Dün gece başlayıp bitirdiğim Jean-Saul Sartre’nin Varoluşçuluk kitabı. Zihnimdeki birkaç düşüncem (Yorumum) yerine otururken bir kaçı havada asılı kaldı. Kitabı okuyanlar bilirler Marksistler’in eleştirilerini. Bunlardan bağımsız olarak;

Sponsor Bağlantılar

– Acaba Tanrı’yı benimsemiş olmasaydık ahlaki kurallar olmaz mıydı?

Tabii ki bunun için önce ahlak kavramını dini belgelerden mi, insanın doğası gereği mi yoksa insan tasarısı mı olduğunu tartışmak gerekir.

Bir diğeri ise; Tanrı’yı benimsemiş olmamız özümüzü, aslında emin olmadığımız, kanıtlayamadığımız, mantığımızın almadığı bir olgu yüzünden zincire mi vurduğumuzdur. Öyle ki tanrıtanımazlar ahlaki kurallara tabii sahipler. Öte yandan Tanrı inancı olanlar, belli bir yüzdesi yaratıcılarının buyruklarına karşı gelerek “Kötülük” yaparken ağızlarından dini terimleri düşürmüyorlardı. Profesör Doktor Celal Şengör “Dünyanın neresinde din egemen olmuşsa, ahlaksızlık tavana vurmuştur”1 derken ne kadar haklıydı?

Ben ahlakın insan tasarısı olduğunu düşünüyorum. Eğer antiteziniz var ise sunabilirsiniz. Öncelikle eleştireceğim mazur görün. Diyorum ki, olayların en başına, köküne inmekte yarar var. Dini bilgilerimle; din olgusunda ahlaki ve etik kurallarca adaletten bahsedeceğim.

Erkek ve kadını ele alalım. Günümüzde bakıyoruz ki kadın daha yeni yeni hakkını bulurken “Laiklik” ile tarihte biraz geriye gittiğimizde ikinci planda, hor görülüyordu. Şimdi temele inme vakti. Tanrı inancı olanlarda Adem ve Havva’nın yaratılışında Adem balçıktan yaratılmışken, Havva onun kaburga kemiğinden yaratılmış olmasaydı bu adaletsizlik kar topu gibi büyür müydü asır asır? Öyle ya, mümkün olacaktı Havva’nın da çamurdan (balçıktan) yaratılacak olması.

Hadi gelin sizin ile bir ütopya kuralım. Neden mi? Belki yıkılır tabuları özümüzün. Din olmasaydı, İncil, Kuran, Zebur, Tevrat, Tanrı, peygamber, bilmeseydik şuanda da. Belki İsa’dan önce, asırlar önce bilinmiyordu. O çağlarda yaşayan insanların yok muydu ahlaki, etik kuralları. Biraz daha ileri gidelim. İyilik ya da kötülük kavramlarını bilmeseydik. Harun ve Karun’dan doğmasaydı ilk kötülük anlayışı. Şuan cinayet bilinir miydi? Hırsızlık, yalan gibi kavramları da tanıyacak mıydık? Arkanıza yaslanın biraz düşünün…

Felsefeciler düşündü, araştırdı. Karşı çıkıyorlardı ötelenmiş normlara ama hiç mi aktarılmadı, mesela Cogito2. Hiç mi yerleşemedi özgür düşünce özün tahtına. Ve korkma! Sistematik olan her eylem amacına ulaşır. Günümüzde kaldı mı o çağlardaki felsefeciler. Tabii ya unutmayalım, var bir tane “Nihat Doğan Felsefesi”. Bundan öteye geçemiyoruz. Araştırmak, soruşturmak, yargılamak, eleştirmek insanoğlunun özündeki bu eylemleri kim yasakladı bize?

İnsan tasarısını uygularken Varoluşçuluk’taki gibi insan kendini değil, her seçimiyle insanları seçer ve üzerinde bu sorumluluğu görmezden gelir. Bu seçim insanın üzerine yüklenecektir. Ne var ki dini kurallar yerine seçimleriyle. İnsan oluşuna yakışır biçimde.

Dostoyevski “Tanrı olmasaydı her şey mubah olurdu”3 diye yazmıştır. Yoruyorum sizi ama insan olmanızın gerekliliğini tekrar yapın ve düşünün. Tanrı olmasaydı? Korkmayın! Zaten ne geldiyse şu korkularımızdan dolayı geldi. Korkularımızı dayadık dine, Tanrı’ya. Belki de Friedrich Nietzsche haklıydı. “İnsanı yaratmak mı tanrının büyük hatasıydı; tanrıyı yaratmak mı insanın büyük hatasıydı?4

DR. ONURHAN DEMİR

 

1. Dündar, U. (Yapımcı). (06 Aralık 2013). Halk Arenası (TV Programı). İstanbul: Halk TV.

2. Cogito: Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözünün kısaltılmışı.

3. Dostoyevski, F. M. (1999). Kumarbaz. İstanbul: Sosyal Yayınları.

4. Armstrong K. Tanrı’nın Tarihçesi, Film-Roos, 1993.