“Ey Zülkarneyn! Ye’cuc (Işık Saçan zırhlı yabancı) ve Me’cuc (Atlı yabancı) bu topraklarda karışıklık çıkarıyor, onlarla bizim aramızda bir sed yapman karşılığında sana haraç/vergi versek olur mu?”

Sponsor Bağlantılar

“Sahne!”

Dendi, çekim başladı… Her bir oyuncu, kendine özgü oyununu oynadı. Ve serüven “son!” bulunca da çekimi tamamlanan film, kozmik makaralara sarıldı.
Koltuklarına oturup, “Varlık ve Yaşam” adlı filmi seyredenler, o an gerçekten maddi bir âlem içinde yaşadıklarını sanmışlardı. Hâlbuki onlar, bedensiz varlıklar âleminin bir üyesi idiler. Zaman ötesi boyuttan çağrılmış ve daha önce oynadıkları filmin galası için bir araya getirilmişlerdi…

Makaralara sarılı film şeridi dönerken, gerçekte perdeye yansıyan görüntüden başka bir şey olmayanlar, ne yaptıklarını tüm ayrıntılarıyla izlemekteydiler.

Var oluş sırrı ve mutlak gerçekliği filmi gösterime sunan bilmekteydi sadece… Finali yaklaşmakta olan görsel etkinlik, serüvenin kahramanlarının arşive kaldırılan yaşam öykülerinden başka bir şey değildi…

“İki Dağ Arasındaki Yer”

Işıklar saçan parlak giysili, yayları omuzlarında asılı ve sadağında oklarıyla at üzerindeki konuklar!

Onlar, dağların arkasında yaşıyorlar…

Başka bir ülkeden oraya gelerek, oraya sığınmışlar…

Ve Zülkarneyn o çağa aktı, gitti… İki dağ arasındaki yerde beliren bir kavim gördü ki, bunlar bilinmeyen bir lisanla konuşuyorlardı -veya başka hiçbir dilden de anlamıyorlardı- Zülkarneyn, lisanlarını yüksek bilgi kudretiyle çözdü. Onlar, Zülkarneyn’nin adil ve kudretli bir kral olduğunu duymuşlardı ve

-“Ey Kral!” dediler,
-“Senin güçlü ve bilge bir hükümdar olduğunu duyduk, biliyoruz…”
-“Adil davranacağını, sıkıntımıza çare bulacağını umuyoruz… Bizler, aramızda kavga etmeyen, huzur içinde yaşamayı seven bir topluluğuz. Topraklarımızı daha bereketli, şehirlerimizi daha mamur hale getirmek için uğraşmaktan başka bir şey bilmeyiz. Ve…”
-“Ve gerçekten biz hep böyle bir yaşam sürdürmüştük. Sonra bir gün buralara yabancı kimseler geldi ki, daha önce bu topraklarda yaşamamış, kimsenin tanıyıp bilmediği yabancı konuklar…” Dağları işaret ederek:

-“Bu iki dağ arasına daracık bir geçitten geçtiler; yanlarında at, deve, keçi gibi hayvanları da vardı. Bazıları yaralıydı; yorgun ve ürkek bir haldeydiler. Geçide girdiklerinde Geçip gittiklerini sanmıştık; meğer dağların arkasında yaşamışlar…”

-“Yıllar sonra onları karşımızda görünce çok şaşırmıştık. Güçlenmişlerdi ve sayıları da artmıştı… Önceleri şehre yaklaşmıyorlardı; bazen geçitte görünüyor, bizlere uzaktan bakıyorlardı. Daha sonra şehre inmeye başladılar…”

-“Bunlar iki gruptur; bazılarının giysileri ışıl ışıl parlar ki, biz bunlara “IŞIK SAÇAN YABANCI”; bazıları hep at üzerinde dolaşır ki, bunlara da “ATA AİT YABANCI” deriz. İşaret lisanıyla anlaşarak onlara dedik ki: ‘Kasabalarımıza girmeyin ve burayı terk edin!’
Bunun üzerine kalabalık bir savaşçı grubu dağların arkasından çıktı, omuzlarında yayları ve ellerinde parlayan mızrakları vardı… Korku ve telaşla evlerimize kapandık. Günlük işlerimiz aksadı. Dışarı pek çıkamayınca da tarlalarımızı ekemez, pazarlarımızı açamaz olduk. Çare bulmak için aramızda toplantılar yaptık ve bir karar alıp uyguladık…”

-“Geceleri geçidin girişine sağlam duvarlar yaptık. Fakat her defasında bin bir emekle ördüğümüz duvarları deldiler, yıkıp geçtiler. Sonra da öfkeyle saldırmaya başladılar; koyunlarımızı, mahsullerimizi zorla alıp mallarımızı yağmaladılar. Ne yaptıysak bir çare bulamadık, ya da onları durduracak güce ulaşamadık. İşte durumumuz budur ve olan biten böyledir; doğrusu biz yardımına muhtacız!”

İçlerinden seyrek sakallı, çekik gözlü ufak-tefek biri: “Ey Kral!” dedi, “Onlar orada oldukça biz bu topraklarda huzur içinde olamayız; çünkü onlar bozguncudurlar! Şu geçit yerine onların çıkmalarına mani olacak sağlam bir set yaparsan, karşılığında biz de sana haraç veririz!”

Zülkarneyn ister istemez gülümsedi ve içinden: “Şu adamın bana teklif ettiği şeye bak!” dedi,
-“Oysaki Tanrı, yeryüzü krallığını, yerlere ve zamanlara ulaşma kudretini bana bahşetmiş, hayatın gizemlerini kavrayacak özel bir bilgi (hubr) ve hikmet vermiş, böylece büyük lütuflarda bulunup cömert davranmışken…”

Ücret teklif eden adam ve yanındakilerin, kralın gerçek durumunu bilmeleri elbette olanaksızdı… Ve kral, onlara:

-“Tanrı’nın bana verdiği güç daha üstündür!” diye söyledi,
-“Sizin istediğiniz Seddi yapacağım. Karşılığında yalnızca bedensel olarak bana yardımcı olmanızı istiyorum!”

Mutlulukla kabul ettiler. Kralın yapmayı düşündüğü sed, taştan yapılmış bir duvar olmayacaktı, çünkü şikâyette bulunanlar bunu daha önce denemişlerdi. Kralın aklında başka bir tasarım vardı ve uygulaması için önce demir üretmesi gerekmekteydi…

Demir, arı haldeyken gümüşsü beyaz renkli bir metaldir. Doğada en bol bulunan metallerden biridir. Yeryüzünün çekirdeği büyük oranda demirdendir. Yeryüzü kabuğunda öteki maddelerle tepkimeye girmiş durumdadır. Arı olarak seyrek bulunur ki bunlar, bazı bazaltı kayaları veya göktaşlarıdır.

Simgesi Fe’ dir; Latince demir anlamında kullanılan Ferrumdan üretilen bir sözcüktür. Atom numarası 26, atom ağırlığı 55,85 ve özgül ağırlığı 7,86’dır.

Hematit, magnetit, limonit ve karbonat, siderit gibi yerkabuğunda bulunan minerallerden ergitilerek elde edilir. Bunlara demir filizleri denir.

Demirin eritilerek ayrıştırılması için 1535 derecelik bir ısı gereklidir. Maden cevheri oksit şeklinde olduğundan, oksijenden ayırmak için çok miktarda redüktöre yani indirgeme işlemini yapacak bir aracıya ve özellikle de karbona ihtiyaç vardır. Ayrıca bunun için yüksek ısı üretebilen fırınlar gereklidir. (İ.Ö. 1300′ de Hititler’in icat ettiği söylenir.)

“Bu Rabbimden bir rahmettir! Rabbimin mühleti dolduğunda onu açıp yerle bir eder ve Rabbimin sözü mutlaka gerçekleşecektir.”

Kral,
demir elde etmek için yüksek ısı kapasiteli fırın, gerekli olan tesis ve donanımları kurup demir üretmeye başladı. İki dağ arasındaki geçit yerini inceledi, bazı ölçümler aldı. Bloklar halindeki demirler şikayetçi halkın yardımıyla geçit yerine getirilerek yığılıyordu.

Sonra inşa işlemine geçildi. Fırınlar ve hava kompresörleri kuruldu.

Yoğun bir faaliyetin ardından demir duvar, iki dağın tepesiyle eşit yüksekliğe ulaşınca kral bunu yeterli gördü ve fırınlar ateşlendi. Kompresörlerin çalıştırılması emrini de verdi kral.

Demir akkor hale gelinceye kadar devam edildi. İçi erimiş bakırla dolu uzun kollu iş makinalarının yaklaştırılmasını istedi ve erimiş bakır, kızıl görünüm almış demir duvarın üzerine boşaltıldı. Böylece demir blokların arasındaki boşluklar doldu. İş bitince, daha önce iki dağ arasında bir geçit yokmuş gibi oldu, geçidin varlığına dair hiçbir iz kalmadı.

Kral, şaşkınlık içinde kalan halka: “Bu Rabbimden bir lütuftur!” dedi, “Yıkılamayacak kadar dirençli, delinemeyecek kadar sağlamdır; ancak, sonsuza kadar bu böyle kalmayacak, Rabbimin takdir ettiği süre geldiğinde Sed yerle bir olacaktır.” diye de ekledi.

Ve böylece Zülkarneyn, Işık Saçan konuk ve Ata Ait olan konukların bir gün oradan çıkacaklarını söyleyerek geleceğe ait bir bilgiyi paylaşmış oldu.

Rahman Rahim Allah Adıyla:
Sonra bir sebebe tabi oldu.
Ta ki, iki dağ arasına vardığında; onlardan başka bir de kavim belirdi ki, neredeyse hiçbir dilden anlamıyorlardı.
“Ey Zülkarneyn! Ye’cuc /Zırhlı yabancı ve Me’cuc /Atlı yabancı bu topraklarda karışıklık çıkarıyor, onlarla bizim aramızda bir set yapman karşılığında sana haraç /vergi, bedel versek olur mu?” dediler.
“Rabbimin verdiği imkân daha hayırlıdır. Siz bana beden gücünüzle destek verin de onlarla sizin anıza sağlam bir engel çekeyim…”
“Bana demir kütlelerini getirin!” İki tepenin arası dolunca, “Körükleyin!” Dedi. Onu akkor kıvamına getirince de, “Verin bana erimiş bakır/ katranı üzerine dökeyim!” diye seslendi.
Artık onu ne aşabildiler ve ne de delip geçebildiler…
“Bu Rabbimden bir rahmettir! Rabbimin mühleti dolduğunda onu açıp yerle bir eder ve Rabbimin sözü mutlaka gerçekleşecektir” dedi… (1)

GezGin

(1)Kehf s.92-99

* Zamanın İzi (1) “Geçmiş ve Gelecek Bilgisi”
* Zamanın İzi (2) “Büyük Fırtına”
* Zamanın İzi (3) “Mehdi, Mesih ve Deccal”
* Zamanın İzi (4) “Geleceğe Yolculuk”
* Zamanın İzi (5) “Ateşin Külü”