Tanrı, önce, evrim yasasıyla bütün kâinatı, somut ve soyut manadaki bütün varlıkları meydana getirecek olan “külli varlığı” yarattı…

Sponsor Bağlantılar

Külli ruhun akışıyla varlıkların meydana geliş sıraları şöyle olmuştur: Önce ruhsal varlıklar, sonra basit semavi unsurlar ve cisimler, sonra madenler, daha sonra da bitkiler ve hayvanlar ve ta ki en sonunda insan…

Çeşitli özelliklere sahip türlerin hemen hepsi, bir âlem adı almıştır; “Bitkiler Âlemi”, “Hayvanlar Âlemi” gibi…

“Yaratılış mı?”

“Evrim mi?”

Evrim teorisine göre, tüm canlılar milyar yıllar önce oluşan tek hücreli bir canlıdan, yani ortak bir atadan gelmiştir. Canlılar nesilden nesle değişime uğrayarak farklı özellikler kazanmış, genlerdeki mutasyonlar/DNA’daki değişiklikler, göçler/gen akışları ve türler arasındaki yatay gen aktarımları, o türün bireylerinde yeni özelliklerle çeşitlenmelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Evrim teorisinin temel mekanizması, mutasyon/ genetik değişiklik ve doğal seleksiyon/ seçilimdir.

Buna göre, canlılardaki genetik değişiklikler, yeni değişimlerin oluşmasına ve çevreye uyum sağlayamayan canlıların da doğal seçilim sonucu elenmesine yol açmıştır.

Mesela, önceleri kısa boyunlu zürafalar varken, süreç içinde uzun boyunlu zürafa çeşitleri oluşmuş, uzun boyunlu zürafalar daha iyi beslenebildikleri için hayatta kalırken, kısa boyunlu zürafalar doğal seçilimle elenmiştir. Tür içindeki çeşitlenme mikro/küçük evrim olarak adlandırılırken, yeni türlerin oluşması makro/büyük evrim olarak adlandırılmıştır.

Evrim teorisini ilk ortaya koyan kişi Jean-Baptiste Lamarck’tır. Lamarck, Tanrı’nın varlığını reddetmeyen bir evrim görüşünü savunur. Charles Darwin’in doğal seçilime dayalı görüşleri etrafında şekillenmeye başlayan evrim teorisi, Gregor Mendel‘in kalıtım kuramı ile modern moleküler biyoloji ve matematiksel popülasyon/varlık genetiği ışığında birleştirilmiş ve Yeni Darvincilik/ Neo-Darwinizm olarak ortaya çıkmıştır.

Evrim felsefesinin dayandığı prensipler şunlardır: Evrim uzun süreçler içinde kademeli olarak gerçekleşmiştir. Bir tür, başka bir türden var olmuştur. Bütün varlıklar, tek bir hücrenin farklılaşmasıyla meydana gelmiştir; yani, tek hücreliden omurgasız çok hücreliler, çok hücrelilerden balık, balıktan kurbağa, kurbağadan sürüngen, sürüngenden kuş ve memeliler, sonunda da maymundan insan oluşmuştur.

Thomas Kuhn’un ortaya koyduğu paradigma/değerler dizisi terimi, bilim insanlarının dünyaya bakış açılarını belirleyen, yapılan bilimsel çalışmaların ön kabullerini dikte eden, ayrıca bilimsel faaliyetin oluştuğu ve kontrol edildiği sosyolojik ortamı ifade eden genel çerçeveyi belirtmektedir.

Bilimsel faaliyet, sosyal ortamdan bağımsız, mutlak anlamda objektif bir uğraş olmadığından, bilim camiasının ön kabul ve tavırları, bu faaliyetlere bir çerçeve çizmiştir. Mesela, Kuhn, bilim insanlarının genelde objektif olamadığını, çalışmaya başladıkları zamanki öngörülerini haklı çıkarmak için gerek aletleriyle, gerekse teorilerindeki denklemlerle oynamaktan kaçınmadıklarını belirtmektedir.

Duane T. Gish’in, türlerin birbirlerinden bağımsız yaratıldığını kabul edenlere makale yayınlatmada, doktora ve profesörlük derecelerini kazanmakta zorluk çıkarıldığına; medya kuruluşlarında ve National Geographic, Reader’s Digest, Life gibi etkin popüler dergilerde evrimci bilim insanlarının hâkimiyetinin alternatif görüşlere geçit vermediği yönündeki tespitleri de, evrimci değerler dizisinin bilimdeki hegemonyasını göstermektedir.

1953’te Piltdown Adamı’nın bir sahtekârlık olduğu kesinlikle ortaya kondu, kafatası modern bir insana, çene kemiği ise bir orangutana aitti. Kafatası, eski görünmesi için bir demir çözeltisine ve kromik aside batırılmıştı. Çene kemiği, yaklaşık 500 yıllık bir orangutan fosiline aitti.

Bilim insanlarının kabulleri, kendilerini takip eden bilim insanlarını da evrimci değerler dizisi içinde hareket etmeye zorlamaktadır. Evrim teorisini ispat adına Piltdown adamı,

1922’de, Amerikan Doğa Tarihi Müzesi müdürü Henry Fairfield Osborn, Batı Nebraska’daki Yılan Deresi yakınlarında, Pliosen dönemine ait bir azı dişi fosili bulduğunu açıkladı. Bu diş, iddiaya göre, insan ve maymunların ortak özelliklerini taşımaktaydı. Çok geçmeden konuyla ilgili çok derin bilimsel tartışmalar başladı. Bazıları bu dişin sahibini Pithecanthropus erectus olarak yorumluyorlar, bazıları ise bunun insana daha yakın olduğunu söylüyorlardı. Büyük tartışmalar yaratan bu diş fosiline “Nebraska Adamı” adı verildi. “Bilimsel” ismi de hemen peşinden geldi: Hesperopithecus haroldcooki. Bu tek dişe dayanılarak Nebraska Adamı’nın kafatası ve vücudunun rekonstrüksiyonları yapıldı. Hatta daha da ileri gidilerek Nebraska adamının ailesinin doğal ortamda resimleri yayınlandı. Bütün bu senaryolar tek bir dişten üretilmişti. Evrimci çevreler bu “hayalet adamı” o derece benimsediler ki, William Bryan isimli bir araştırmacı, tek bir azı dişine dayanılarak bu kadar peşin hükümle karar verilmesine karşı çıkınca, bütün şimşekleri üzerine çekti. Ancak 1927’de iskeletin öbür parçaları da bulundu. Bulunan yeni parçalara göre bu diş ne maymuna ne de insana aitti. Dişin, Prosthennops adı verilen Amerikan yaban domuzunun soyu tükenmiş bir cinsine ait olduğu anlaşıldı. William Gregory, bu yanılgıyı duyurduğu Science dergisindeki makalesine şöyle bir başlık atmıştı: “Görüldüğü kadarıyla Hesperopithecus ne maymun ne de insan.”

Haeckel’in embriyo çizimleri ve Nebraska adamı gibi bazı sahtekârlıklar yapılmasında, büyük ihtimalle bu görünmez değerler dizisinin etkisi vardır.

İnsan embriyosunun ilk dönemlerinde ortaya çıktığı iddia edilen sözde “solungaçların”, gerçekte insanın orta kulak kanalının, paratiroidlerinin ve timüs bezlerinin başlangıcı olduğu anlaşıldı.
Embriyonun “yumurta sarısı kesesi”ne benzetilen kısmının da gerçekte bebek için kan üreten bir kese olduğu ortaya çıktı.
Haeckel’in ve onu izleyenlerin “kuyruk” olarak tanımladıkları kısım ise, insanın omurga kemiğidir ve sadece bacaklardan daha önce ortaya çıktığı için “kuyruk” gibi gözükmektedir.
Haeckel’in yaptığı bu sahtekarlık evrimciler tarafından “biyolojideki en büyük sahtekarlık” olarak nitelendirilmektedir.

Evrim teorisinin çok sayıda taraftar bulmasının ve yanı sıra keskin biçimde karşıt olunmasının özünde bu teorinin felsefesi bulunmaktadır.

Her ne kadar evrim teorisinin ortaya çıkışından bu yana geçen zaman içinde, Tanrı’yı dışlamayan bazı evrimciler çıksa da, varış noktası itibariyle evrim teorisi, natüralizm/ doğalcılık, materyalizm/ style=”color: #3366ff;”>maddecilikve ateizm/ Tanrı tanımazlık’ in biyolojideki yansıması olarak kabul görmüştür.

Aydınlanma döneminin ardından, yaşamı dinden arındırma değerler dizisi materyalist felsefenin güdümünde, birçok alana renk ve şekil vermiştir. Darwin’in doğa bilimi alanındaki çalışmaları, Marx’ın ekonomi ve sosyoloji alanında ve Freud’un psikoloji alanında yaptığı çalışmalar mahiyeti itibariyle aynı çizgide yürümüştür.

Doğalcılık, doğa dışı bir müdahalenin olmadığını, maddecilik madde dışında herhangi bir varlığın bulunmadığını, ateizm ise Tanrı olmadığını savunur.

Gerek doğa dışında hiçbir varlığı kabul etmeyen felsefî doğalcılık, gerekse doğanın doğa dışı sebeplerle açıklanamayacağını öne süren metodolojik doğalcılık/ bilim sadece doğal olayları inceler, Tanrı tanımazlığın bir izdüşümü olarak günümüz bilimine hâkim değerler dizisini oluşturmaktadır. Bu ilkeler bütünü içinde, bir yaratıcının varlığından ima yollu bile olsa söz edilemez. Evrim teorisine uygun olarak sürecin başladığı ve evrimin Tanrı’nın yaratmada kullandığı bir yöntem olduğu savunulsa bile bu görüş, evrimi adeta tekeline alan çevrelerce kabul görmeyecektir. Çünkü onlara göre evrim, doğa içinde olduğu varsayılan tesadüfler zinciri ile gerçekleşmiştir. Ve evrim sürecini kabul etmek demek, doğalcılık, maddecilik ve Tanrı tanımazlığın da kabul edilmesini gerektirmektedir.

GezGin

* Tanrı’nın Yasası (1) “DNA’daki Değişiklikler”
* Tanrı’nın Yasası (2) “Çekirdek Varlık”
* Tanrı’nın Yasası (3) “Nasnas”
* Tanrı’nın Yasası (4) “Maymuna Dönüş”
* Tanrı’nın Yasası (5) “Kuran’daki Maymun”