Yalan Söyleyin, Mutlaka İnanan Birileri Çıkar!

Tarih, toplumsal bilimlerin laboratuarıdır. Bana kalsa, her türlü toplumsal bilimler eğitimi için önce tarih okunmasını zorunlu kılardım. Tabii arkadaşlardan bazıları derhal soracaklar

Sponsor Bağlantılar

 

Hangi tarih?

 

Hangi eğitim?

 

Türkiye’de eğitim bir rezalet. Tarih anlayışı ve tarih eğitimi ise bu rezaletin içinde ayrı bir fecaat. Tabii, eğitim ve özellikle de tarih eğitimi doğru dürüst yapılmayınca, bunun yerini medyatik “çıkışlar” alıyor. İşin içine medya karışınca, ekranlar, sütunlar, kitaplar, ya cahillerin, ya üçkağıtçı politikacıların, ya da garip ve eksantrik çıkışlar yaparak dikkat çekmek isteyen sözde bilim insanlarının egemenliğine giriyor. Birkaç düzgün bilim insanının kimi zaman medyada zorlukla yer bulan cılız açıklamaları ise bu kargaşa içinde güme gidiyor. Böylece sadece gençlerimiz değil kamuoyumuz da, hem tarihimiz hem de dolayısıyla toplumumuz hakkında yalan yanlış ve çoğu zaman da kasıtlı olarak saptırılmış izlenimlerle “biçimlendiriliyor”. Tarihe bakışımızda kimi zaman kasıtlı ve bilinçli, kimi zaman da cehaletten kaynaklanan (görece!) üç tane yanlış var diye düşünüyorum:

 

Birinci olarak, insanlar tarihi, sahip oldukları ideolojilere göre saptırıyorlar. Tarihe bakarken, genellikle kasıtlı yapılan yanlışların altında yatan bu “ideolojik saptırma” en çok dinci ve milliyetçi çizgide görülüyor. Atatürk’ün Samsun’a gittiği geminin kocaman bir şilep olduğu ya da İstiklal Mahkemelerinde yüz binlerce müslümanın inançlarından dolayı idam edildiği gibi kaba yalanları bir yana bıraksak bile, örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunda, Dördüncü Haçlı Seferi’nin rolü gibi işlevsel bir olay bizim tarih eğitimimizde hiç yer almaz.

 

İkinci olarak düşülen bir yanlış, ele alınan olay ya da olguların genel tarih ve dünya bağlamı dışında, soyut biçimde, dünya konjonktüründen ve tarihsel süreçlerden yalıtılarak irdelenmesidir.

 

Örneğin, Türkiye aleyhine kullanılan Ermeni sorunu, temeli 1774 Küçük Kaynarca antlaşmasına kadar dayanan bir siyasal süreç olarak görülmez, Osmanlı’nın Batı tarafından paylaşılma sorunu ile ilişkisi kurulmaz, Birinci Dünya Savaşı’ndaki Osmanlı-Rus Savaşı’ndan bağımsız ve Sevr Andlaşması ile Kurtuluş Savaşı dışında düşünülür, bir “soykırım” için gerekli olan “faşist milliyetçiliğin Osmanlı’da gelişip gelişmediği” irdelenmeden ele alınırsa, tabii ortalıkta “soykırım” iddialarından geçilmez.

 

Üçüncü olarak yapılan en önemli yanlışlardan biri, geçmişin bugünkü kavramlar ve terimlerle irdelenmesi ve değerlendirilmesidir.Bunun en tipik örneği, Osmanlı İmparatorluğu’nun 14 ile 17’inci yüzyıllar arasındaki temel yapısının “insan hakları” bağlamında değerlendirilmesi yanlışıdır. İster Osmanlı’yı ve İslam’ı yüceltmek, isterse Osmanlı’yı ve Müslümanlığı yermek adına yapılsın, böyle bir irdeleme yanlıştır.

 

Sonuç ister olumlu olsun, isterse olumsuz, böyle bir değerlendirilme yapılamaz, çünkü “insan hakları” dünyada 18’inci yüzyılda ortaya çıkmış olan bir kavramdır.

 

Türkiye’de dincilik ve ırkçılık tehlikeleri ne yazık ki insan haklarını ve demokrasiyi tehdit eden boyutlara ulaşmıştır. Her iki totaliter eğilim de, bugünü biçimlendirmek ve kamuoyunu yönlendirmek için yukarda değindiğim, tarihe bakarken yapılan her üç yanlışı da kullanmaktadır.

 

Şarlatanların yazdığı kitapların en çok satanlar listelerine girdiği, tarihsel gerçekleri ve toplumsal süreçleri kendi saplantıları doğrultusunda eğip bükenlerle, cahil ve sahtekar politikacıların el ele, bizi tarihten ve toplumsal gerçeklerden kopardığı bir dönem yaşıyoruz.

 

Tarihinden ve toplumsal gerçeklerinden kopuk bir toplumun ise çağdaş dünyada yaşama şansı olduğunu düşünmüyorum.

 

Kısa bir zaman sonra sizlere AB’nin eğitim sistemimize nasıl el attığını ulusal kodlamanın genç beyinlerden nasıl silindiğini hülasa Atatürkçülüğün ve Atatürk gençliğinin nasıl yok edildiğine dair bir çalışma sunacağım.