Aslında yine tarihi bir sorudur, kıyamet. Kıyamet, bütün toplumlarca mütemadiyen koptu kopacak halinde hep beklenile gelmiştir. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz mantığıyla bakılınca, tüm zaman ve mekânlarda anlatıla gelmesi aslına haberdir bizim için. Kim bilir belki de müjdedir. Kimileri çok sevdiği dünya hayatının noktalanması olarak bakarken, kimileri de bıktığı bu dünya hayatından kurtuluş, kaçış ve Cennete girerek selamete eriş olarak görmüşlerdir, görmektedirler.Ama en son gelen kutsal kitap, Kuran-ı Kerim; İndirildiği ümmetin, son ümmet olduğunu en açık haliyle beyan etmiştir. Yani artık eskiye görece daha belirgin bir randevu tarihi verilmiştir. Hatta günümüzde bazı toplum fertlerinin, kıyametin yaklaştığını düşündükleri için ahrete hazırlık çalışmalarına başladıkları söylenceleri, medya bombardımanı arasında bazen seçilebilmektedir. Sanki kıyamete kadar yaşayacakları garanti edilmiş gibi, neden daha önce ahrete hazırlanmayı düşünmemişler acaba? Sanırım kıyametle ilgili konuların karışıklıklara duçar olması bu ve benzeri düşüncelerden kaynaklanıyor. Yani benim kıyametim mi? Kâinatın kıyameti mi?

Sponsor Bağlantılar

Çok sevgili atamız, Nasrettin Hoca Hazretleri de kendisine sorulan bir soruda, kendisine has nükteli bir cevapla konunun aslının bizi ilgilendiren kısmını cevaplamıştır. Kuşdilini, rumuzlu ve şifreli mesaj paketlerine dünya dili olan esprilerini de katarak dünya ya mal olmuş bir büyüğümüzdür, kendisi.

Sevgili, saygı değer Nasrettin hocamıza;

– Hocam, kıyamet ne zaman kopacak? Diye sorulduğunda,

– Eşeğim ölünce küçük kıyamet, hanımım ölünce de büyük kıyamet kopar. Şeklinde cevap verdiğini hepimiz duymuşuzdur. Cümle paketlerinin içine sıkıştırılan mesajlar ne kadar açık değil mi?

“ Kıyam et “, “ Ayağa kalk “, “ Dikil “, “ Diril “, “ Dik dur “ şeklinde de düşünebileceğimiz bir kelimedir. Sanırım Nasrettin hoca; Dünya’nın nasıl ayakta durduğu bizi ilgilendirmez. Bizi, bizim nasıl ayakta durduğumuz ve duracağımız ilgilendirir mesajını paketlemiş, cümlelerinin içine. Onun bu güzel gerçeğinde başka neler gizlidir? Şimdilik göremiyorum. Ama konunun ve Nasrettin hocanın manevi yanını da düşündüğümüz de, kıyametle ilgili başka kaynaklarda da manevi mesajlar olabileceği düşüncesinden hareketle zorlayalım.

Kıyamet kelimesinin zihinlerimiz de oluşturduğu şekliyle bakarsak bir yok oluş ve bir de var olup yeniden dikilerek ayaklar üzerine kalkmak gibi gözüküyor. Nitekim ilk aklımıza gelende “ dünyamızın “ diye tabir ettiğimiz bu âlemin komple yok olması ve yeni bir yaşamın kurularak, farklı kurallarla yeniden yaşamaya başlanmasıdır. Ama bu cümle bize, daha dünya yaşamı içindeyken, farklı zaman ve mekânlarda yok oluşlar ve yeniden var oluşlarda olduğunu ve olabileceğini çağrıştırıyor. Nitekim iki bin on ikiyi bekleyenler de, eski düzenin biteceğini ve insan şuurunun gelişerek, bir bakıma daha da kendi ayakları üzerinde dikilebilecek duruma gelerek yeni bir hayata geçeceklerini ümit etmektedirler. Bilemem, Allah ne murat etmişse o olur. Her ne olacaksa Allahın irade buyurduğu tarzda olacağını biz biliyoruz. Değişik bir bilişle, inançla!

Yukarıda bahsettiklerimiz, bu âlemin yok olup yeni bir âlemin var olması fikrinden sonra, âlem içinde ki toplumların hayat tarzlarını değiştirebildiklerine ve ileride de böyle değişiklikleri umut veya korku ile bekleyebileceklerine işarettir. Âlemlerden toplumlara geçtiğimize göre, toplumlardan da fertlere bakarak onların kıyametleri hakkında da biraz düşünebiliriz.

Peygamber efendimize kıyametle ilgili soru sorulan ortamlardan birinde, yanında ki bir delikanlıyı işaret ederek; “ O, ihtiyarlamadan görecek “ dediği ifade ediliyor. Bu hadisi şerifi inceleyerek, ülkemiz de bir zamanlar popüler olmuş bir din bilgini de eserlerinde şu yorumlara yer vermişti; “ Görülüyor ki, o genç ölmüştür ve ondan sonra gelmesi muhtemel kuşaklar boyu onun neslinden gelenler de hep ölmüşlerdir. Oysa hâlâ kıyamet kopmamıştır. Peygamber Kurana aykırı düşmeyeceğine göre böyle bir hadis yoktur. Bu uydurma hadis Tirmizi, Buhari ve Müslimin üçünde de mevcuttur. Öyleyse onlarında hiçbir güvenilirliği yoktur. Öyleyse biz kuran haricinde hiçbir şeyi referans almamalıyız. Açalım kendimiz okuyalım, Allah bizim anlayabileceğimiz şekliyle bize indirmeye kadirdir. Cümleleriyle, bu hadisi şerifin, başka anlamlar da taşıyabileceğine hiç değinmeden bize, diplomaların yetmeyeceğini ve ümmi âlimlerin de içtiği çeşmelerden kana, kana içerek en az Nasrettin Hoca kadar olabilmek gerektiğini göstermiştir.

Her ne kadar zamane hocamız,” Hiç kimseyi dinlemeyin. Kuranı, Allah sizin anlayabileceğiniz şekliyle bize indirmeye kadirdir. “ diyerek Kuran-ı Kerim’i şahsa mahkûm etme hatasına düşse de, Kuran-ı Kerim muhkem tutulmaktadır. Bu haliyle sarihtir. Muhafaza altındadır. Zahir ilimlerindeki maharetini, adının önündeki hoca sıfatından da anladığımız Nasrettin hocamız derununda gelişen ve hak derinliğine inerek halk ile bütünleşen bir âlim olduğunu bize göstermiştir. Onun ulaştığı maddi ve manevi ilimler ise onu çift kanatlı, zülcanaheyn anılmaya layık kılmıştır. Tercih etmek zorunda kalırsam tabii ki Nasrettin hocayı referans alırdım. Onu anlamayanlar ise sanırım tebessümle; “ Nasrettin hocanın eşeği öldü, hanımı öldü ve en son kendi de öldü. Neden hala kıyamet kopmadı? “ diye soruyorlardır. Belki de Nasrettin Hoca’nın bu yaşadığı gerçeği, hikâye sanıp böyle bir olay yoktur, uydurmadır diyerek, kaynağını inkâr ediyorlardır. Ya da Nasrettin hocaya canı gönülden inandıklarından “ Kıyamet kopmadı mı? ” şeklinde düşünüyor da olabilirler.

Bizim gerçek amacımız asla yanlış anlayanları tespit etmek değildir. Biz de çok kolay ve sıkça yanlış ve hatalara düşebiliriz. Ancak yanlış anlamanın kurbanı olmamak için evvelini, ahirini, zahirini, batınını tam bilemeyebileceğimiz konularda ısrarcı ve fetvacı olmamalıyız. Tabi bilerek ve kasten konuları eğip, bükenler varsa, onlarda konumuz haricindedir. Unutmasınlar ki hiç kimse kendinden başkasına asla zarar veremez, belki bir parça Allahın izin verdiği kadarının dışında.

Eğer Nasrettin hocanın gerçeğinde, yaşadığın da mesajlar varsa! Neden peygamberimizin sahih olduğunu Müslimde geçtiği için, Tirmizide geçtiği için, Buharide geçtiği için emin olduğumuz hadisi şerifinde rumuzlu manalar olmasın? Bahsi geçen hadisi şerifin sırrı için ise; Hadis âlimlerinin tarihe yapacakları yolculuklar ve hadis ilmini gerçekten bilmenin onlara sunacağı imkânlarla hareket ettiklerinden, onların bu sırrı çözdüklerini ya da çözeceklerini anlayabiliriz. Ama gerçek âlimlerle onların yayınlarına her zaman ulaşamadığımızdan, üzerinde bizde düşünsek olur mu? Tabi dikkatli olmalıyız.

Kıyamet kelimesi üzerinde dururken belki de farklı, farklı yok oluşlar ve dirilişler olabileceğinden bahsetmiştik.

Kâinatın ve beraberinde bu âlemin varsa kâinat haricinde âlemler, arş, kürs vb. yok olması ve ikinci bir dirilişe erişmesi,

Dünya hayatı içinde her an yok oluş ve dirilişlerin devam etmesi,

Dünya içinde toplumların yaşam tarzlarının çökmesi, yok olması ve yeniden dirilmesi,

İnsanın yaşarken ölmesi ve öbür dünyada dirilmesi,

Ve belki de, insanın ölmesi ve bu dünyadayken yeniden
dirilmesi!

Bu şartlar altında kısıtlı bir çalışma yapacağız. Yani elimizde hiçbir veri yokken, cümle nerede, kime, kimlere, hangi zamana, kim bilir hangi kaç saatlik sohbet sonrasında sorulan bir soru üzerine lütfedilmiştir? Bilemediğimiz halde düşüneceğiz. Daha da kötüsü hadis ilmini hiç bilmiyoruz. Ama acaba güzel peygamberimiz nasıl bir mesaj vermiştir, bu mesajda bizimde ufak bir hissemiz olabilir mi? Diye soracağız. Hemen baştan söyleyeyim kısmetse en büyük karımız onu tasavvur etmek olacak. Bu hayal sonunda ise sadece kusurlarımdan değil muhtemel bir lütuf sonucu doğrulara sahiplenmekten de doğrunun ve her şeyin sahibine sığınırım.

Az önce yukarıda sıraladığım muhtemel kıyamet şekillerini incelediğimizde, o gün sohbet konusu olan meselenin ferde ya da şahıs üstünde örneklemeye daha uygun olduğunu görüyorum. Yani bahse konu kıyamet, topyekûn bir yok oluş ve ahretteki diriliş gibi durmuyor.

Acaba dünyadaki, belki de kokuşmuş bir düzenin yok olarak yani istenmeyen bir düzenin kalkarak, mevcut insanların dirilmesi, uyanması iki bin on iki adına umulduğu gibi daha bilinçli bir ayağa kalkış, diriliş çağına geçiş olabilir mi? Bu seçenek çok mümkün gibi duruyor. Peygamber efendimizin dünyaya teşrif ettiği zamanda yeryüzünün bir mezbelelik ve karanlıklar diyarı olduğunu biliyoruz. Sahabe efendilerimiz de bu düzenin değişerek adaletin ve güzelliklerin tesis olacağını biliyorlardı. Özlem ve merakla da gelmesini bekledikleri adalet dönemlerini soruyorlardı. Peygamberimiz de kâh sabretmeleri gerektiğini kâh az kaldığını söyleyerek onlara şifa dağıtıyordu. Belki bir sohbetinde de “o” delikanlı yaşlanmadan önce Allah’ın Müslümanlara yardımını göndereceğini bildirerek küfrün kıyametini, İslam’ın dirilişini haber vermiş olabilir. Peygamber efendimizin gelişi çeşitli belalara sabredilmesi neticesinde eski düzenin kıyameti ve aydınlanma devrinin dirilişi olarak görülebilir. Ancak hadisi şerifimiz, zaten huzura kavuşulmuş bir ortamda yapılan bir sohbette dökülen kelam-ı kibar dizisi ise düşündüğümüz de yanılmış olacağız.

Düşündüklerimiz de yanılmış olabiliriz ya da peygamberimizin mübarek dudaklarından dökülen mübarek sözler de çifte anlamlar, rumuzlu manalar da olabilir. Bu yüzden direk olarak örnekleme tabi tutulan delikanlı sahabe efendimizin mübarek şahsında da bu olayları düşünmek istiyorum. Ama kendisini tanıma şerefine nail olamadığımız için, yaşadığı ortamı, ilişkisi olan insanları, muhtemel hedefleri ve hedeflerine giderken önüne çıkması muhtemel engel ve yardımları hayal ederek.

Bahse konu asr-ı saadetdir. Bu asrın mutluluklar asrı olmasının sebebi bizatihi acıları ve hazlarıyla peygamber efendimizin önderliğinde yaşanmış olmasıdır. Bu devirde toplum bazında olaylara bakıldığın da, hedef aydınlık bir dünya, mürşit Hz. Muhammed Mustafa ( S.A.V ) efendimizdir. Baş aktörlerse, Zülkarneyn’in karanlıklar ülkesinden aydınlıklar ülkesine çıkardığı askerleri ile özdeşleştirebileceğimiz sahabe efendilerimizdir. Tertemiz bir saflığa ulaşarak, gökteki yıldızlar gibidirler, iltifatına mazhar olmuş yüce insanlar. Yani konu da geçen delikanlımızın da devrin özelliği gereği amaç, arzu, istek, duygu ve düşünce bazında diğer sahabe efendilerimizden hiçbir farkı yoktur. Sadece olayda ümit ettiği bir müjdeyi, belki de gökteki yıldızlar gibi olacağı anın müjdesini önceden almış gibi görünüyor. Hem de bu müjde her ne ise ihtiyarlamadan önce görecekti. Onların istedikleri şeyler, Peygamberimizin yüz yıllar öncesinden bize seslenerek bizden de istememizi istediği şeyler değil midir? Peygamberimizin bizden istedikleri ve direk bu konu ile ilgili olabileceğini düşündüğüm konulara bir bakalım.

Allaha kulluk yapın, dürüst olun, komşu hakkını gözetin, başkalarını da düşünmeyi öğrenin, insanları sevin, Allah’ı ve Resulünü canınızdan çok sevin.

Burada sıralamalarıma nokta koydum. Çünkü eyvah dedim. Nasıl? Henüz değil canımdan, çocuklarımdan çok sevmek! Acaba Allah için basit bir dünyalıktan, vazgeçmek gerekseydi mesela; Yirmi dokuz sene bir ay hizmetimin karşılığı olarak bana verilen emekli ikramiyesi ile aldığım dairemden vazgeçebilir miydim? Ya da Allah korusun bir doğal felaket karşısında evimi kaybetseydim, imanın şartlarından olan hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine tam anlamı ile mutmain olarak tebessümle razı olabilir miydim? Aslında normal sohbetlerde Allah’ı ve resulünü canımdan çok seviyorum diye rahatlıkla söylerken, imanın bu altıncı şartını göz önünde bulundurunca demek ki tam imanı kâmil olmadığımı anlıyorum. Yani nefsim beni seviyorum diye kandırabilirken, şerrin sevdiğimden geldiğine razı olamıyorum. Nasıl bir sevgiyse? Oysa Hz. Ömer asla yalan söyleyemeyeceği için kendisine bu konu sorulduğunda “ Hayır. Ya! Resulullah. “ dediği bize haber veriliyor. “ Ya! Ömer Allah ve resulünü canından çok sevmedikçe kâmil iman sahibi olamazsın. “ Cevabıyla karşılaşan Hz. Ömer başka bir zaman ve yerde ikince defa bu soruya muhatap olduğunda ise gönlünün derinliklerinden çıkan “ Evet. Allah ve resulünü canımdan, malımdan, evladımdan çok seviyorum. “ cevabını verebilecek olgunluğa eriştirildiğini gösteriyor.

Canımdan çok sevmek, buraya kadar önceki konularda ve hakiki aşk kitaplarında geçen ateş olsa gerek diyorum. Öyle ya! Bir delikanlı, aşkından mecnun oluyor. Başına kuşlar yuva yapıyor da fark etmiyor. Sevgilisinin aşkı o kadar çok içini sarmış ki değil bir başka arzu veya isteği sevgilisinin meskeni olan kalbinde taşımak, yolunu bulamıyor. Ta ki o aşkın olgunluğuna ulaşıp da nasıl bir vuslatsa o vuslatla demleninceye kadar. Evet, canından çok sevmek, aşktır. Aşkı yaşayan ise sevgili haricindeki bütün istekleri atmaktadır. Benim yaşamsal isteklerimi bana isteten ve fakat orta yolu aşmama da sebep olan nefsimdir. Artık aşkın sayesinde hiçbir isteği kalmayan nefs ise ön plana çıkamamaktadır. Bir bakıma ölmüştür. Yani neredeyse nefsin bütün arzu ve istekleri bitmiştir. Allahtan gelen her şeye bir ölü gibi, ölü gibi değilse de şerlere sevgilinin hediyesidir gözüyle mutlulukla bakabilmektedir. Buradan düşünceyle yola çıktığımızda ise, peygamber efendimizin:

“Ölmeden önce ölünüz” hadisi şerifini hatırlamaktayız. Ya da “İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar.“ Sizce nefsin bu ölümü ve bedene Allahın kendi ruhumdan bir ruh üfledim dediği tertemiz varlığın hâkimiyeti değil midir? Yani şahsi arzu ve isteklerinin peşinden koşan, nefsin hezimeti, kıyameti, Allahtan gelen ruhun zaferi ve dirilişi değil midir? Acaba peygamberimiz, kötü devirlerin sonu, kıyameti müjdesine ilave olarak veya sadece bu konuya has, delikanlı sahabe efendimize hakiki bir imana ulaşacağını haber vermiş olabilir mi? Öyleyse onun kıyameti kopmuş, başına devlet kuşu konmuş ve ebedi sürecek mutluluk dolu yaşamı da ihtiyarlamadan önce başlamış olmalı!

Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır.