Nuh’un Gemisinin bir ibret olarak bırakıldığını Kuran işaret etmektedir. Yaygın inanca göre gemi, “Ağrı Dağı” veya “Cudi Dağı” üzerine oturmuştur. Ağrı Dağı başta olmak üzere çeşitli yerlerde ve Cudi Dağında araştırmalar yapılmış; ancak, bu güne kadar heyecan verici bir- kaç fotoğraf veya anlatım dışında ikna edici somut bir bulgu ortaya konmamıştır.
İnsan, 5800 m. yükseklik ve 1200 m. derinlikte hayatta kalabilen bir canlı türüdür. 10.000 metrelerde de oksijen az olmasına rağmen soluk alabilirse de kısa bir süre hayatta kalabilir. Bilimin hakikatleri böyleyken denebilir ki, tufanda suyun yükseldiği seviye, insanın bir veya iki gün normal olarak sağlıklı kalabileceği (Tıbbi yardım almadan) yükseklik olan 5800-6000 metre olmalıdır. Kaldı ki, 3000 metrelerde dahi insan, akciğer ödemi gibi sağlık sorunları yaşar. 4000’de beyin ödemi ve 5000’in üzerinde ise retinal kanamalarla birlikte körlük başlar. O halde sağlığını kaybetmemesi için insanın en az belli bir zaman sonra 3000 metrelik rakıma veya daha alt seviyelere inmesi gerekir.

Sponsor Bağlantılar

Tufanda, suyun yüksekliği 10.000 metrelere kadar çıkmış olsa bile, 5000 veya 3000’lere doğru hızla seviye kaybettiği düşünülebilir. Böyle olmuşsa şayet, 5137 m. yüksekliğindeki Ağrı Dağı’na veya 2000 m. yüksekliğindeki Cudi dağına gemi oturmuş olabilir; ya da bunların dışında herhangi bir dağa…

Gemi, “şu dağda, bu dağda” diye aranarak bulunamayacak belki… Belki de bir gün, bir buz kütlesi iklim değişiklikleri sonucu eriyecek veya bir dağ bloğu deprem gibi doğa olaylarıyla parçalanacak ve Gemi, bir tepenin üzerinde kendiliğinden ortaya çıkıp görünür olacaktır.

Nuh’un Gemisi, suyun altından yükselen çığlıklardır. O, yitik bir hazinedir; insanlığın kayıp hafızasını taşımaktadır…

Tarih öncesi” devirlerde esrarengiz bir takım olaylar olduğuna dair kanıtlar vardır. Güçlü bir ihtimaldir ki, Taş Devri ve Maden Devri öncesi büyük uygarlıklar kurulmuştur; ancak büyük felaketler sonucu bir zaman sonra bu uygarlıklar tarih sahnesinden silinmiştir…

Hâlihazırda, günümüze kadar hala ayakta kalabilen bazı eserler ve arkeolojik kazılarla ortaya çıkan bazı kalıntılar, bunun böyle olduğunu ispatlıyor. Geçmiş kavimlerle ilgili Kuran’da anlatılan kıssalar da zaten aynı doğrultuda bilgiler vermektedir.

Nuh, çok eski bir zamanda, belki de buzul çağlarından birinde; tahta, sac veya demirden levhaları yapım malzemesi olarak kullanarak; bunları, perçin, çivi veya kaynakla birleştirip buharlı bir gemi yapmış ve tufandan kurtulmuştur. Nuh’un temsil ettiği uygarlıksa, su altında kalarak yok olmuştur.

Ardından, “Ad” kavmi yerini almış başka bir felaketle sonra yok olmuştur. Sonra, “Semud” kavmi tarih sahnesine çıkmış o da yok olmuştur.  Sonra da Peygamberler atası İbrahim ve yeğeni Lut, Gomore ve Sodom kentlerine yerleşmiş ve iğrenç işler yapan Lut’un kavmi yok olmuştur. Medyen Halkı ortaya çıkmış, sonra o da yok olmuştur.

Tufan, insanlık tarihindeki en önemli kırılma noktasıdır. Belki de tarihi, tufan öncesi ve tufan sonrası (T.Ö. ve T.S.) adı altında iki ana döneme ayırmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır; çünkü Tufan sonrası insan, o zamana dek ulaştığı yüksek bilgi birikimini, muazzam teknoloji ve uygarlığını da kaybetmiştir.

Ayrıca, T.Ö. ve T.S. arasındaki hafıza köprüsü yıkılmış; ancak bağlantı ayakları hala durmaktadır. Nuh’un nesli, kaybedilen hafızayı tekrar canlandırma misyonunun temsilcileri olmalıdır… Mesela Nuh’un neslinden olan İbrahim’in kısa öyküsü şöyledir: Babası Azer Put imalatçısıydı ve bundan kazanç elde ederdi. İbrahim, bunun yanlış bir şey olduğunu düşünmüş ve vazgeçirmek istemişti. Henüz vahye muhatap olmuyordu İbrahim. O, aklını kullanma yolunu seçmişti; “Putlar benim Rabbim olamaz! Çünkü onların kendisine bile faydası yok.” diyordu.

Sonra ay ve güneşin Rab olup olamayacağını düşündü, onların devamlılığının olmadığını görünce de, “Yıldızlar, Ay ve Güneş benim Rabbim olamaz, hepsi de zeval buluyor (batıyor)” dedi.

Bunların dışında, her şeye hâkim olan aşkın bir varlık olmalıydı… Daima görüp gözeten, hiçbir lahza zeval bulmayan, gözle görülüp de var olan hiçbir şeye benzemeyen bir varlık ki, ancak “Ancak böyle bir varlık benim Rabbim olabilir” sonucuna vardı. O, put yapan ve kendi yaptığına da tapan bir babanın oğluydu; fakat genlerinde Nuh’un ilim ve iman kodlarını taşıyordu… Akıl yürüterek, muhakeme gücüyle Tanrı’yı bulmuştu. Nasıl ve nice olabileceğini tam bir isabetle tasavvur etmişti.

Tarihsel süreç göstermiştir ki, çeşitli dönemlerde bu nesilden biri çıkmıştır, lider kişiliği, ilim ve irfanıyla büyük inkılâplar meydana getirmiştir. Son örneği Hz. Muhammed (sav)’dir. İşte o da onlardan biridir…

İçinde yaşadığı kavmin mensupları, kız çocuklarını utanç vesilesi sayar da diri diri toprağa gömerdi. Onların içinde, “Bir parça et için, koca hayvanı niye yok edeyim” deyip, canlı hayvanın butlarından et keserek yiyenler vardı. Fahişelik yaygın ve muteber bir meslek sayılır; böyle ilişkilere giren bir kadın çocuk doğurursa eğer ve doğum hangi erkeğin döşeğinde gerçekleşmişse, o adam babası sayılırdı. Bu işe yaramadığında ise ilişkide bulunan kimseler arasında kura çekilir ve kura sonucuna göre çocuğun babası belirlenirdi.

Lat, Menat, Uzza başta olmak üzere putlara, Tanrı’ya ulaştırıcı, şefaatçi yedek ilahlar kabulüyle tapılırdı. Güçlüler, zayıfları köle edinip eziyordu… Altın neslin üyesi son nebi Hz. Muhammed (sav) İşte böyle insanlık dışı işler peşinde koşan seviyesi düşük bir toplumu, her yönüyle yüksek bir seviyeye çıkarmış ve çağının en ileri uygarlığını kurmuştur.

İnsan, doğası gereği zıtlıklarla doludur. Bin bir çile ve emeklerle yaptığı her güzel şeyi bozabilir, bozduğu şeyin yerine çirkin ve kötü şeyler koyabilir. Sabırsızdır, ileri ve aydınlık ufuklara doğru yol alıp giderken, sıkılıp geri dönebilir… Son nebi (sav), ilham kaynağı olan yüce bir kitabı insanlığa emanet etmiştir. Bu öyle bir kitap, öyle canlı bir hitaptır ki, eskimez, yıpranmaz, zamanı dolmaz, ilhamı tükenmez bir okyanustur.

Geçmişle gelecek arasına köprü kurar ve unutulanları hatırlatır. Eğrileri doğrultur. Eksikleri tamamlar, fazlaları eksiltir. İnsan tabiatını ve insanın var olduğundan beri tarihteki yürüyüşünü, zaaflarını, dosdoğru bir yolda giderken nerelerde yoldan saptığını anlatır. Bazen sorulduğunda, bazen de sorulmadan, kalpten geçeni bilir de cevap verir. İnananların inancını, şüphecilerin ise inkârlarını artırır ve çarpıcı kıssalarla hayata dair ibret alınacak dersler verir.

“İşte bu, medeniyetlerin önemli haberlerindendir. Sana onu kıssa olarak naklediyoruz; onlardan duran var, biçilen var…”

“Biz, onlara zulmetmedik; fakat onlar, kendilerine zulmettiler. Allah’ı bırakıp da taptıkları mabutları, Rabbinin emri geldiği vakit kendilerine hiçbir fayda vermedi. Ve işte Rabbin, zulmeden medeniyetleri çarptığı vakit böyle çarpar! Çünkü O’nun cezalandırması çok acıdır ve çok şiddetlidir.”

GezGin