“Siz bedensel kuvvetinizle destek verin; ben de onlarla sizin aranıza sağlam bir engel çekeyim.”

Sponsor Bağlantılar

Zülkarneyn’in, dünyanın birbirinden uzak, değişik yerleşim yerlerindeki olayları bilmesi bir haberleşme ağının olduğunu akla getirebilir. Kehf s. 91. ayet böyle değerlendirildiğinde, Zülkarneyn’in seyahatlerindeki bulanık (flu) görüntü biraz daha berraklaşarak yeni bir boyut kazanıyor sanki…
Güneşin Battığı Yere –Solar Apeks/Gelecek Zaman- seyahatini anlatan “Ey Zülkarneyn! İster bunlara azap et, istersen güzellikle muamele et! dedik.” Kehf suresi 86. Ayetine göre Zülkarneyn’in vahiy aldığı anlaşılıyor. İki dağ arasına vardığı yerde yaptığı sedle ilgili  olarak da, “Dedi: Bu Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadine kadar ki gelince onu yerle bir eder…” 98. Ayette, Zülkarneyn, gelecek zamanla ilgili bir bilgiyi “hubr” paylaşıyor.

Ancak, Zülkarneyn’in seyahatleri öncesinde vahiy aldığına ilişkin bir bilgi ve ima Kuran’da yer almamaktadır. Bunun böyle olması doğaldır; çünkü ona, “Yeryüzü Krallığı” (Mekkene) ve “her şeyden bir ulaştırıcı” (Külli şey’in sebeb) zaten verilmemiş miydi? Onun, elinde bulunan bu güç, hubr bilgisi ve ulaştırıcılar sayesinde zamanlar arası olayları haber aldığını ve zamanlar arası seyahat ettiğini düşünmek akla ve nakle ters düşmemektedir.

Zülkarneyn, fetih amaçlı seyahat etmemiştir. İki dağ arasındaki yere güçlü bir kral kimliğiyle gittiğinde, sayısal anlamda küçük ama nitelikli bir orduyla gittiği ve ordusunun içinde, muharip gücün yanı sıra bilim adamları, tercümanlar, Metalürji uzmanları, makine mühendis ve tasarımcıları, çeşitli teknik elemanlardan oluşan uzman bir kadronun olduğu kuvvetle muhtemeldir.

Böyle düşünmeye, yine ayetlerin içeriğindeki iki önemli ayrıntı sevk etmektedir:

1. Zülkarneyn iki dağ arasındaki yere gittiğinde, Ye’cuc ve Me’cuc’ ten şikâyetçi olan bir kavmin isteğiyle demir bir sed inşa etmiştir. Evvela Zülkarneyn’in bu yere bir kral vasfıyla gittiği göz ardı edilmemelidir. O halde beraberinde götürdüğü bir de ordusu olmalı ki hem güç sahibi bir kral olduğu anlaşılsın ve hem de Ye’cuc ve Me’cuc güçlerini kontrol altında tutabilsin.

2.Seddin yapım aşamalarında; demirin elde edilmesi, parça parça bloklar halinde mamul maddeye dönüştürülmesi ve yüksek ısıveren fırınlar ve üretim tesislerinin yapılması, iki dağ arasındaki mesafenin mühendislik açıdan hesaplanması, tazyikli hava veren makineler (körükler) üretilmesi ve dil sorununun aşılması faaliyetleridir. Dolayısıyla,

İki dağ arasından çıkarak yerleşik bir halkın huzurunu bozan yabancı bir unsurun varlığından hem zaman ve hem de mekânsal açıdan haberdar olup oraya seyahat etmesi gerektiğini bilmesi için özel bir haber alma ağının,

Şikâyetçi kavmin yeryüzünde hiçbir topluluğun bilmediği bir lisanla konuşmasından hareketle onlarla anlaşmasını sağlayacak olan tercümanlarının,

Demirden bir sed yaptığına göre, yanında metalürji uzmanı ve inşaat mühendisleriyle beraber demirin gerek demir filizlerinden ayrıştırılması ve gerekse belli boyutlara göre mamul hale getirilmesini sağlayan ekibinin, yüksek ısı veren fırın ve diğer araçların imal edilmesi işiyle uğraşan teknik elemanlarının,

İki dağ arasına demirin kütleler (blok, parça veya kafes şeklinde) halinde diziliş ve yükseltilmesi projesinde yer alan uzman bir heyetinin, demir ustalarının, iş makinelerini kullanacak olan operatörlerinin olması gerekmektedir…

Zülkarneyn’in yaptıkları ile ilgili en fazla ayrıntı 3. Seyahatte verilmiştir. O halde 3. Seyahat iyi anlaşılmalı ki, diğer seyahatler ve bir bütün halinde Zülkarneyn ayetlerindeki gerçeklere yerli yerinde ve hakkıyla yaklaşmak mümkün olabilsin. Bunun da bircik yol ve yöntemi, tarihte yolculuk etmektir…

Ergenekon Destanı:Moğol iline İl Han padişah olmuştu. Tatar ülkesinin padişahı da Tatar hanlarının dokuzuncusu olan Sevinç Han’dı, birçok hediyelerle Kırgız hanına adamlar gönderip türlü adaklar adayarak onu kendi tarafına çekti. O zamanlar oradaki uruklar arasında en kalabalığı Moğollar olduğundan her savaşta düşmanlarını yenerlerdi. Türk ellerinde Moğol’un oku ötmeyen, kolu yetmeyen bir yer yoktu. Bundan dolayı bütün boylar Moğol’u kötülerdi. Hepsi birleşip Moğollardan öç almak için üzerlerine yürüdüler. Moğollar çadırlarını ve sürülerini bir yere yığıp çevresine hendek kazdılar; beklediler, Sevinç Han geldi. Vuruş başladı.

On gün savaş oldu. On günde de Moğollar üstün geldi. Bunun üzerine Sevinç Han, bütün han ve beyleri toplayıp gizlice konuşup danıştı; “Biz bunlara hile yapmazsak işimiz bitiktir.” dedi. Ertesi gün tan ile çadırlarını kaldırıp kötü mallarını, bir takım ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Moğollar, bunları güçsüz kaldılar da onun için kaçıyorlar sanıp arkalarına düştüler. Tatarlar dönüp çarpıştılar, bu yol Moğollar yenildi; ordugâhlarına gelinceye kadar onları kestiler. Malları ile birlikte ordugâhı da zapt ettiler. Moğolların çadırlarının hepsi orada olduğundan, Moğollardan bir aile bile kurtulamadı. Büyüklerini kılıçtan geçirdiler. Küçüklerin her birini bir kişi tutsak aldı.

Sevinç Han, Moğol’u yağma ettikten sonra ülkesine dönmüştü. İl Han’ın oğulları bu savaşta ölmüşlerdi. Ancak, en küçüğü olan “Kayan (Kıyan)” kalmıştı. O yıl evlenmişti. Amcasının oğullarından Nüküz de o yıl evlenmişti. Bunların ikisi de aynı bölükten olan iki kişinin tutsağı olmuşlardı. Bir yolunu bulup kaçtılar, savaştan önce ordu kurdukları yere geldiler. Düşmandan kaçıp gelen; deve, at, öküz ve koyunları buldular.

Konuşup dediler ki: “Burada kalsak, bir gün olur düşmanlarımız bizi bulur. Bir boya gitsek çevremiz hep düşman boylarıdır. En iyisi dağlar arasındaki kimsenin daha yolu düşmemiş olan bir yere gidip oturalım.” Sürülerini sürüp dağlara doğru yürüdüler. Yabani koyunların yürüdüğü bir yolu tutup tırmanarak yüksek bir dağın boğazına vardılar.

Oradan tepeye çıkıp öte yanına indiler. Oraları iyice gözden geçirdiler. Gördüler ki geldikleri yoldan başka yol yoktur, o yolda öyle bir yol ki bir deve, bir keçi bin güçlükle yürüyebilir; ayağı biraz sürçse düşüp parçalanır. Vardıkları yer geniş bir ülke idi. İçinde akarsular, kaynaklar, türlü otlar, çayırlar, meyveli ağaçlar, türlü türlü avlar vardı. Bunu görünce Tanrı’ya şükürler kıldılar.

Kışın malların (at, koyun, deve, sığır) etini yer, derisini giyer, yazın sütlerini içerlerdi. Burada Kayan ve Nüküz’ ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldı ki artık oralara sığamadılar.

Bunun üzerine konuşup dediler ki, “Atalarımızdan işitirdik ki Ergenekon’un dışında geniş ve güzel bir ülke varmış; atalarımız orada otururlarmış. Tatarlar baş
olup başka boylar bizim uruğumuzu kırıp yurdumuzu almışlar. Artık Tanrı’ya şükür, düşmandan korkup dağa kapanarak kalacak halde değiliz. Bir yol bularak bu dağdan göçüp çıkalım. Bize dost olanla görüşür, düşman olanla güreşiriz!”

Herkes bu düşünceyi beğenip yollar aradılar. Bir türlü bir yol bulamadılar. Bir demirci, “Ben bir yer gördüm, orada demir madeni var. Onu eritirsek bir yol buluruz.” dedi. Gidip o yeri gördüler. Demircinin sözünü doğru buldular.

Millete odun ve kömür vergisi saldılar. Herkes vergisini getirdi. Bir sıra odun, bir sıra kömür olmak üzere dağın böğründeki çatlağa dizdiler. Dağın tepesine ve öteki yanlarına da odun, kömür yığdıktan sonra, deriden yetmiş körük yapıp yetmiş yere kurdular, ateşleyip hepsini birden körüklediler. TANRI’NIN GÜCÜ İLE DEMİR ERİYİP BİR DEVE GEÇECEK KADAR BİR YOL AÇILDI! O ayı, o günü, o saati belleyip dışarı çıktılar. İşte o gün Moğollarca bayram sayıldı.

Ergenekon’dan çıktıkları zaman Moğolların padişahı Kayan neslinden Börte Çine idi. Bütün boylara elçiler göndererek, Ergenekon’dan çıkıp geldiğini bildirdi. Bunların kimi sevindi. Hele Tatarlar bunların üzerine yürüdüler. Saf bağlanıp savaşıldı. Moğollar yenip Tatarların büyüklerini kılıçtan geçirdiler; küçüklerini tutsak ettiler. Dört yüz yıl sonra böylece kanlarını aldılar. Mallarını zapt edip anayurtlarında oturdular.

O zamandan beri Ergenekon’dan çıktıkları kurtuluş gününü bayram yaptılar. O gün bir demiri ateşte kızdırırlar, önce han bir demiri örsün üstüne koyarak çekiçle vurur, sonra beyler de öyle yaparlar… (1)

GezGin

(1)Ergenekon Destanı, Türk Edebiyat Tarihi; “Cami üt-tevarih”, Reşideddin