara varıncaya kadar, her yaşam alanı için bir beslenme ağı çizilmesi gereklidir. Mesela, denizlerdeki beslenme ağının en alt basamağında, bitkisel “plankton” ya da “fitoplankton” denen çok küçük bitkiler yer aldığından, küçük balıklar ve diğer deniz canlıları ara basamaklar olarak kabul edilir. En tepede ise köpekbalıkları, katil balinalar gibi iri ve yırtıcı hayvanlar bulunur.

Bilim adamları bilimsel yöntemlerle doğanın yasalarını bulmaya çalışan insanlardır. Bunlar teoriler üretirler. Buldukları sonuçlar kesin değişmez doğrular mıdır? Hayır! Onların yaptığı iş, gözlem yapmaktır sadece ve yasalara ulaşmaktır. Sistemin akışını değiştirmeye kalkışmazlar; çünkü karmaşık bir yapıyla karşı karşıya olduklarının farkındadırlar. Doğal akışa müdahale edildiğinde, belki de geri dönülmez vahim sonuçlar ortaya çıkmasına sebep olabileceklerini görür, bilirler.

Açlık, önlenemez bir duygudur ve aç kalan her canlı, kaçınılmaz olarak beslenmek için çareler arar. Aslanın bir geyiği parçalayıp yemesi aslanın doğası icabı olsa bile, güçlü açlık dürtüsünden böyle bir eylemde bulunur. Unutulmasın ki, akıllı bir canlı olan insan bile aç ve çaresiz kaldığında kendi türüne saldırabilmektedir.

Bazı olaylar doğanın yasası icabıdır. Bazılarıysa insanın duyarsızlığından, doğanın parçası olduğunu unutmasından ve çevre dengesini “ekolojik denge” bozması  ile bencilliği yüzünden meydana çıkan olaylardır…

Ülke genelindeki vadiler üzerinde yapımı planlanan ve özellikle Doğu Karadeniz Bölgesini tehdit eden Hidroelektrik Santrali “HES” projelerine karşı tepkiler çığ gibi büyümekte, projelerin ve çalışmaların gelişigüzel yapıldığı, rüşvet alındığı iddiaları yapılmakta ve yargı kararları yok sayılmaktadır.

Doğal yaşam alanlarına geri dönüşümsüz zararlar veriliyor. HES projeleri Rize’nin içme suyu kaynaklarını tehdit ediyor.

Köylülere “25 bin dolarlık sus payı” şeklindeki “rüşvet protokolü” ile gündeme gelen Rize’deki HES projeleri Rize ve ilçelerinin içme suyunu sağlayan “Andon İçme Suyu tesisleri”ne zarar vermiş durumdadır.

Rize’nin Salarha Vadisi üzerinde bulunan Küçükçayır ve Ambarlık Köylerinde yapım çalışmalarına başlanan Ambarlık 1 ve 2 Regülatörleri ve HES projesi için patlatılan dinamitler, su tesislerinde çatlaklar oluştururken, yaklaşık 300 bin kişinin susuz kalmasına neden olacağı söylenenler arasındadır.

Dua ve dileklerini iki metreyle sınırlı tutan, çevreye ve doğada birlikte yaşadığı diğer canlılara karşı duyarsız kalan insan, varoluş gizemini ve sorumluluklarını anlayamamış demektir.

İnsan ne zaman, neden yeryüzünün düşünen ve tasarlayabilen tek canlı türü olduğunun sırrına erecek ve ne zaman sorumluluk bilinciyle hareket etmeye başlayacaktır?

GezGin