“Ta ki, Güneşin doğduğu yer/Matli’a’ş-şems‘e vardığında, onu, kendilerine başkaca bir örtü var etmediğimiz bir kavmin üzerine doğar buldu.

Sponsor Bağlantılar

İşte böyleydi! Biz, onun yaşadıklarını hubr /geçmiş ve geleceği kapsayan hakikat bilgisi/ ile kuşattık.” (1)
10 üzeri -43 saniyede büyük patlama gerçekleşti. Milyar kere, milyar kere, milyar kere, milyonda biri kadar inanılmaz kısa zaman…

“Göğü kendi güç ve kudretimizle Biz oluşturduk ve onu sürekli genişleten biziz.” (2)

Miladi 1900’lü yılların başına kadar evrenin sabit ve sonsuz olduğu düşünülüyordu, daha sonra yapılan hesaplamalarla evrenin statik (Durağan, sabit) değil, kinetik (hareket eden, değişen) bir yapıya sahip olduğu anlaşıldı.

Dev teleskoplarla gözlem yapıldığında evrenin sürekli bir devinim içinde olduğu ve genişlediği tespit edildi.

Dünyanın yaşı 4.596 milyar yıl olarak tahmin edilmekte; Zirkonyum kristalleri üzerinde yapılan radyometrik tarihlendirmede, en azından 4.404 milyar yaşında olduğu anlaşılmaktadır.

İlk 4 milyar yıllık dönemde canlı yaşamamıştır. Bu devrin sonlarında Alg ve Radilaria adı verilen canlılar ortaya çıkmış; bitkiler, basit canlı organizmalar, balıklar, memeliler ve en sonunda insan görülmüştür.

Yerkürenin tarihini bilimsel yöntem açısından dört büyük jeolojik zamana ayırırlar:

Paleozoik: Eski Hayvanlar Zamanı,
Mesozoik: Orta Hayvanlar Zamanı,
Neozoik: Yeni Hayvanlar Zamanı,
Antropozoik: İnsan denen türün ortaya çıktığı zaman.

Dünya var oluşu ve soğumasından bu yana birçok kez buzul çağına girmiş, insanın görüldüğü Antropozoik dönemde bile buzul çağı yaşanmıştır.

İnsanın, yeryüzündeki macerasını ilimle kuşatabilmek (hubr) için Zülkarneyn, Tanrı’nın kendisine verdiği güç/imkân sayesinde ve ulaştırıcıya (Sebeb) bağlanarak geçmiş zamana akıp gitti. (3)

Sıfır zamanda büyük bir patlamayla sahne alan evrenin, birbirinden farklı kozmik sistemlerle beraber “Yedi Gök”, Galaksilerde kümelenen yıldız sistemleriyle beraber de ‘Yedi Yer’ den oluştuğu -çokluktan kinaye de olabilir- vurgulanmaktadır.

Öncelerde, alev topu şeklinde olan dünyada balçık canlılar bulunmuyordu. O dönemde yeryüzünün halifesi, bedensel varlığı ateş enerjisinden olan cinlerin atası İblis idi.

Sonra, Dünya soğumaya başladı ve ateşin külleri toprak haline geldi. Böylece, bedensel varlığı toprak ve su olan vahşi beşeriyet oluştu. Bunların içinde, henüz kendisine sorumluluk verilmeyen ve ruh üfürülmediği için de insan ad ve vasfını almayan bir tür de bulunuyordu.

Ateş varlık Cinlerin egemenliğindeki yeryüzünde, balçık vahşi beşeriyet arasında yer alan ve memeli canlılardan bir tür olan insan, savaşıyor, kan döküyordu…

Kur’an-ı Kerim’in ilk emri olan “Oku!”dur…

Kuran’ın sosyal ve siyasal (ilişkileri düzenleme ve yönetme anlamında/ siyasa) mesajlarını anlamanın yolu, kâinatı ve insanı anlamak ve Tanrı’nın sünnetini (davranış biçimini) idrak edebilmektir.

Adeta “gökten kanat takılarak indirildiğine inanılan Âdem” düşüncesiyle başlayan bir zihni altyapı mutlak manada bir “dikey hiyerarşi” inşa edecekti ki öyle de oldu.

Oysa Kur’an, Âdem’i halden hale, evreden evreye geçirerek, insanın üst bir bilinç formu olarak yarattığını anlatıyor.

Hani Rabbin sizin insan olarak anılmadığınız bir zamanda meleklere:
-“Ben yeryüzüne bir halife tayin edeceğim!” demişti.
Bunun üzerine melekler:
-“Ya Rabbi, sen yeryüzünde fesad çıkarıp kan dökmekte olan birini mi halife atayacaksın; hele ki biz seni takdis ile tenzih ediyorken?” demişlerdi.
-“Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi Tanrı (4)

Melekler, varlık âleminde “müfsid” ve kan dökücü bir unsurun var olduğunu nereden biliyorlardı? Ayette kullanılan “ifsad” sözcüğü bu noktayı açıklığa kavuşturmak için önem arz etmektedir.

Fesad, “f,s,d” kökünden gelir ve “bir şeyin az veya çok, takdir edilen sınırların dışına çıkması anlamı taşır veya beden, nefs ve eşyanın istikametinden sapmasını ifade eder. Ve yine ayetteki “yesfiku” sözcüğünün anlamı ise kan dökmektir.

Mesela bir Aslanın, bir Geyiği avlaması, “fesad” yani “kan dökücülük” diye anlaşılamaz; çünkü bu durum, Tanrı’nın yeryüzüne koyduğu yasasının icabıdır. Ekolojik denge ve besin zinciri ilkeleri içinde cereyan eden bu olaya “fesad çıkarmak ve kan dökmek” denemez.

Hal böyleyken, Melekler neye itiraz etmişlerdi?

Bu soru, meselenin düğüm noktasıdır. İtiraz neydi? Yeryüzünde “haddini aşan” ve “kan dökerek” bunu yapan, ihtiraslarına gem vuramayan, ölçü ve sınır tanımayan bir varlığın halife atanması söz konusuydu ki, bu, meleklere göre isabetli bir seçim olarak gözükmüyordu.

O halde haddini aşan, kan döken varlık kimdi? İnsan!

Pekâlâ, Melekler, Âdem’in temsil ettiği türün bozguncu ve kan dökücü olduğunu nereden biliyordu? Sonradan “insan” diye anılacak olan bu varlık, zaten yeryüzünde vardı ve o, kan döküyordu.

Demekki insan, Âdem’le birlikte halife atanmadan önce de yeryüzünde vardı ve bencildi, saldırgandı, sınır tanımayan balçık bir canlıydı. Bilgiye erişme yeteneği verilmesi ve bir aydınlanma sürecinden geçmesi sonrasındandır ki “halife”, yani “koruyucu-düzenleyici” bir form kazandı.

Halife, ardıl demektir. Tanrı’nın halifesi, kavramsal olarak Tanrı’nın ardılı manasına gelir. Yani Tanrı tarafından yetki verilen ve bu yetkiyi o’nu temsilen yeryüzünde kullanacak olan varlık demektir.

Ayrıca, Tanrı’nın yeryüzüne atadığı halifesi demek, aynı zamanda Tanrı’nın, yeryüzünde ne yapılmasını istiyorsa, onu yapma yetkisine haiz kimse demektir. Yani, bir kurtçuğun hayatını ve hayat alanını bile koruma ve güven altına alma sorumluluğunu yüklenen kimse demektir.

Tanrı, Âdem’e bütün isimleri öğretti ve meleklere: “Eğer sözünüzün arkasında duruyorsanız, hadi bakalım bunlar hakkında bilgi verin” dedi. (5)

“Kan dökücü” denilen o varlık, halife atanmadan önce, eşyanın hakikat ve tabiatından gafil olduğu için bozmaktaydı, kan dökmekteydi. Çünkü o, doğayı ve varlığın tabiatını anlayamamıştı, tutkuları ve ihtiraslarıyla hareket eden bir canlıydı henüz.

İsimleri öğrendi ve ortaya “Âdem” çıktı…

Sonra Cinlerin atası Şeytan, onu ve eşini kandırıp yasağa sürükledi ve şecereye/ağaca yaklaştıklarında gizlilikleri açığa çıktı. Ayıp yerlerini Cennet yaprağıyla örtmeye çabaladılar. Rabbin nida etti, “İhtilafların ekserisi mal yüzündendir, en çok sarf edilen ise maldır.” (8)

Şecer, “mal-mülk” manasına da gelmektedir. O zaman, “Cennet’ül Varak”, Cennet Yaprağı altın, gümüş gibi değer ifade eden maddelere işaret eder ki, meta, “hoşa giden şey” demektir. Meseleye böyle bakıldığında, cennette bulunan ve ihtilafa neden olan şeye, “meta” denebilir.

Bir bakıma, meleklerin itirazına neden olan bu, “bozguncu ve kan dökücü” varlığın asıl sorunu bencilliği idi; yani değer ifade eden şeyleri, malı-mülkü paylaşmak istememesi idi…

GezGin
_________________________
(01) Kur’an, Kehf s, 90-91
(02) Kur’an, Enbiya s, 30
(03) Kur’an, Zariyat s, 40
(04)Bakara s, 30
(05)Bakara s, 31
(06)Araf s, 22
(07)Nisa s, 65
(08)Lisan-ül Arab, c. 5, s. 32, 33. “Şcr” mad.

* Zamanın İzi (1) “Geçmiş ve Gelecek Bilgisi”
* Zamanın İzi (2) “Büyük Fırtına”
* Zamanın İzi (3) “Mehdi, Mesih ve Deccal”
* Zamanın İzi (4) “Geleceğe Yolculuk”
* Zamanın İzi (5) “Ateşin Külü”