-“Ben yeryüzünde bir halife tayin edeceğim!” dedi Tanrı, nurani (ışık) varlık Meleklere…
-“Yeryüzüne fesat çıkaran ve kan dökmekte olan birini mi atayacaksın; üstelik biz seni övgü ve şükür ile tespih edip boyun eğiyorken…” dedi Melekler.
-“Şu kesin ki ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” buyurdu Tanrı.
Ruh üfürünce insan kıldığı Âdem’e isimleri -bilgi sahibi olma, bilgiye erişme ve bilgiyi kullanabilme yetisi- öğretmişti Tanrı ve sonra eşyayı/sembolleri meleklere gösterip sordu:

Sponsor Bağlantılar

-“Hadi, eğer sözünüzün arkasında duruyorsanız, şunların ismini bana tek tek bildirin!”
-“Seni tenzih ve takdis ederiz! Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz yoktur. Yalnız sensin her şeyi ilmiyle kuşatan, her hükmünde tam isabet eden” dedi Melekler ve böylece, kendilerine öğretilenden -istidat, yazılım, program- başka bir bilgi sahibi olamayacaklarını ve fikir üretemeyeceklerini itiraf etmiş oldular. Âdem’in bildirmesi buyrulduğunda ise o, isimleri tek tek söyledi.

“Ben ondan üstünüm! Beni ateşten, oysa onu balçıktan var ettin!”

Kuşkusuz Tanrı, Göklerin ve yerin sırrını biliyordu. Âdem’i (Ruh/bilgi ve bilgiye erişme kabiliyeti verilmiş ilk balçık canlı türü) içlerinden seçtiği vahşi beşeriyet içindeki türün kan dökücü olduğunu da… Meleklerin, kendilerini Yeryüzü halifeliğine daha layık gördüklerini, fakat bunu içlerinde sakladıklarını da biliyordu.

-“Size dememiş miydim, Ben bilirim göklerin ve yerin gizemini; saklayıp gizlediklerinizin tümünü ben bilirim, diye?” dedi Tanrı ve Meleklere,
-“Âdem için emre amade olun!” buyruğunu verince, Cinlerin atası İblis’ten başka hepsi boyun eğip itaat etmişlerdi. Neden karşı geldiğini sorduğundaysa İblis:

-“Ben ondan üstünüm! Beni ateşten, oysa onu balçıktan var ettin!” demiş, isyanının gerekçesini maddi değerler, yani materyalizm üzerinden savunmuştu. Demekki İblis, materyalizmin ilk önderi ve kurucu şeyhidir.

İblis’in içinde sakladığı asıl derdi, yeryüzündeki birincil varlık olma statüsünü kaybedecek olmasıydı. Oysaki Toprak, ateşin soğumuş haliydi; ancak o, yine de büyüklük taslamış ve nankörlük etmişti.

-“Öyleyse in o bulunduğun yerden!” dedi Tanrı,
-“Çünkü orada büyüklük taslamak senin haddin değildir! Hadi, çık git artık! Çünkü sen aşağılık birisin!”

Buna rağmen İblis, yine de talepte bulunma yüzsüzlüğünü göstermiş ve demişti ki:

-“Yeniden diriliş gününe kadar bana süre tanı!”
-“Sen zaten süre tanınmışlardan biriydin!”
-“Mademki sen, beni saptırdın; yemin olsun, ben de senin doğru yolunun üzerinde onlar için pusu kuracağım; sonra da hem göz göre göre açıktan, hem dolaylı ve sinsice, hem doğruluktan yana görünerek, hem de zaaf ve güdülerini kışkırtarak sokulacağım onlara ve böylece onların çoğunu nankörlük eden kimseler olarak bulacaksın!”

Tanrı, İblis’in hayâsızca meydan okumasına karşılık buyurdu:

-“Aşağılanmış ve dışlanmış bir halde defol oradan!”
-“Onlardan kim sana uyarsa, unutulmasın ki Cehennemi tıka basa sizlerle dolduracağım!”

Ve Âdem’e,

-“Ey Âdem! Sen ve eşin has bahçeye yerleşin, canınızın çektiği her şeyden yiyin; ancak, sakın şu ağaca yaklaşayım demeyin, sonra zalimlerden olursunuz!” dedi.

Yemin ettiği gibi Âdem ve Havva’yı ayartmaya çalışan Şeytan, onların beşeriyetten gelen zaaflarını kullandı. Amacı, onları itaatsizliğe sürüklemek ve saklı olan yerlerini/yönlerini onlara göstermekti.

-“Rabbinizin sizi bu ağaçtan uzak tutması, başka değil, sadece siz iki melek olursunuz, ya da ölümsüzlüğe erersiniz de ondandır” demiş ve yemin ederek,
-“İnanın ki ben, ikinizin de iyiliğini istiyorum!” diye de söylemişti.

İşte böyle telkinlerde bulunarak onları kandırmayı başarmış, yasaklanmış ağacın meyvesinden tattırmış ve böylece Âdem ve Havva’nın saklı yerlerindeki örtü/perde kalkmıştı. Sonra da onlar, “Has Bahçe”den topladıkları yapraklarla örtünmeye çalıştılar.

-“Ben ikinizi de o ağaçtan men etmemiş miydim? Ve ikinize de, kesinlikle Şeytan sizin için yakın ve açık bir düşmandır! Dememiş miydim?” buyurunca Tanrı, her ikisi de:
-“Rabbimiz! Biz, kendi kendimize zulmetmişiz; eğer bağışlamaz ve bize acımazsan, kuşku yok ki kaybedenler arasında olacağız!” diye yakarmışlardı.

Tanrı, yasasını şöyle açıkladı:

-“Birbirinize düşman olarak çıkıp gidin!”
-“Zira yeryüzünde geçici bir hayat alanı ve tadımlık bir hoşnutluk sizi bekliyor. Orada yaşayacak ve orada öleceksiniz; nihayet oradan çıkarılacaksınız!”

İşte Zülkarneyn’in “Güneşin Doğduğu Yer”de gördüğü, üzerlerinde güneşten başka örtüsü bulunmayan kavim (1), has bahçeden çıktıklarında üzerlerinde giysi olmayan Âdem ve Havva ve öncülük edecekleri tür idi. Ve artık onlar, o sıra yine çıplak halde bulunan vahşi beşeriyetin arasında onları bilgiye ulaştırmak için yaşayacaklardı.

Âdem ve eşi Havva’nın temsil ettiği tür, balçıktan var edilen canlılar arasından yeryüzünde halife olmak için seçilmişti. Bilgi öğretilince de adı insan diye anılmıştı…

Zülkarneyn, insanın yeryüzündeki serüveninin başlangıç –Güneşin doğduğu yer– ve insanın yeryüzündeki serüveninin son evresine yakın –Güneşin battığı yer– zamana kadar ulaşabildiği içindir ki, Kuran, ona “İki zaman/devir/nesil sahibi, zamanın izi” anlamında “Zülkarneyn” demiştir… (2)

GezGin

(01) Kur’an, Kehf s, 90’ a atıf, Kur’an, Kehf s, 90
(02) : Sahip, Karn: Nesil, Devir, Çağ, Dönem, Bir milletten sonra gelen millet, Boynuz… Eyn: İki, Zülkarneyn: İki devir, Dönem, Nesil, Çağ, Zaman sahibi anlamına gelir. İsim değil lakaptır, Zülkifl: Pay sahibi, Zinnun: Balık sahibi, Zülcenaheyn: İki kanat sahibi, Zinnureyn: İki nur sahibi gibidir.

* title=”Zamanın İzi (1) "Geçmiş ve Gelecek Bilgisi"”>Zamanın İzi (1) “Geçmiş ve Gelecek Bilgisi”
* Zamanın İzi (2) “Büyük Fırtına”
* Zamanın İzi (3) “Mehdi, Mesih ve Deccal”
* Zamanın İzi (4) “Geleceğe Yolculuk”
* Zamanın İzi (5) “Ateşin Külü”