“Onların oğullarını öldürüp kadınlarını sağ bırakacağız!”

Sponsor Bağlantılar

Mısır ülkesinin kralı, astığı astık, kestiği kestik zorba bir düzen kurmuş, toplum ise sınıflara ayrılmıştı… Kastın en alt tabakasını köleler oluşturuyordu; İbrani asıllı köleler… Mısır Kralı ve toplumun önde gelenleri, itaatten çıkacağı endişesiyle kölelere boyun eğdirmek için akıl almaz yöntemler uyguluyorlardı; düzenlerinin devamlılığı ve selameti için onların oğullarını öldürüyor, kadınlarını ise sağ bırakıyorlardı…
Firavunun piramit hiyerarşisi esasına göre tasarlanmış sisteminin mahzeni, yeni doğmuş bebekler, işkence altında ya da sefaletten ölmüş erişkinlerin kafataslarıyla doluydu…

Sistemin özü ve felsefesi şuydu: Piramidin tabanında ne kadar kelle birikirse, Firavun’da o oranda yükselecek ve otoritesi artacaktı…

Böylece, gençliğin enerji ve dinamizminden mahrum kalan köleler, otorite karşıtı eylem yapamayacak, başkaldıramayacaklardı; kaldı ki isyana teşebbüs etseler dahi kadınlar ve yaşlı erkeklerden oluşan bir topluluğun başarı şansı olmayacaktı…

İşte, Mısır kralının planı buydu; oysa Tanrı’nın da onun için hazırladığı bir planı vardı…    
Zulüm karanlığının kara elleri bir kez daha anaların rahmine uzanmaya karar vermiş ve kralın casusları da harekete geçmişti.

Casuslar, halkın arasına karışıp, konuşmalarına kulak kabartarak bilgi almaya çalışıyorlar, köle halkın zayıf karakterli olanlarından çeşitli vaatlerde bulunarak istihbarat topluyorlardı. Erkek çocuğu olan evleri tespit edince de kolluk kuvvetlerine haber veriyorlar, onlar da ani baskınlarla yeni doğan erkek çocuklarını ele geçiriyor ve hunharca katlediyorlardı.

Bebekleri parçalanan annelerin acı çığlıkları boşlukta yankılanırken, o an oğlunu gözlerden kaçırmayı başaran anneler korku ve endişe içinde bekliyor, hamile olan kadınlarsa erkek çocuk doğurmamak için Tanrı’ya yakarışta bulunuyorlardı.

Kalbi korkuyla çarpan bir anne daha vardı ve o, yavrusunu nasıl koruyacağını düşünmekten çıldıracak bir haldeydi. Evler her an kontrol altındaydı ve sınırları belli küçük bir yerleşim alanında yaşıyorlardı. Köleler, bulundukları alanın dışına izinsiz kesinlikle çıkamazdı. Evladını koruyabileceği güvenli bir yer bulabilme imkânı da yoktu…

Derken, zulmün askerlerinin ayak seslerini işitti!

Onlar yine gelmişlerdi! Köle kampının üzerine uğursuz bir karanlık yine çökmüştü. O an, kıvır kıvır saçlı, gül kokulu bebeğini göğsüne bastıran annenin ise dizlerinin bağı çözülüvermişti.

Çaresizlik içinde ağlıyordu ki, birden bire olağandışı bir şey olmuş, Tanrı ona seslenmiş ve şöyle vahyetmişti:

-“Onu emzir! Fakat başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu suya bırak; sakın korkma ve üzülme! Çünkü biz mutlaka onunla seni kavuşturacağız. Ve onu elçilerimizden biri yapacağız!”

Sonra Tanrı’dan ikinci sesleniş de geldi:

-“Onu sandığa koy, ardından da o sandığı suyun akıntısına bırak; akıntı onu kıyıya çıkaracaktır. Bana düşman olan ve ona da düşman olacak olan biri kendisine sahip çıkacaktır…”

GezGin