Zülkarneyn, “Güneşin Battığı Yer”de gözü dönmüş “zalim bir kavim”le karşılaşmış ve Tanrı da ona, “İster onları imha et, ister ıslah et!” diye vahyetmiştir. Zülkarneyn’e, isterse onları topyekun imha edebileceği kadar Tanrı tarafından selahiyet vermiş olmasından yola çıkarak, “Güneşin Battığı yerden kasıt, Batı ülkeleri ve buranın halklarıdır. Dolayısıyla Batılılar, zalim ve şirret topluluklardır; çünkü onlar, insanların kanını içer, ekini ve nesli tüketir ve dünyayı mahvederler…dense, böyle bir te’vil ve kıyas ile varılan hükme, “doğrudur ve haklıdır” denebilir mi? Veya ortaya atılan bu iddia, herhangi bir bilgi ve kanıta dayanmadığı halde kesin bir hakikate varılmış gibi sunulabilir mi?

Sponsor Bağlantılar

Hal böyleyken, esasen Tanrı’nın açık bir ayetle, gelecek bir zaman diliminde ortaya çıkacağını söylediği bir olaya te’vil yoluyla takla attırarak, bir coğrafyaya özgüleyip ve oranın halkı için “kötü” demek nasılki hakka hakikate uygun düşmezse, Kuzeyin Ye’cuc ve Me’cuc’u için kara propagandanın etkisinde kalıp peşin bir hükümle “kötü” demek de aynı şekilde uygun düşmez/düşmemelidir.

Başka bir deyişle, Batıdaki kavimler neden kıyamet alameti ve insanlık düşmanı varlıklar olarak nitelendirilmezler de, Kuzeyin halkından Tanrı ve insanlık düşmanı, lanetli varlıklar gibi neden söz edilir?

Ye’cuc ve Me’cuc’un, iki Türk boyu ya da Moğol ve Mançular olabileceği de söylenenler arasındadır. Ancak onlar, (Ye’cuc ve Me’cuc) her kim olursa olsunlar, rivayet ve hurafeden başka haklarında hiçbir kanıt olmadığı halde, sonsuza kadar lanetle anılmayı hak etmemektedirler.

Ye’cuc ve Me’cuc, muhtemelen Moğolca “Cuc” kökünden, “Cuci”, yani konuk/yabancı anlamına gelen sözcükten türemiş bir kavramdır.

Kuran’da geçen Ye’cuc ve Me’cuc sözcüklerinin Arapça olmadığı, o lisanı bilen bilginler tarafından da dile getirilmiştir. Nitekim, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, bu sözcüklerin Arapça olmadığını savunmuştur. (1)

Ergenekon destanında, çevredeki diğer boyların hücumuna uğrayarak ağır kayıplar veren Moğol ya da Türk boylarından iki ailenin (Kayan ile Nüküz ve eşleri) yaşadıkları ülkeden kaçıp dağlara sığındığı konu edilmektedir.

Zülkarneyn ayetlerinde bahsi geçen şikâyetçi kavmin, “Yabancı” veya “Konuk” demek olan “Cuc (i)” kelimesinin başına “Ye ve Me” gibi işaret zamirleri koyarak “Bu konuk ve Şu konuk” veya “Bu Işık Saçan Yabancı ve Şu At’a ait Yabancı” anlamında “Ye’cuc ve Me’cuc” demiş olmaları güçlü bir ihtimaldir…

Ye’cuc ve Me’cuc’un seddinin açılması ve kıyamet:

Kuşkusuz ki “Kıyamet”, Tanrı’nın kâinata koyduğu sürecin sonu ve yasası icabıdır, vakti gelince de vuku bulacaktır. Zamanı bilinmemekle beraber, bir şekilde kâinatın sonunun geleceği bilimsel araştırmalara ve açıklamalara da yansıyan bir gerçekliktir.

Ye’cuc ve Me’cuc’un seddi açılıp da onların insanlara saldırması sonucu fitne, fesat ve küresel büyük bir savaşın çıkacağı,  Mehdi’nin zuhuru ve Hz. İsa’nın gökten inmesi veya Yahudilere göre Davut soyundan krallarının gelmesinin ardından, Ye’cuc ve Me’cuc’un bertaraf edileceği ve altın bir çağ başlayacağı…” söylentileri, Kuran’ın anlatımıyla bire bir örtüşmemektedir.

Dünya üzerinde Ergenekon Destanına sahip çıkan iki kavim mevcuttur ki bunlar, Türkler ve Moğollardır. Birbirine akraba olma ihtimali de olan bu iki kavim, Tarihi süreçte, aynı coğrafyada yaşamış, aynı kültür ve inancı (Şamanizm) paylaşmış, aynı düşmanla (Çinliler) savaşmışlardır.

Hun ve Moğol saldırılarına karşı sed yapan ve yaptıkları sed ile de bir dünya harikası esere imza atan kavim ise Çinlilerdir. Bu bakımdan, Ye’cuc ve Me’cuc, Hunlar ya da Moğollarsa eğer, Zülkarneyn’den sed yapmasını isteyen kavmin ise Çinliler olması gerekir.

Kur’an, Ye’cuc ve Me’cuc’u “Suyu tüketen, insanları yiyen, kıyamet alameti ve ahir zaman zebanisi…” varlıklar olarak sunmamıştır. Seddin yapılması, “Tanrı’nın bir rahmeti (Lütuf, ikram, esirgeme, şefkat)” olarak nitelendirilmiştir ki, bunu hem şikâyetçi kavim için, hem de üzerine sed yapılan kavim için bir lütuf olarak anlamak icap eder; çünkü birinin huzursuzluğu giderilmiş, diğerinin de olgunlaşma ve yanlışlarından arınması için fırsatı verilmiştir.

Bir yerde suç varsa, ceza da vardır. Fakat suça karşılık ceza verilmesindeki gaye, suç işleyeni caydırmak ve ıslah etmektir. Bu, evrensel bir hukuk ilkesidir ve bu ilke, Kuran’ın özüne tamamen uygundur.

Kur’an, işlenen herhangi bir suça karşılık yaptırımlar va’z ederken, hemen ardından da tövbe istiğfar (samimi pişmanlık, nedamet) edildiğinde affedileceğini bildirmektedir. “Günah”, suç işlemeyi; “Tövbe” ise pişmanlık duyma, ıslah olma ve doğruya yönelme iradesi ortaya koymayı ifade eder.

Zülkarneyn, suç ve kabahat işleyen Ye’cuc ve Me’cuc’u demirden bir sed ile dağların arkasına hapsederek cezalandırmış ve demiştir ki;

-“Bu Rabbimden bir rahmettir! Ancak bunlar, Allah’ın tayin ettiği bir süreye (Vaad) kadar burada kalacaklardır…”

Bu, şu demektir: Dağların arkasında hapsedilerek cezalandırılan kavim, pişmanlık duyacağı belli bir süre dolduğunda tahliye edilecektir.

Kuşku yok ki Tanrı adildir ve adaletle hükmeder. Aynı zamanda O, bağışlayıcı ve engin bir merhamet sahibidir. Böyleyken, Ye’cuc ve Me’cuc’u kıyamet öcüleri imiş gibi göstermek hem naklin (Kur’an) verilerine ve hem de ilmin hakikatlerine ters düşmektedir…

GezGin

(1)Bkz. E.M. Hamdi Yazır Tefsiri, Kehf s. 83-99’un tefsiri.