İlahlarınızı asla bırakmayın! Ne Vedd’i, Suva’ı, Yeğus’u, Yeuk’u ve ne de Nesr’i!

Sponsor Bağlantılar

Gemi, dağ gibi yükselen dalgalar arasında yol alıyordu…

Güçlü çalkantılarla sarsılan teknenin postaları (1) ayrılacakmış gibi çatırdıyor, güverte frengilerinden (2) süzülen sular, gökleri ve yeri çatlatan yeni bir oluşun haykırışlarına yürek titreten seslemeler/efekt fısıldıyordu.
Kavisli duvarlara yansıyan gölgeler korkulu ve titrek, tüpten gelişigüzel sıkılmış kara boyalar gibi hüzünlü dekora sıçramış. Puslu bakan gözler ağlamaklı ve silik, sönmek üzere olan ateşler gibi üstüne kül yığmış. Yüreklerde kopan fırtınalar güçlü ve sessiz, korkulu çığlıkların dili tutulmuş…

Yaşı 900’ü aşmış olan kaptan, lumbuzlardan (3) dışarı bakmış ve gördüğü manzara karşısında dehşete düşmüştü. Göğün ve yerin patlayıp da boşalan suları, dev bir canavarı andıran kollarıyla her tarafa uzanıyor, insanları, ağaçları ve yapıları yerinden ve yaşamdan koparıyor ve yükseklere, daha yükseklere doğru tırmanıyordu…

Ve artık dağlar bile görünmez olmuşlardı!

Yerkürenin tamamı koca bir okyanus, gemiyse soluk alıp veren canlıların hayatta kalabildiği yüzen bir adacık haline gelmişti…

Buzul çağı yaklaşıyordu…

O ana dek yeryüzünde bir tek süper kıta ve bir tek kavim vardı… Bu kavmin toplumsal yapısında, seçkinler ve köleler gibi sınıflar bulunmuyordu. Onlar, genel ahlaksızlık ve sapkın inanç batağına düşmemiş medeni bir topluluktu. Barış, esenlik ve refah içinde bir hayat sürüyorlardı ve bakımlı, mamur şehirler kurmuşlar, olağanüstü bir güzellik ve sağlamlıkta yapılar yapmışlardı. Yolları geniş, sulama sistemleri kusursuz, bahçeleri çeşit çeşit bitki ve meyveli ağaçlarla doluydu.

Bilim, kültür, sanat ve teknolojide zirve yapmışlar, çevre kirliliği oluşturmayan bir enerji kullanmışlar, yeşili ve ürünü bol, havası temiz bir doğada yaşamışlardı.

Ömürleri ve boyları uzun, fizikleri güçlüydü. Bu kavmin mensupları, güzel ahlak, hoşgörü ve adaleti esas almışlar, tüm zamanların en ileri medeniyetine sahip olmanın onuruna ermişlerdi…

Onlar, sonra gelecek nesillerden daha güçlüydü
Ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı.
Dahası onlar orayı, sonrakilerden çok daha fazla mamur
Ve müreffeh bir hale getirmişlerdi.” (4)

Bu kavmin içinde üstün bir ahlak ve ilme sahip beş genç yaşardı. Bu gençler, herkese karşı güler yüzlü davranır ve gece-gündüz toplumun refah ve mutluluğu için bilimle uğraşırlardı. Vedd, Suva, Yeğus, Ye’uk ve Nesr ismindeki bu gençleri halk çok sever, eşsiz kıymetteki değerleri bilirlerdi…

Sonra bu gençler, o güne kadar bilinmeyen bir hastalıktan peş peşe vefat etti. Halk, onların kaybına çok üzülmüş, matemler tutmuş, bu gençlerin aralarından yitip gitmesine bir türlü alışamamıştı.

Hiç olmazsa onların hatırasını yaşatmak ve bir nebze teselli bulmak için görkemli anıtlar yapıp, heykellerini diktiler. Sık sık burayı ziyarete gider, gençler için hayır dualar eder ve gözyaşı dökerlerdi…

Zamanla bu anıt etrafında yeni bir kültür oluştu. Genç kuşaklar, öncekilerin yerini aldıkça, Vedd, Suva, Yeğus, Ye’uk ve Nesr hakkındaki söylenceler, efsanevi ve mistik bir hüviyet kazanmaya başladı. Kalbini uğursuzluğa adamış sapkın bir grupsa, toplumun bu yoğun ilgi ve teveccühünü anı anına ve dikkatle izliyor, bu durumdan nasıl çıkar sağlayabileceklerini düşünüyorlardı.

Sonunda bunlar, kulaktan kulağa yayılan bir takım hurafeler uydurdular. Gençlere duyulan samimi sevgi ve özlemi, romantik bir tutkuya ve giderek bir nevi tapınmaya dönüştürdüler. Masumane yapılan anma ziyaretleri artık dini bir ayin mahiyeti almaya başlayınca da, İblis’ten ilham ve feyiz alan bu çıkar gurubu, putlar adına söz söyleyip, yasalar koydular ve icat ettikleri yeni dinin güç ve otorite sahibi önderleri oldular. Ardından toplum yapısı da hızla değişikliğe uğradı ve o zamana kadar var olmayan alt ve üst sınıflar oluştu.

Artık Tanrı adına hükmeden seçkinler ve boyun eğmek zorunda bırakılan köleleler çağı başladı. Seçkinlerin söz ve istekleri, Tanrı’nın kutsal buyrukları olarak kabul edilir oldu.

Kaptan, genç sayılacak bir yaştaydı. Olumsuz gidişi görüyor ve ortaya çıkan bu kötülüğün nedenlerini bulmaya çalışıyordu. Zulüm karanlığına gidişin önü mutlaka alınmalıydı; ama nasıl? Genç kaptan, şirk çamuruyla kirlenmemiş bir bilince sahipti. Dürüst ve erdemli kişiliğiyle toplumun saygı gösterdiği biriydi. Güçsüz ve düşük sayılıp toplumun dışladığı insanlar, birer ikişer kaptanın sevgi ve şefkat iklimine sığınıyorlardı. Bu durum, kaptanın sorumluluğunu daha da ağırlaştırmıştı.

Kaptan düşünüyor, araştırıyor, toplumsal yapıdaki arızalara tanı koymaya çalışıyordu. Yönetici durumdaki kadronun, aynanın önünde gözüken kimseler olduğunu sezinlemeye başlamıştı. Onların tasfiyesiyle her şey normalleşir miydi? “Hayır!” dedi kaptan; çünkü halkın, despot bir idare altında ezilmesine rağmen isyan yerine itaat etmesi bir dürtü/motivasyon ve cazibe olmadan mümkün olmayacak bir şeydi. Salt baskı ve sindirme yöntemleri, böyle bir düzenin devamlılığını sağlayamazdı.

Kaptan, hem insanlarla tek tek görüşmeye, hem de büyük kitlelere ulaşmak için çaba göstermeye başladı. Bazen gizli, bazen açık toplantılar düzenleyip değerlendirmeler yaptı. Bir süre sonra da kaptanın bu faaliyetleri yöneticilerin kulağına kadar gidince sert bir biçimde uyarıldı.

Her şeye rağmen vazgeçmediği görülünce, bu kez karşısına aynanın arkasındaki seçkin önderler çıktı ve dediler ki:
-“Biz, seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz!”
-“İlahlarınızı asla bırakmayın!” dediler halka,
-“Ne Vedd’i, Suva’ı, Yeğus’u, Ye’uk’u ve ne de Nesr’i!”
Kaptan, yönetici gurubundan olmayan bu kişilerin sözlerinden sonra, halkın nasıl bir anda tavır değiştirdiğini, kendisinden yüz çevirdiklerini ve tepkiler gösterdiklerini hayret ve şaşkınlıkla izledi. Ancak, bundan sonradır ki fitnenin genel merkez kadrosunu keşfetmiş oldu.

Komprador takımı!

Ve onların, putların etrafında oluşturduğu sapkın din anlayışı ve ideoloji…

İşte bu idi toplumsal yapıyı bozan
şey…

-“O, sadece aklını kaçırmış biri; artık siz de onu bir süre gözaltında tutun!”

Âdem’e yeryüzünde sorumluluk verilmesi ve Kabil’in, kardeşi Habil’i öldürmesinin ardından, insanın dünyadaki gerçek macerası Nuh ile başladı.

Tarihte görülen İlk putperest toplum Nuh’un toplumu, ilk uyarıcı resul de Nuh idi. Bir bakıma, resuller ve ümmetler tarihi de Nuh’la başlamış oldu…

Nuh, elçi olarak seçilince kavmini uyardı; puta tapıcılıktan, hurafe dininin ve zulüm düzeninin aleti olmaktan vaz geçmeye çağırdı,

-“Hala sorumlu davranmayacak mısınız?” ve “Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim!” dedi.
-“Şu halde Allah’a karşı sorumlu davranın ve beni izleyin!” diye söyleyince de, kavmi ona karşı durdu ve dediki:
-“Ne yani, toplumun en düşüklerinin sana tabi olduğunu bile bile sana inanalım mı?”

Nuh, onlara, düşük denilen kimselerin, bu nitelendirmeyi hak edecek davranışlarının ne olduğunu bilmediğini, onları böyle yargılayıp kovamayacağını, görevinin açıkça uyarmaktan başka bir şey olmadığını anlattı.

-“Ey Nuh!” diye seslendiler: “Eğer bu tavrına bir son vermezsen taşlanacaksın!” (5)

Tehditlere kulak asmayan Nuh, canla başla mücadeleye devam etti. Başka bir gün onlara:

-“Allah’a kulluk edin, O’ndan başka bir ilahınız yoktur. Kuşkusuz ben, korkunç bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum!” dedi.

Eylemleri, en sonunda seçkinlerin sabrını taşırmıştı, dediler ki: “Şu kesin ki, biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz!”

Nuh, sapıtmadığını, sadece bir elçi olduğunu söyledi: “Sizi uyarsın, sorumluluğunuzu hatırlatsın ve bu sayede rahmete nail olasınız diye içinizden bir adam eliyle size bir bildiri gelmesinde şaşıracak ne var?” Bunun üzerine ona incitici sözler söylediler ve çekip gittiler. (6)

Zulüm düzeninin kurucularına karşı direnen Nuh, artık tedbirli davranmayı bırakmış, açık açık toplumu uyarmaya başlamıştı, bunun üzerine seçkinlerden bir gurup: “Bakıyoruz da, sen sadece bizim gibi ölümlü bir insansın. Ayrıca sana ayak takımından sığ görüşlü kişilerden başka kimsenin uymadığını da görüyoruz. Sonuç olarak, senin bizden daha üstün bir tarafının bulunmadığını ve hatta yalancı olduğunu düşünüyoruz!” dediler.

Nuh, onları mantıklı düşünmeye davet ederek misaller verdi ve dediki: “Ya ben Rabbimin katından gelen kesin bir delile dayanıyorsam? Ya O, bana, katından bir rahmet bağışladığı halde siz bunu göremiyorsanız? Şimdi siz, bunun düşüncesine bile tahammül edemezken kalkıp da sizi zorlayabilir miyim?”

Toplum içinde yükselme ve ödüller alma peşinde olmadığını, çalışmalarının karşılığının Rabbi tarafından verileceğini, geleceğin bilgisine sahip bir kâhin veya bir melek de olmadığını sözlerine ekledi. Ayrıca Küçük görülenlerin belki de Tanrı katında hayırlı kimseler olduğunu, bunların içinden geçenlerin ancak Tanrı tarafından bilinebileceğini, bilgiye dayanmayan görüşler sunmasının vicdansızlık olacağını anlattı.

Dediler ki: “Madem öyle, sözünün arkasında duruyorsan haydi bize tehdit ettiğin azabı getir!”
Madde perest muhataplar, Nuh’tan soyut sözler yerine görünür kanıt, aritmetik kesinlik istemişlerdi ki, Şeytani bir tuzağın içine düşürülmeye çalışıldığını anlamıştı Nuh. O sadece vahiyle gelen kozmik bir bilgiyi tebliğ etmekteydi, ne ki, istediği an onu maddi bir gerçekliğe dönüştürme güç ve yetkisine sahip değildi…

Nuh: “Yalnız Allah dilerse onu sizin başınıza getirir, artık bir daha da asla kurtulamazsınız!” dedi,
-“Hem ben size ne kadar öğüt vermeye çalışırsam çalışayım, eğer Allah sizin yoldan sapmanızı dilemişse, benim verdiğim öğüdün size hiç bir yararı olamaz. O, sizin de rabbinizdir, sonunda O’na döndürüleceksiniz.” (7)

Nuh, duygu ve vicdanlara seslenip, kavminin putların esaretinden kurtulması için çaba gösterirken, seçkinler de aralarındaki çekişmeyi görünürlük ve ispat düzlemine kaydırarak, Nuh’un etkisini kırmak için uğraşıyorlardı.

“…Haydi, bizi tehdit ettiğin azabı getir!”

Sahte dinin kurucuları işte bu sözlerin arkasına saklanıyorlardı…

Halkı, ikiyüzlü bir siyasetle kandıran kompradorlar yine kazanmak üzereydi ve nitekim aklını kullanmayan toplumun koyunları da Nuh’u yuhalamış ve alaycı kahkahalar atarak onu kovmuşlardı.

Başka bir gün tekrar seçkinlerin karşısına dikilen Nuh: “Ey kavmim! Yalnız Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilahınız yok!” uyarısında bulundu, “Hala sorumluluk bilinciyle hareket etmeyecek misiniz?” diye de sordu. Seçkinler şaşırıp kaldılar; çünkü bir köşeye çekilip susacağını sandıkları Nuh, tekrar karşılarına çıkma cesaretinde bulunmuştu.

Halka seslendiler: “Bu da sadece sizin gibi ölümlü bir insan!”
-“Onun amacı size üstünlük taslamak!”
-“Kaldı ki, eğer Allah isteseydi gökten bir melek indirirdi!”
-“Bizler bu konuda önceki atalarımızdan bir şey işitmiş de değiliz…” dediler.

Daha önce soyut kavramlardan öte görünür bir şeyler ortaya koymadığı için yalanladıkları Nuh’u, şimdi de fizik görünürlüğe sahip olduğu için yalancı sayıyorlar, fizik ötesi varlıklardan ancak elçi olabileceğini iddia ediyorlardı. Seçkinlerin çelişkileri apaçık ortadayken, halk bir türlü gerçeği göremiyor veya görmek istemiyorlardı.

-“O sadece aklını kaçırmış biri; artık siz de onu bir süre gözaltında tutun!” dediler,
-“Bu adam sadece uydurduğu yalanı Allah’a isnat eden biri, bizim ona inanmamıza ihtimal yoktur!”

Nuh üzülmüş ve gönlü daralmıştı… Melek değil insan soylu olduğu için yalancı sayılmış, hazinelere, gelecek zaman (ğayp) ilmine sahip olmadığı öne sürülerek reddedilmiş, kendisine ancak bir kısım ahmağın (!) uyduğu söylenerek küçümsenmiş, müesses nizamı (yerleşik düzen) kendisine üstünlük sağlamak adına devirmek istemekle; sapıklık, yalancılık ve atalar kültüne tabi olmamakla suçlanmış, bunaklık ve delilikle itham edilmişti.

Hüzünlü ve boynu bükük bir halde Rabbinin şefkatine sığınmış ve demişti ki:
-“Rabbim! Onların beni yalanlamalarına karşı yardımına muhtacım!”
-“Az kaldı, yakında pişman olacaklar!” Böylece Nuh, yakarışına kısa fakat çarpıcı bir cevap aldı…

Buzul çağı sonrası, yeryüzü kıtalara, insan nesli de kavimlere ayrıldı…

Tufan, zalimlerin yönettiği, zulüm görenlerin direnmediği bir toplumu tarih sahnesinden silivermişti. Bin yıla varan uzun ömrü ve güçlü fizik yapısını da kaybeden insan, asıl büyük kaybını bilgi bağının kopuşuyla vermişti.

Nuh’tan sonraki nesiller, bilim ve teknolojide gelişme gösterdikçe, yeni keşiflerde bulunduklarını sanmaktadır. Oysa insan kaybettiği hafızasına erişim sağlamaktadır. İlkel yaşama ait çağlar, tufanla birlikte bilgiden kopuşun getirdiği cahillik ve vahşilik dönemleridir…

GezGin

(01) Üzerine kaplama tahtalarının veya metal levhaların tespit edildiği ağaç veya maden eğriler.
(02) Güvertede suyun denize akıtılabilmesi için bordaya açılan oluklu delikler.
(03) Gemilerdeki yuvarlak pencereler.
(04) Kur’an, Rum s.9
(05) Kur’an, Şu’ara s.105-108.111.112;115,116
(06) Kur’an, Araf s.59-63
(07) Kur’an, Hud s.25-33