Yıl: 2011

Bir Kuşun İki Kanadındadır Yaşamak Dediğin !…

Dünya ne cömert, pırıl pırıl bir güneş, mis gibi bir hava, neşe coşku, cümbüş!… Işıklar gidiyor sonra sanki geliyor tekrar, öbür dünyaya geçiş, devamı deniyor burasının!.. orda da yaşayacakların var; sonra cennet cehennem… Sanki inişli çıkışlı bir yol ömrümüz… ama güzel bir yol, ama meşakkatli bir yol…mesela bu benim olmaz sa ölürüm diyorsun; olmuyor, ölmüyorsun, yada bunu başaramazsam biterim diyorsun; başaramıyorsun, bitmiyorsun da!… Başardığın şeylerde seni arşa yükseltmiyor, üzüldüğün kadar!…Hayatta öyle kapılar açılıyor ki sana hiç düşünmemiş olduğun önceden mesela, seni daha çok mutlu eden… Kimin di bir sözü vardı, çok severim bu söze!..”- insan pilan yaparmış, kader ona gülermiş!…” diye!..Sizce kader hala bize gülüyormudur dersiniz, sürekli plan yaptığımız göre mutlaka… Yaradan veriyor…. Kader gülüyor… Dünya dönüyor …biz hala yaşıyoruz mırın kırınlarla!… Bu insanı memnun etmek ne zor.. Yaradan sanırım o yüzden cahilliğimizi pek önemsemiyor, yoksa her seferinde kafamıza biryerlerden bir saksı yerdik söyleyeyim, Yada hayatta öyle şeylerle karşılaşıyorsun ki, yaşıyorsun ki; o ana kadar öğrendiğin şeyler o anda hiçbir işe yaramıyor, bir mana ifade etmiyor gördüğün karşısında….hiçbir formül o durumu çözemiyor, kalakalıyorsun bir an, yaşadıkların yetmiyor, yaşayacakların susuyor…Anlıyorsun ki; dünya manasız, ve tüm iddealerin çocukça, gülüyorsun kendine!… ve sonra ne gariptir ki unutuyorsun o anı dahi sonrasında, insanız işte olması gereken bu sanırım , insan cahil, insan nankör, insan unutkan ve devam ediyorsun tekrar.. yani bir çark dönüyor etrafımızda dönüor dönüyor dönüyor nereye döndüğü meçhul olan!.. dünya dönüyor….....

Devamını Oku

Sorumluluk

Çocuklarımıza daha minik yaşta, bazı sorumlulukları öğretmeliyiz. Kendi kendine giyinmeyi odasını toplamayı, okulda onun ihtiyacı kadar harçlık vererek, kontrolleri bizim elimizde olarak dengeli tutarak onu daha minik yaşta hayata anne baba olarak bizler hazırlamalıyız. Çocuk hayatı tanıyarak yaşayabilmeli. Gözlerini açmalıyız. İmkanlarımız ne kadar yüksek olursa olsun, ilkokul çağında bir öğrencinin harcayacağı standart harçlık bellidir.Ama biz kıyamayıp bunun biraz üstüne çıkarsak, bu ortaokul, lise, üniversite çağlarında, kontrolü tutmakta biraz ipleri gevşetmiş oluruz. Erkeklere evin reisinin erkek olduğunu bazı sorumluluğu vererek anlatmalıyız. Aman o daha genç, ben gençlikte yapamadım, o yaşasın demek yerine, oğlum, evin faturalarını destek ol, yada maaşının yarısını eve getir gibi sorumluluklar çocuğumuzu hayata hazırlar. Çevremde o kadar erkek tanıyorum ki hep bir bahanelerin arkasına saklanarak evinde oturan. Anne babaların gözden kaçırdığı ufacık gibi görünen noktalar, yarın evli hanımların çok önemli bir sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Yeni evlenen bir hanım, evin geçimini sağlamak için çırpınırken, bir yandan çocuklar ile uğraşır. Kadın ve erkek   karakteri diye bir şey yoktur aslında. Yaşanılması gereken bir yaşam ve yaşama borçlu olduğumuz bir sorumluluğumuz var aslında. Kadınlarda çalışmalı, fakat en büyük ailede büyük sorumluluk öncelikli olarak erkekte bitiyor. Çocuklarımızı en güzel şekilde anne babalar olarak topluma bizler hazırlamalıyız eğer ipleri gevşek tutarsak büyük, büyük sorunlar olarak yine bize dönecektir. KÜBRA EMANET tarafından “Makale Yarışması” için...

Devamını Oku

Zaman Ayırın

Yaşamaya zaman ayırın,Zaman bunu için vardır. Çalışmaya zaman ayırın,Başarının anahtarı budur. Düşünmeye zaman ayırın,Güçlü olmanın sırrı budur, çevrenizdekilere zaman ayırın,Dostuklara giden yol budur, Pozitif olmaya zaman ayırın,Ruhunuzun  müziği budur. Sevdiklerinize zaman ayırın,Zevklerin en büyüğüdür. Dürüst olmaya zaman ayırın,İnsan olabilmenin formülü budur, NEBAHAT EMANET tarafından “Makale Yarışması” için...

Devamını Oku

Dostluk Nedir?

Dostluk, zevklerin ve düşüncelerin uyuşmasıdır. Dostluk kişisel çıkar karşısında kurulan bir ilişki değildir. Hiç beklenmedik bir anında kalbine doğan sıcacık bir duygudur dostluk. Sevinçtir, üzüntüdür, anlamaktır, hatırlanmaktır, sonsuza dek olan arkadaşlıktır. Dostluklarda zamanın önemi olmamalı, başın ne zaman sıkışırsa sıkışsın, koşabilmeli, kapısını çaldığında gözlerindeki o bakışı anlayabilmeli.İhtiyaç duyduğunda omuzlarına yaslanabilmeli, kardeş olabilmeyi yazmalı düşüncelerine insan. En gizli sırlarını bile verebilmeli, övüldüğünde değil, yuhalandığında durup koluna girebilmeli sana senden çok güvenen bir sırdaş olmalı. Göz bebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin. Dostluklar hiçbir menfaate dayanılmadan sadece bir sevgi üzerine kurulursa daha kalıcı olur. Aksi taktirde ellerimize aldığımız kum taneleri gibi parmaklarımızın arasından farkında olmadan kayıp gider. NEBAHAT EMANET tarafından “Makale Yarışması” için...

Devamını Oku

İsmet Özel Üzerine Bir Araştırma

Şair ve yazardır. Kayseri’de (1944) Söke’li bir polis memurunun oğlu olarak doğdu. Kastamonu Abdülhak Hamit İlkokulu’nu (1955). Çankırı’da ortaokulu ve Ankara Gazi Lisesi”ni bitirdi. (1962). Bir süre Siyasal Bilgiler Fakültesi ‘nde okudu. Daha sonra Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girdi ve buradan mezun oldu (1977). Türkiye Mühendislik Haberleri dergisinde (1970-1972), Ticaret Bakanlığı’nda (1976-l977) çalıştı. Yeni Devir ve Milli Gazete’de köşe yazarlığı. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda Fransızca öğretmenliği yaptı.1963’te yayımlanmaya başlayan ilk şiirlerinde (ilk şiiri Yelken dergisinde yayımlandı: Yorgun. Eylül 1963) İsmet Özel, günün hâkim edebiyat anlayışı içinde kalarak imgeyi merkez sayan bir tutumu benimsedi. Çok yönlü çağrışımlara açık, kelimenin bağımsız, kimliğini araştıran, bunu yaparken de insanın fert olarak yerini ve anlamını tespit etmeyi amaçlayan bir şiir kurma çabasına girişti. O günlerde Türkiye’yi özellikle düşünce planında kuşatan siyasi ve toplumsal hareketlilik şairi derinden etkiledi. Toplum karşısında duyulan sorumlulukta sanatçı sorumluluğunu iki farklı algılama alanı içinde düşünmüş olması yüzünden, daha ilk şiirlerini yazdığı yıllarda siyasi faaliyetler içinde olmasına rağmen bu davranışlarının izleri yazdıklarına yansımaz. 1965 yılından başlayarak sanatçı kimliği ile aksiyoner tavrı arasında bir köprü kurabilme çalışmalarına başladı. Bir donemi geride bıraktığını vurgulamak üzere ilk kitabi “Geleceğin Bir Koşu’yu” 1966’da yayımladı. Bu kitabı 1969’da ‘’Evet İsyan” izledi. Bu ikinci kitabında şair yüksek tonda bir ses düzeni ararken Marxist kuramının antolojiye ilişkin boyutlarını sorgulama kaygısını taşıyan bir şiir dünyasına yönelmiştir. Evet isyan yayınlanır yayınlanmaz politik yönsemeleri şiirin değerlerini sakatlamadan...

Devamını Oku

İnsan Açısından Şiir Dili

Edebiyatımızda Şiir-Şair İlişkisi Şiirde şairi incelerken dört unsuru göz önünde bulundurmamız gerekir: 1-) Duygu    2- ) Özlem    3-) İnanç    4-) SıkıntıŞairi şiirle bütünleştiren, tüm bu unsurları gözeterek kendisi ile yüzleşebilmesidir. Şairi okuyucuda özel kılan da işte budur. Çünkü şair, korkmadan sıkılmadan inançla herkesin özlemlerini ve duygularını dikkate alıp herkesin söylemekten çekindiği şeyleri söyler ve bunu cesurca, açık yüreklilikle belirtir. Şair bir birey olarak duyguları, özlemleri, inançları ve sıkıntıları ile şiire hayat verir. İşte bu durum şair ile şiir arasında özel bir bağ kurulmasını sağlar. Şiire hayat veren şair, okuyucuya eserini sunmadan önce onu her hali ile alenen vermez. Şiirin bazı yönlerini saklar ve okuyucunun bu gizemli yerlere ulaşmasını amaçlar. Şiirin bu gizemli yanı şiiri şairde özel kılar. Aynı zamanda şiire ulaşabilen gizemlerini çözen okuyucu kimi zaman şiiri şairden daha da çok sahiplenebilir. Şairin şiiri yazışındaki bir diğer etken ise dönem şartları olarak değerlendirilebilir. Zaten yukarıda belirttiğimiz unsurları oluşturan hususlar genel olarak şairin içinde yaşadığı dönemden kaynaklanır. Şair, şiirine bir anlam katarken mutlaka hayat felsefesinden faydalanır. Örneğin Milli Mücadele döneminde yaşayan şairler, şiirlerinde isteseler de istemeseler de bu dönemin hassasiyetine bağlı bir şeyler yazmışlardır. Dönem dönem bu edebiyatımızın isimlendirilmesinde bile etkili olmuştur :  ‘Milli Edebiyat Dönemi’ buna en güzel örneklerdendir. Şiir ile şair bu bağlamlarda birbirini destekler. Bu dönemde yazılan şiirlerden birkaçını muhteva yönüyle inceleyecek olursak: BayrakEy,mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,Kızkardeşimin gelinliği,şehidimin son örtüsü!Işık ışık, dalga dalga...

Devamını Oku

Yalnız Efe Hikâyesinin İncelenmesi

Ömer Seyfettin’in en iyi bilinen ve birçok hikâyesini içinde toparladığı hikâye kitabına da ismini veren Yalnız Efe[1], Türk Edebiyat’ı klasikleri arasına girmiştir. Ayrıca ‘Yalnız Efe’[2], Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilköğretim öğrencileri için tavsiye ettiği 100 Temel Eser arasında yer alır. Yalnız Efe, Ömer Seyfettin’in haksızlığa karşı direnişi kahramanca anlatan ve okuyuculara hikâyeden dersler çıkartmasını sağlayan bir hikâye olması yönüyle önemli bir eserdir.A. Olay Örgüsü: ‘Yalnız Efe’, Osmanlı Devleti’nin son yıllarında Kumdere isimli bir köyde yaşamakta olan Kezban, Yörük Hoca ve Eseoğlu isimli kişiler arasında geçen alacak-verecek sonucu gerçekleşen cinayetin sonucunda bir genç kızın dağlara çıkışını hikâye eder. Hikâye iki avcının yolda giderken avcılardan birisinin Kezban’ın hikâyesini anlatmasıyla başlar. Hikâyeyi genel olarak iki bölüme ayırarak inceleyebiliriz. Bu bölümler sebep-sonuç ilişkisi dâhilinde birbirini tamamlar. Birinci bölümde Yörük Hoca’nın, Eseoğlu’nun yakın çevredeki köylerde yaşayan insanları nasıl sömürdüğünü anlattır. Buna karşı yaşından dolayı bir şey yapamadığını sık sık dile getirir Yörük Hoca. İlk kısımda en önemli noktaların başında gelen yer ise köylülerle konuştuğu bölümde kendisinin bir zamanlar Eseoğlu’na borç verdiğini söylediği ve aradan üç yıl geçmesine rağmen Eseoğlu’nun borcunu hala ödemediğini dile getirdiği bölümdür. Hoca, yakında zalim, faizci, halka eziyet eden ve hükümetin desteğini de arkasına aldığı için herkesin korktuğu bu kişiden borcunu almaya gideceğini söyler. Bütün köylüler tedirgin olup Yörük Hoca’ya engel olmaya çalışsa da Yörük Hoca’yı caydıramazlar. Yörük Hoca sabah olunca Kasabaya ineceğini söyler ve dediğini gerçekleştirir. Kasabaya indiğini duyan köylüler ve...

Devamını Oku

Bir Ağacın Gölgesinde!…

Bizden önceki dönemlerde toplumlarda açlık, zulüm, savaşlar ve hastalıklar vardı. Ancak günümüzde bunların yerini kocaman bencillikler ve içi boş insan toplulukları aldı. Özellikle maneviyatı güçlü olan toplumumuzda son on yılda büyük çöküşler yaşıyoruz yaşama alışkanlıklarmızda, en azından benim bir birey olarak gözlemlediğim son on yılda.Biz ilkokulda ansiklopedilerden birşeyler bulabiliyorduk, okurduk onları merakla. Şimdi üniversite öğrencileri cümle kurmaktan ve konuşmaktan aciz durumdalar. Evlerimize teknoloji girdiğinden beri annelerimiz bulaşık yıkamaktan yakınmaz oldu. İçerisinde misafir ağırlamadığmız evlermizi müze haline getirdik ve çok hedeflenen çekirdek aile olduk sonunda büyük sevinçlerle, insanı zenginlik bilen inancımıza ramen!… Babannelerimizin yassı namazındaki tesbihlerini sayarak uyuyamıyor çocuklar, ya da avundukları hikayeleri yok, başları okşanarak söylenen… Dışımız basmakalıp, içimiz günübirlik çekişmelerle!… Hepimiz herşeyi biliyoruz sorgulamaya gerek yok, çocuklarımız dahi herşeyi çözmüş durumda. Yeni filizlenmiş bir fidan düşünün, birde yanında kocaman bir çınar ağacı!. Çocuklar ve biz gençler o küçük fidan, büyüklerimiz de birer çınar ağacı bu Dünyada.  Düşünün ki çınar o yaşa gelinceye kadar ne aşamalardan geçmiş, ne yollar katetmiş, ne çetin kışlar, ne sıcak yazlar… Kaç küçük kuşu kovuklarında barındırmış, kaç ıslıklı rüzgara yoldaş, kaç canlıya gölgelik!… Şimdi bizler, bunca şeyi yaşamış çınarlarmızı yaşantılarımıda tanımaz olduk ne cahillik… Evlerine izinlerimizle gelir oldular, torunlarına bizim müdahalelerimizle gölgelik ediyorlar! Kendi topraklarında kuralları biz koyuyoruz… Çocuklarmızda bu yüzden bencil yetişiyorlar, gülgelerde eğilmeden büyüyorlar hep. Hani ağaç yaşken eğilirdi, ne zaman eğilecek çocuklarımız!. Danışmak, yol bilmek dünyanın kanunudur, zincirin devamı için bir...

Devamını Oku

Eğitim Şart

Eğitim ve eğitimsizlik arasında birçok zorluklar olduğunu ben yaşadıkça anladım. Daha insan lise döneminde bu zorluğu göremiyor fakat yaş ilerledikçe hayata dair zorlukları görebiliyor. Eğitim hayatımızın her alanında topluma ve bize büyük verimlilikler kazandırmıştır. Eğitimli bir insanın gelecekte işten atılma kaygısı yoktur. Kendi ayaklarının üzerinde durur. O devletin adamıdır ona bey ya da hanım diye hitap ediliş bile onun çalışma veriminin artmasını sağlayacak ve daha az sorun demektir. Maddi gücü belli olduğu için geleceğe dönük banka kredileri bile rahatça çekebilirler.İstedikleri konutta oturabilirler. Askeri ücretli çalışan bir insan tüm bunları yapamaz tereddüt eder. İşten atılma kaygısı vardır. Ya da emeğinin karşılığını alamayıp işten ayrılan yüzlerce işsiz insanlar istediği gibi rahat bir konutta oturamaz imkanları el vermez. Boşanan kadınlarımız bile ekonomik güçleri olmadığı için sonrasında tekrar toparlanmak için adeta çırpınıyorlar. Çocuklarda öyle. Ülkemizde en çok ekonomik sebeplerden biriside boşanmadır. En fazla bunlardan yara alan da çocuklardır. Eğitimin olduğu bir yerde en ufak bir tartışma olduğunda argo kelimeler pek nadir görürsünüz. Kurduğumuz arkadaşlıklar bile birbirimize daha kibar, daha nazik davranırız. Çünkü eğitim almışızdır, çünkü standart belli bir mevkideyizdir. Evlatlarımıza bile argo kelimelerin yanlış olduğunu kibar olmasını, onlara bir çok görgü kurallarını daha ilkokula başlamadan vermeye çalışırız. Bir devlet dairesinde çalışan bir kadın pek nadirdir. Sabahlaması, ama normal bir iş yerinde çalışan bir hanımın gece eve dönmesini birçok risk taşır. Akşama kadar uyur evi ile ilgilenemeyebilir, karakteri bozuk insanlar tarafından tecavüze bile uğrayabilir....

Devamını Oku

Biz Bu Ülkeye Aidiz

Atalarımız bu vatanı kazanıp bizlere armağan edebilmek için kanlarını feda ettiler. Bu vatanı kurtarabilmek için cepheye sırtında evladı, kucağında mermi ve yiyecek taşımak için ne mücadele veren bu vatanın başörtülü anasıdır. Bu vatanı köyün aziz insanları kurtarmıştır. Bu vatan bizim ve özgürce yaşayabilmeliyiz. Demokratik ve çağdaş bir ülke burası. Bazı düşünceleri sağcılık ve solculuk diye ayırmamalıyız. Herkes kendi inancını kendi örf adetlerini yaşayabilmeli.Bizler Müslüman bir ülkede yaşıyoruz. Türk’üz ve kardeş’iz. Kadınlarımız iş yerlerinde başörtülü olarak ve ibadetlerini aksatmadan çalışabilmeli. Bu günün şartları nasıl giyinmeyi gerektiriyorsa çağa ayak uydurarak kapanabilmeli. Bir başörtünün çalışma temposu ile ne gibi bir bağlantısı olabilir. Düşünsenize TÜRKİYE’DEKİ doktorları, öğretmenleri vs birçok meslek dallarında çalışan kadınlarımızı onları oraya beyinlerindeki zeka, düşünce getirmiştir. Tüm şey bir başörtüde değil beyinde, çağdaş düşünmekte bitiyor. Bu ülkede başörtü yada başörtüsüz olarak gruplanıp tartışmak yerine lütfen dökülen kanları düşünün. Bizlere bu vatan bunun için mi armağan edildi. Tabiî ki çağdaşız hiçbir şeyde aşırıya gitmeden ama Müslüman bir ülkede de yaşamaya hak kazandığımızı unutup da birbirimize düşmeyelim. Ülkemiz çok güzel, ülkemizin tarihi şeylerini nasıl sahip çıkıyorsak, başörtülü yada başörtüsüz şekilde birbirimize de öylece sahip çıkalım. Oda bu ülkenin atalarımızdan bizlere kalan mirastır. Bu vatanı kurtarmaya bir başörtü engel oldu mu hayır. Bu vatanı tüm cesaretiyle, kardeşlik duygularını pekiştirerek birlik olan başörtülü analarımızın düşünce gücü kurtarmıştır. NEBAHAT EMANET tarafından “Makale Yarışması” için...

Devamını Oku

Son Yolculuk

Çok yakınlarda kanser hastası olan genç bir annenin vefat edişine şahit oldum. Annenin daha liseyi bitiremeyen, ortaokulu bitiremeyen henüz anne şefkatine muhtaç beş yaşında olan tam dört evladın öksüz kalışı beni çok yaralamıştı. Kadın öleceğini bile bile tüm gücüyle son ana kadar öleceği hissini evlatlarına hissettirmedi. Çocuklar hiç inanmadılar annenin bir anda yok olacağına.Tam son üç aya kadar dayanabildi. Artık yatağa düştü onca acı çekmesine rağmen dayandı, dayandı. Sadece nefes alıp veriyordu. Öleceği akşam nasıl olduysa gözlerini açıp evlatlarının ellerini sımsıkı tutarak onların ellerinin arasında hayata gözlerini yumdum. Çocukların feryatları halen daha kulaklarımdadır. Eve hayat saçan anne duymuyordu artık sessizdi. Evlatlar birbirlerine kenetlenmiş feryat ediyorlardı. Ev kararmıştı adeta çocuklar perişandı. Ben o zaman anladım ki hayatta en değerli şey annedir. Bir baba vefat etse de anne maaşını alır ev işleri devam eder yuvada baca tüter. Çocuklarına kol, kanat olur. Bir anne hasta olarak hastanede yatsa bile ev bir buruk olur. Annenin evde oluşudur evin ışığı. Çocukları o gün hiç bir şey teselli edemedi. Anneye ihtiyaçlarının olduğu bir dönemde annelerini kaybedişleri onları yıktı. Ogün Allahtan tek dileğim Allah’ım bu yavrulara en büyük sabrı ver. Onların boyunlarını bükük bırakma diye dua edişim olmuştur. Annemi çok seviyorum. Onun hayatta nefes alması bile benim gücüm olmuştur. Allah kimseyi annesiz bırakmasın. Annesini kaybeden tüm yavrulara Allah sabır versin. NEBAHAT EMANET tarafından “Makale Yarışması” için...

Devamını Oku

Nevruz Bayramı

Kelimenin aslı eski Farsça’dan gelir: Yeni anlamındaki nava ve gün ışığı/gün anlamındaki rəzaŋh birleşerek oluşturmuşlardır. Anlamı “yeni gün/günışığı” dır ve günümüzün Farsçasında da hâlâ aynı anlamda kullanılmaktadır.Türkiye’de bir gelenek Türk Cumhuriyetleri’nde ise resmî bayram olarak kutlanırken, 1995 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarafından Bayram olarak kabul edilen bir gün haline gelmiştir. Türklerin Ergenekon adlı yerden demirden dağı eritip çıkmalarını, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder. Türk kavimleri tarafından M.Ö. 8. yüzyıldan günümüze kadar her yıl 21 Mart’ta kutlanır. Türk Takvimi’nde bir gün 12 bölüme ayrılır, her bölüme Çağ adı verilirdi. Bir çağ iki saat, dolayısıyla bir gün de 24 saattir. Herbir çağ ise sekiz Keh ten ibarettir. Yılbaşı olarak gece-gündüz eşitliğinin yaşandığı 21 Mart, Nevruz günü olarak kutlanır. İlk türk devletlerinden bu yana kutlanan nevruz bayramını son yıllarda bazı kesimler kendilerinin bayramı olarak kutlamalar yapmaktadırlar. Aslında Türk milleti olarak baharın gelişini müjdeleyen NEVRUZ Bayramına sahip çıkmalıyız. Nasıl baklavayı kemençememizi birileri sahip çıkmaya çalıştıklarında milletçe hayır onlar bizim, bize özgü şeyler dediysek bahar bayramının yaklaştığı bugünlerde bu güne de aynı şekilde sahip çıkmalıyız. Nevruz bayramı günü güzel yemekler hazırlanmalı aynı dini bayramlarda yaptığımız gibi eş dost akrabalarımızla bayramlaşmalıyız. Yine akşamında ateş üstünden atlama geleneğini hep birlikte sürdürmeliyiz. Bayramlar bizi birbirimize bağlayan geleneklerdir. Bizde bir birimize sıkıca bağlanmalı şu sıralar orta doğunun düştüğü tuzağa düşmemeliyiz. Eğer milletçe çeşitli etnik ayrımlar yapmadan bu bayramlarımızı kutlarsak hiç bir iç ve dış güç bizi bölmeye...

Devamını Oku

Bor Nedir ve Nerede Kullanılır?

Bor madenini çeşitli kaynakardan ve kendi fikirlerimi katarak kısaca anlatmaya çalışacağım. Kısaca diyorum çünkü bor geleceğin madeni olacak ama henüz ülkemizde bu konu hakkında derin araştırmalar ve teknolji mümkün olmamasına rağmen 240 yıl yetecek bir rezervimiz var.Periyodik tabloda B simgesiyle gösterilen, atom numarası 5, atom ağırlığı 10,81, yoğunluğu 2,84 gr/cm3, ergime noktası 2300 oC ve kaynama noktası 2550 oC olan, metalle ametal arası yarı iletken özelliklere sahip bir elementtir. Genellikle doğada tek başına değil, başka elementlerle bileşikler halinde bulunur. Tabiatta yaklaşık 230 çeşit bor minerali vardır. Oksijenle bağ yapmaya yatkın olması sebebiyle pek çok değişik Bor-oksijen bileşimi bulunmaktadır. Bor-oksijen bileşimlerinin genel adı borattır. Bu yüzyılın en önemli madenleri arasında yer alan Bor rezervinin yarısından fazlası Türkiye’de bulunuyor. Bor, nükleer sanayiden uzay araçlarına, gübre sanayiinden ilaç sanayine, kimya sanayinden otomobil sanayine kadar 400’ü aşkın alanda kullanılıyor. Dünyanın en stratejik madeni olarak kabul edilen Bor, nükleer sanayiden uzay araçlarına, gübre sanayiinden ilaç sanayine, kimya sanayinden otomobil sanayine kadar 400’ü aşkın alanda kullanılıyor. Bor madeni ülkemizde iyi bir rezerve sahip olmasına rağmen bor üzerine bir politikamız henüz yoktur. Türkiye, dünyada Bor rezervlerinin %65’ine sahip bulunurken, dünya üretiminin %32’sini gerçekleştiriyor. Türkiye dışındaki ülkelerde Bor rezervlerinin ömrü son 50 yıllık iken ülkemiz tüm dünyanın 450 -500 yıllık ihtiyacını karşılayabilecek Bor rezervlerine sahip konumdadır. Türkiye’de devlete ait olan Eti holding A.Ş. aracılığı ile Bor madenleri, Burhaniye’den Savaştepe’ye, Susurluk’tan Dursunbey’e, Bigadiç’ten Sultançay’ına, Bursa Kestelek’ten Sındırga’ya, Kütahya...

Devamını Oku

Rüya Ne Demek? Rüya Tabirleri ve Tarihçesi

Rüya görmeyen bir kimsenin varlığını düşünemeyiz. Fakat “rüya”nın ne olduğunu tam anlamıyla bilenlerin sayısı muhakkak ki pek fazla değildir. Kısa ve özlü bir tanımlamayla rüya beden uyku halindeyken hayatiyetini sürdürmesidir. Rüyalarhayatımızın uykuda olmadığımız uyanık zamanlarıyla bu bölümlerdeki olaylar ve durumlarla benzerlikler taşır. Gene de belirgin farklar vardır. Bir rüya vazıh (açık seçik) ve canlıya da belirsiz veya çok eski zamanlardan kalmaçizgileri silinmiş renkleri siyah-beyaz tonları uçuklaşmış fotoğraflar gibi olabilir. Bazıları akla yakın bir kısmı saçmadır. İçlerinde güzel olanlar da vardır korkunç ve ürkütücü olanlar da. Rüya daha ziyade görüntüler niteliğindedir. Fakat bu arada sesler de işitebiliriz. Bazı rüyalarımızda durum ve olaylarla ilgili olarak düşüncelerimizin duygularımızın bilincindeyizdir. Çoğunlukla uyanır uyanmaz görmüş olduğumuz rüyayı unuturuz. Bazen de bir rüyanın izlenimi etkisi bütün gün boyu sürer. Hatta daha fazla da uzayabilir. Rüyaların çoğu bir kez görülür. Buna karşılıkısrarla tekrar tekrar görülen rüyalar vardır.Diğer tanım ise Uyku halinde görülen ve bazende hissedilen olaylara rüya denir. Rüya bilimsel olarak bilinçlatinin ortaya çikmasidir.  Bir kisim bilim adamina görede beyinin çözüm yollari aramasi sonucu olusturdugu görüntülerdir. Dini olarakda rüyalara önem verilir. Kisiye yol gösterme, ruhun bedenden ayrilarak gerçeklestirdigi olaylar olarak açiklanir. Kısa bir tanım isteyenler için ise Uyku sırasında aynen uyanıkmış gibi çeşitli olayların yaşanması hafif, düş. Çok değişik tanımlar yapılabilse de yine sonuç olarak aynı noktaya varılıyor. Rüya tabirlerine gelecek olursak insanların en merak ettiği konulardan biri rüya tabirleri… Rüya tabirlerini değişik dallarda inceleyen bilimciler...

Devamını Oku

Teknoloji Gelişiyor; Peki Ya İnsan?

İnsanlık tarhinin akıl almaz biçimde hızla geliştiği bir yüzyılda yaşamaktayız. Her geçen gün yeni teknolojik ürünler, iletişim araçlarının çeşitlilliği sürekli biçimde ilerleyerek insanoğlunun hizmetine sunuluyor. İnsanların yaşamlarını pratikte altüst eden teknoloji nasıl tanımlanmalıdır?Küreselleşme süreciyle birlikte zaman, mekân, emek, yer kavramları da teknolojiyle yeniden anlamlandırılmaktadır. İlk bakışta insanlara faydalı icatlar sunar gibi gözükürken; öte yandan insanları kendisine bağımlı kılmakta, aynı zamanda  maneviyata ve zihnin düşünce sisteminine de hükmetmektedir. Teknoljiyle birlikte hayat standartları yükselirken, insan zihni de içten içe  değişmektedir. Yeni dünyada aile, evlilik, arkadaşlık vs. birçok kavram gerçek anlamından uzaklaştırılarak değişime uğratılmıştır. Artık, ”insanlık” kavramının özünü oluşturan değerler, tutumlar, saygı, samimiyet vs. duygular gereksiz şeyler olarak algılanmaktadır. Konuşmalar, gülücükler ve davranışlar yapmacıklaşarak sahte bir görünüme bürünmektedir. Evet teknoloji gelişiyor; ama beraberinde asıl niyetlerin üstü örtülerek, duygular ve sevgi sözcükleri samimilikten, içtenlikten yoksun bırakılıyor. Gelişmeye bağlı olarak dayatılan umursamazlık, anlamsızlık gündengüne kendisini iyice hissettiriyor. Bilinç, yeni bir boyut kazandı. Böylece duygu ve düşünceler metalaştırıldı. Sevgi; yerini bir demet çiçeğe, anneye duyulan hisler ise, yerini birkaç kalıplaşmış sözcüğe ve anneler gününe bırakarak değersizleştirildi. Oysaki anne sevgisi ve diğer duygular günlere ya da sözcüklere hapsedilebilir mi? Bazı şeyler zaman ister; emek gibi, sevgi gibi. Birinin güvenini, samimiyetini kazanmak ve ya ona olan duyguları hissettirmek bir anda olup bitmez. Bütün bunlar özveri ister, sabır ister. Annenize ”Seni Seviyorum” demek yerine, gerçekten onu sevdiğinizi davranışlarınızla belli etmeniz daha anlamlı değil midir? Karşılığında annenizin size sıcacık...

Devamını Oku

Yücel Kayıran’ın Ruhlukta Şiirine Ontik Bir Bakış Denemesi 2

Yücel Kayıran’ın Ruhlukta Şiirine Ontik Bir Bakış Denemesi-1Yücel Kayıran’ın Ruhlukta Şiirine Ontik Bir Bakış Denemesi-2 3. Şiir Üzerine ruhluktasessizliğimdi sesimdeki, başkalarının yüzünde ? iminden !di!!!lerle konuşanlar sessizliğimin sonunda sanki kement beklerdibaşlardı nem başlardı soğuk duvardan olma serinlikönce selam verirler size sonra ateş koyarlar içinizeŞairin sesi sessizliktir. Şair sessizlikte konuşur, söyleşmesi kendi ruhuyladır ve orası da susarak konuşulabilen bir yerdir, çünkü orası ruhluktur, orada kişiler seslerle değil, gönüllerle anlaşırlar. Hâlbuki ruhluk, yani sessizlik alanı değildir dünya. Alabildiğine sesli, sesiyle insanı ele geçirmeye çalışan bir yerdir. Dünyadayken ruhluk diyarını özleyenler ve her an orasının kokusunu teneffüs edenler, dünyada ruhluk’u aradığından sesli olan dünyada sessizliğe gömülürlerken dünyadaki diğer kişiler sesleriyle varolduklarını düşünecek kadar sese düşkündürler. Şairin bu sessiz duruşu, başkalarının yüzünde soru imine benzer bir ifade oluşturur. Her zaman dik, hükmetmeyi seven ve her an göreve hazır olan öteki, ünlem işaretini çağrıştırır şairde. Kendisine bakan yüzlerse, hesap sorar gibi ? imiyle simgelenir. ? aynı zamanda kementtir, ona benzetilir. Dünyadakiler, demek ki, şairin bir açığını yakaladığında kemendi atacaklardır: “önce selam verirler size sonra ateş koyarlar içinize” Öteki, önce sesli konuşur: “1!, 2!, “. Bu, zor kullanmanın, çalmanın hırslı sesidir. Asker dik durur, sonra da şairin öz-ben kuyusuna soru imi kovasıyla su çekmeye gider. Soru imi ifadesi çalmayı, soru imi ifadesini başkalarının yüzünde görmek de çalınmayı imler. Çalınan kişi de şairin kendi ifadesiyle “çalgın” olur. Şairin içi serindir. Serinlikte şair, benliğinin bozulmamasını sağlar. Tıpkı...

Devamını Oku

Yücel Kayıran’ın Ruhlukta Şiirine Ontik Bir Bakış Denemesi-1

Öz-ben, Ben, Öteki; Varlık, Var Olma, Yokoluş;Varlık, Var Olma ve Yokoluş Alanı Olarak Ruhluk ve Dünya Kavramları Ekseninde Yücel Kayıran’ın Ruhlukta ŞiirineOntik Bir Bakış Denemesi “Bir ben vardır bende benden içerü” (Yunus Emre) 1. Ön Deyiş Türk şiirinde “var olma’nın sancısı”, yeni sayılabilecek bir konudur. Daha önceki dönemlerde her ne kadar kimi şairlerimiz varoluşçuluk ve varoluş felsefesinden etkilenerek bazı şiirler yazsalar da bu şairlerimiz, “varlık sancısı”nı içten bir bakışla işleyememiştir. Önceki şairlerimizin şiirlerindeki varlık sıkıntısı’na kısmen örnek verilebilecek kimi şiirlerinde varlık’a ait durumlar; içsel bir bakış, yaşamsal bir iç sancından değil, daha çok varoluşçu filozoflara olan merak’tan ileri gelir. Tıpkı cumhuriyetin ilk yıllarındaki “Anadolu’ya yöneliş” merakı gibi… Faruk Nafiz’in Han Duvarları şiirindeki ben, Anadolu’ya Anadolulu bir bakışla bakmaz. Han Duvarları şiirinde, sadece daha önce ihmal edilen Anadolu’ya merkezden bakan şairin bir yolculuk sırasında o mekâna karşı duyduğu merak hissedilir. Anadolu’ya dıştan bakılır bu şiirde; şiirdeki ben, kendini oraya ait hissetmez. Aynı durumu Reşat Nuri’de de görürüz. Onun Anadolu Notları adlı eserini okuyan bir kişi Anadolulu bir bakış göremez bu eserde. Üst tabakadan, merkezden gelen bir yazarın Anadolu’ya duyduğu bir merak vardır sadece orada da. Tıpkı bunun gibi;  Türk şiirindeki varlık sancısı konusu da daha önceki şairlerce, daha doğrusu günümüzde yaşı ilerlemiş kimi şairlerce dile getirilmiştir; ama bu dile getiriş, Anadolu’ya yönelişin ilk dönemlerinde olduğu gibi bir merak eseridir ve bu sancı daha çok Sartre’a duyulan bir meraktan ileri gelmektedir....

Devamını Oku

Şiirimin Öyküsü, Hüzün

Sabah erken uyandı hüzün, gördüğü rüyayı düşündü, anlamını biliyordu, yüreğinde bir hüzün vardı kendine sordu, sebebi ne neden sıkıntı ediyorsun? Geçmişte kaldı diye düşündü, bunlar güzel dedi, artık bir anlamı yoktu geçmişine sevgiyle bakıyordu, bilgece bir telkin verdi kendine, artık büyüdün bunun anlamı bu dedi, kafasının içi deriin bir huzurla aydınlandı.Bu gençliğinden kalan bir anıydı, o sefil hayatından kalan bir sahne. Yatağından kalktı, pencereye yöneldi gece yağmur yağmıştı sokak temiz ve huzur içindeydi bütün toz ve kir yok olmuştu, güneş yeni bir güne gülümsüyordu, doğa ne kederde güzeldi, kuş sesleri huzur veriyordu, serçeler damların saçaklarından başını uzatıp neşe saçıyordu sokağın sakin sessizliğine, hüzün birden gördüğü rüyayı unuttu. Yüzünü yıkadı saçlarını taradı ve günlük işlerine koyuldu. Bir kova su aldı deterjan ekledi işine devam etti. Birden aklına rüyası takıldı, yaşadığı şehre ilk geldiği yıllardı, beton harıma bir evin üstünde yapılmış bir odadan ibaret evini görmüştü rüyasında, teneke tavanlı ve hemen yanında daracık banyo ve tuvalet olarak kullanılan bir eki vardı, hayatının 10 yılını burada yaşamıştı, iyi kötü anıları vardı. Elindeki bezi yıkadı, tozları alırken, düşünüyordu o günlerimde tozunu almam gereken eşyalarım yoktu, şimdi var neyi değiştirdi ki, diye içini çekti. O günde pasif bir hayatım vardı bu günde. Değişen bir şeyler var, ama bu bana asla yetmiyor neden diye sorguladı kendini. Lakin gözü yükseklerde falan değildi. O günlerini düşündü, yaşadığı barakayı ve mahalleyi, düşündü, gelin olurken alınan pazen entari giysilerini...

Devamını Oku

Nâzım Hikmet’in Şiirinde Biçim ve Ses Ögelerinden Yararlanma

Özet Bu çalışmada Nâzım Hikmet’in şiirindeki biçimsel farklılığa dikkat çekeceğiz. Çalışmadaki temel amaç Nâzım Hikmet’in Türk şiirine getirmiş olduğu ‘serbest vezin’i şairin şiirleri içerisinde göstermektir. Heceden ziyade serbest vezin, dörtlük ya da beyitten ziyade özgün şekillerin başarılı ve anlam bütünlüğü içerisinde ses ve biçim özelliklerine uydurularak nasıl kullanıldığını irdeleyeceğiz.Şiirdeki biçimi ve ses ögelerinin şiire etkisini anlayabilmek için öncelikle şiirde biçimi oluşturan unsurlar ve ses ögeleri hakkında genel bir bilgi verdikten sonra biçim-anlam ve biçim-vurgu ilişkisine değineceğiz. Bu bilgiler ışığında Hikmet’in ‘Kerem Gibi’ ve ‘Makinalaşmak İstiyorum’ şiirlerindeki biçimsel ögeleri ve ses unsurlarını değerlendireceğiz. Sonuç olarak Hikmet’in şiirinin biçimlenmesinin tesadüflerden oluşmadığını ve şiirin biçiminin özüyle birleştiği görürüz. Bu durum çalışmamızda örnekler ile yer almıştır. Anahtar sözcükler: Şiirde biçim, Nâzım Hikmet, Makinalaşmak İstiyorum, şiirde ses ögeleri, Kerem Gibi. GİRİŞ Nâzım Hikmet’in şiirinde biçimi ve ses ögelerini incelemeden önce mutlaka şiirde biçime değinmemiz gerekir. Şiirde biçimi ya da bir başka ifade ile şekli açıklarken göze çarpan unsurlar dizelerin sayısı, sözcüklerin sıralanma ve bölünmeleri ile ilgili kalıplar ve bunların dışındaki değişik düzenlemelerdir. Bir başka tanımla Nurullah Çetin derki: ‘Şekil, şiirin iç ve dış unsurlardan birbirleriyle anlamlı ilgilere sokarak estetik bir kompozisyona kavuşturmaktır. (Çetin, 2004: 129) Şiirin biçim açısından tüm dünyada bugüne kadar değişik kalıplarla kullanıldığı görülmüştür. Örneğin Arap, Fars ve Türk şiirlerinde rubai, beyit, gazel, kaside gibi türler kullanılırken Türk halk şiirinde mani, koşma, semai, divan gibi çeşitler, Japon ve Çin şiirinde haiku, tanka...

Devamını Oku

Ümit Yaşar Oğuzcan Üzerine Bir İnceleme

I. HAYATI: 22 Ağustos 1926 yılında Tarsus’ta dünyaya geldi. Konya Askeri Ortaokulu ile Eskişehir Ticaret Lisesi’ni bitirdi. İlk önce Osmanlı Bankası’nda daha sonra 1953’te Niğde İş Bakası muhasebeciliği ile 1954’te Ankara İş Bankası Genel Müdürlüğü görevine atandı. İş hayatında olduğu gibi edebi hayatı da başarıyla devam etti. Birçok şiir kitabı çıkaran şairimizin 1973 yılında büyük oğlu Vedat’ın intihar etmesi üzerine çok acı çekmiş ve oğluna ağıtlar yazmıştır. Vedat’ın ölümünden iki yıl sonra babasını kaybeden şair; Pakistan, Kıbrıs, Macaristan, Avusturya gibi yerlere gitmiştir. 1977’de kendi isteği üzerine İş Bankası’ndan emekli olmuştur. 1978 yılında ikinci eşi olan Ulufer hanım’la evlenmiştir.1984 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Otuzu aşkın şiir kitabı olan Oğuzcan’ın şiirleri birçok dile çevrilmiştir. II. EDEBİ KİŞİĞİ: Şiire, 1940 yılında Yedigün dergisinde başlayan ve Yedigün şairleri arasında yer alan Oğuzcan, sonra çeşitli dergilerde şiir yazarak ve sık sık kitaplar çıkarak, günün popüler bir şairi oldu. Ünü yayıldı. İlk şiirleri, 1942 yılında Eskişehir Kocatepe ve Sakarya gazetelerinde çıktı. Aslında şair 9-10 yaşlarında şiir yazmaya başlamıştır. 1947 yılında ilk kitabı “İnsanoğlu”nu basmıştır. 1948 yılında “Deniz Musikisini” çıkartmıştır. 1954’te üçüncü kitabı “Dillere Destan” çıktı. 1955’ten sonra rubai, taşlama ve dörtlük türünde eserler vermeye başladı. 1967 ve 1969 yılında yurt dışı gezi yapan Ü. Yaşar, ilk Avrupa gezisine çıkarak anılarını “Avrupa Görmüş Adam” adı altında Cumhuriyette yayınlamıştır. Şiire, milli ve manevi duygularını anlamakla başlayan Oğuzcan, his ve düşünce kavramını gittikçe azaltarak gereğinden fazla açık ve...

Devamını Oku

Postmodernite ve Postmodernizm

Giriş: Avrupa’da 17. yüzyılın ortalarında meydana gelen teknolojik anlamdaki gelişim ve ekonominin gelişmesi, toplumları,  modernleşme olarak adlandırılan temelde sosyal ve yönetim tarzında bir yenilenme sürecine soktu. Modernleşme, etkileri neredeyse bütün dünyada görülen yeni bir hayat tarzı ve sosyal örgütlenme biçimi meydana getirdi. Bu süreçten itibaren artık “Modern” olmak, her anlamda eskiyi terk eden ve yeni arayışlar içerisine girilmesi gereken bir dünyada yaşamak demekti.İkinci Dünya savaşı, savaşa katılan veya savaştan dolaylı olarak etkilenen devletlerde büyük bir yıkıma sebep oldu. Özellikle ‘modernizmin’ her alanda yaşandığı ya da yaşanmaya çalışıldığı Avrupa’da bu yıkım, modernizmin bekleneni verememesi sebebi ile aydınları yeni arayışlar içerisine soktu. Bu arayışlar, önceleri toplumsal sorunları çözmeye yönelik olsa da zaman içerisinde çok çeşitli alanlara dağıldı. Dünya üzerindeki modernizme karşı çıkışlar postmodernist durumu oluşturdu. Özellikle salt bilgi birikimine karşı çoğulculuk anlayışı, genelliğe karşı özellik, mahallilik, özgürlük… postmodernist durumun en belirgin noktalarını oluşturdu. Kısacası postmodernizm, modernizmin ya da modernliğin yetersizliğine karşı ortaya çıkmış, insanlık adına artık çarenin modernleşmede olmadığını ortaya atarak modernlere ve mevcut sisteme savaş açmıştır. Yapabileceğimiz birçok tanım olmakla beraber daha önce belirttiğimiz bağlamlarda postmodernistlere göre postmodernizmin, günümüzdeki modern sonrası oluşan yeni yapılanma ve bu yapılanma içerisindeki toplumların genel adıdır diyebiliriz. MODERNİTENİN VE MODERNİZMİN, POSTMODERNİZME VE POSTMODERNİTEYE ETKİSİ Postmoderniliği ve Postmoderniteyi anlayabilmek için kuşkusuz modernliğin ve modernizmin anlamına değinmemiz gerekir. Modern kelimesi Latince “modernus” kelimesinden türetilmiştir. Modernus ise Latince “Modo” dan türetilmiştir ki bu kelimenin anlamı “hemen şimdi” demektir....

Devamını Oku

Fazıl Hüsnü Dağlarca Üzerine Bir İnceleme

I. HAYATI 1914 yılında İstanbul’da doğmuştur. Asker olan babasının görevi nedeniyle çocukluğu Pozantı ve Konya’da geçmiştir. İlkokulu Konya’da bitiren Dağlarca, Adana ve Tarsus ortaokullarında öğrenim gördükten sonra İstanbul’a gelmiştir. Kuleli Askeri Lisesi’nin orta bölümünde bütünleme sınavı vermiş, ertesi yıl Kuleliye yazılmıştır. Daha sonra Harp Okulunu bitirerek (1933)  orduya katılmıştır. 1950 yılına kadar yurdun çeşitli yerlerinde görev yapan Dağlarca, aynı yıl yüzbaşı rütbesinde iken askerlikten ayrılmıştır. Sivil yaşama geçtikten sonra bir süre Ankara’da Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’nde çalışmış (1950-1952),  ardından İstanbul’a gelerek Çalışma Bakanlığı İl Müfettişliği örgütünde görev almıştır. Dağlarca bu görevde iken emekli olmuştur (1960).İstanbul Aksaray’da iki arkadaşıyla Kitap Kitapevini açmıştır (1959), kitapevinin “on beş günlük” Karşı Duvar Gazetesi’ni çıkarmıştır. Kitapevini daha sonra Şehzadebaşı’na taşımış, sonra da kapatmıştır (1974). Fazıl Hüsnü dağlarca yurtta ve yurtdışında çeşitli ödüller almıştır: -Yeni Adana Gazetesi’nin öğrenciler arasıda açtığı öykü yarışmasında birincilik ödülü (1927), -CHP Şiir Yarışması üçüncülük ödülü (1946-Çakırın Destanı’ndan bir şiir ile), -Yeditepe Şiir Armağanı (1956-Asu ile), -Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü (1958-Delice Böcek ile), -MTTB Turan Emeksiz Armağanı (1966-Bir şiiriyle), ABD Pittsburg kentinde International Poetry Forum tarafından “Yaşayan En İyi Türk Şairi” seçildi (1967) -x111. Struga Şiir Festivali’nde Altın Çelenk Ödülü (1974), -Sedat Simavi Edebiyat Ödülü (1977-Horoz ile), -TÜYAP 6.Kitap Fuarı “Onur Ozanı” (1987). Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirleri başta Fransızca, İngilizce ve Almanca olarak çeşitli dillere çevrilmiştir. II. YAZIN YAŞAMI Yaşam öyküsünde belirttiği gibi, daha 13 yaşındayken bir gazetenin öykü...

Devamını Oku

Güzel ve Güzellik

Özet Güzel ve güzellik kavramlarından bahsedeceğimiz bu çalışmada güzeli ve güzelliği oluşturan tüm ögelere felsefi ve edebi yönden değineceğiz. Sanatkâr, insan ve sanat, estetik unsurları ayrıntılı olarak çalışmamızın içerisinde bulunacaktır. Anahtar sözcükler: Güzel ve Güzellik, Estetik, Sanatkâr, İnsan ve Sanat, Estetik.I. GÜZEL VE GÜZELLİK Güzel, başka deyişle bediî, insanın duyularını olumlu yönde etkileyen ve haz uyandıran değerler bütünüdür. Güzellik ise güzele ait özellikleri bünyesinde barındıran varlıkların ya da şeylerin nitelikleridir. Güzel, nesnelerin en belirleyici niteliğini ya da yetisini anlatan estetiğin temel kavramıdır[1]. Günümüzde her ne kadar güzel kelimesi üzerinden bir güzellik literatürü geliştiriliyorsa da, doğu kültüründe bir güzellik alanı olarak bediîyat, güzel kavramından daha yoğun bir içeriğe sahiptir. Bediîyat; bir sanat görünüşünden ve aynı ölçülerle, tıpkı eşyaya has bir teknik gibi mütalaa edildiği nispette tabiat güzelliğini tetkik mevzu yapar. Bediîyatın doğrudan doğruya hakiki mevzusu, müspet ya da menfi sanat kıymetleri, teknik, çirkinlik veya güzelliktir. Geniş manasında sanat, insan tarafından tabii malzemenin istihaleye uğratılmasıdır. Bacon, bu hususta “tabiata ilave edilmiş insan” diyordu. Bununla mihaniki, sınaî ve tatbiki sanatlara, doktorun veya mühendisin sanatını kastediyor ki, onlar zanaattan sanata geçerek hissedilmez bir tarzda edebiyat, plastik sanatlar, musiki ve bunların imtizaçları gibi tam manasıyla güzel sanatlara inkılap ederler[2]. Güzel ve güzellik, temelini insanda bulur. İnsan için herhangi bir nesneyi ya da durumu güzel kılan onun nesneye ya da duruma vermiş olduğu değerdir. Bu bağlamda insan için güzel ve güzellik kavramı hoş, iyi, faydalı...

Devamını Oku

Cahit Külebi'nin Sanatı

CAHİT KÜLEBİ’NİN SANATI Cahit Külebi’nin yazmaya başladığı yıllarda, Türk şiiri 4 farklı kanalda yürüyor ve kimi ustalarını da yetiştirmiş bulunuyordu. 1. Resmi ideolojiyi benimseyen ve tek parti yönetiminin populist politikası doğrultusunda ve memleket edebiyatı çerçevesince ürün veren Faruk Nafiz, Ahmet Kudsi, Ömer Bedrettin, vb.2. Yahya Kemal ve Ahmet Haşim den beslenen mistisist ve sembolik öğeler içeren “saf şiir” anlayışı çerçevesinde yazan Necip Fazıl, Fazıl Hüsnü, Ziya Osman, Cahit Sıtkı, Ahmet Muhip Dranas, Ahmet Hamdi Tanpınar vb. 3. Şiirin toplumsal siyasal işlevi de olduğuna inanan, halkın yoksulluğunun yansıtılmasını savunan İlhami Bekir, Hasan İzzettin, Ömer Faruk  Toprak vb. 4. Bu üç anlayışa da karşı çıkan, yazınsal sanatlardan arıtılmasını isteyen ve küçük adam söyleneni öne çıkaran, Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet, Necati Cumali vb. Her şeyden önce vurgulanması gereken nokta şudur: “Tozlu dumanlı sokaklarında Ankara’nın/ Her sabah kendini yitiriyorum. / sokaklar tutukluyor beni/ bir sonsuz boşluğa iniyorum” diyen Külebi kırı temsil eder. Kent bir tehlike ortamıdır.[1] Cahit Külebi kendi şiirlerinde yaptığını “Yeni romantizm” diye adlandırıyor. Bu yeni romantizm tabiri ile ortada dönen “romantik” anlamı arasında fazla bir ilgi yoktur. Çoğu, romantik denince aşağılık, ya aşırı yapma duygunun ya da temelli duygusuz yeryüzüyle hiçbir ilgisi bulunmayan bir kısım döküntü sanat eserlerini anlamaktadır. Hâlbuki “Yeni Romantizm” yapıcıdır. Fertçi değil toplumcudur. Hayal ile ilgisi pek azdır. Gerçeğe sağlam bağlarla bağlanmıştır. Tazedir. Çoğu zaman iyimser ve neşelidir. Hüznü de kederi de başkadır. Kaynağı milli sanattan...

Devamını Oku

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara Romanının Çözümlemesi

I. ROMANIN TANITIMI Ankara[1], Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 1934 yılında dönemin içerisinde bulunduğu durumu anlatan, sosyal ve siyasi yönü ağır basan bir romanıdır. O günkü eğilimin aksine herhangi bir gazetede tefrika edilmeden okur karşısına çıkan romanın bu güne kadar on sekiz baskısı yapılmıştır.Ankara, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun önceki eserleriyle[2] benzerlik gösterir. Tüm bu eserler daha sonra ‘Bütün Eserleri’ serisi olarak okuyucuya sunulmuştur. Romanımız da bu seri içerisinde 10. sıradadır. Yukarıda belirttiğimiz benzerlik genelde konunun seçimi ve işlenişi yönündedir. Örneğin eserlerindeki konuları güncel olaylardan seçmiştir: Tanzimat’tan I. Dünya Savaşı’na kadar yetişen üç kuşak arasındaki anlayış ayrılığını ‘Kiralık Konak’ta, Meşrutiyet dönemindeki parti kavgalarını ‘Hüküm Gecesi’nde, Mütareke döneminde işgal altındaki İstanbul’un ahlak bozukluğunu ‘Sodom ve Gomore’de, Kurtuluş Savaşı’ndaki bir Anadolu köyünü ve köyde yaşananları ‘Yaban’da, yeni başkentin geçmişteki ve gelecekteki görünüşlerini ise bu romanla anlatmıştır. Romanlarında toplumun bozulan, çöken yanlarını ele almıştır. Denebilir ki eserlerinin çoğu hep bir çöküşün ifadesidir. ‘Bir Sürgün’de Abdülhamit döneminin, ‘Kiralık Konak’ta Meşrutiyet döneminin, ‘Nur Baba’da Bektaşi tekkesinin, ‘Sodom ve Gomore’de Mütareke döneminin, ‘Yaban’da bir Anadolu köyünün bozulmasını ve çöküntüsünü, ‘Ankara’da Avrupalılaşmak uğruna toplumun yozlaşmasını anlatır. Roman, yazıyla üç temel kısma ayrılmıştır. Bu üç kısım da kendi içerisinde ‘Roma rakamları’ ile bölümlenmiştir. Bu tür bir bölümlendirme tamamen kitabın içeriğine uygun bir şekilde yapılmıştır. Zaten yapacağımız değerlendirmede bu uygunluğu daha iyi anlayacağız. II. OLAY ÖRGÜSÜ Ankara, Kurtuluş savaşı yıllarını, öncesini ve sonrasını ve tüm bu zamanlara eş olarak yaşanan değişimi ve...

Devamını Oku

Mihail M. Bahtin’de Dostoyeski’yi Dostoyevski Yapan Temel Özellikler

1. Ön Söz Mihail M. Bahtin[1] Dostoyevski Poetikasının Sorunları adlı eserinde bize Dostoyevski’yi Dostoyevski yapan temel özelliklerinden birkaçını dile getirmeye çalışmıştır. Biz bu çalışmada, Bahtin’in bu incelemesini irdelerken hangi temel belirlemeleri yaptığının üzerinde durmaya çalışacağız daha çok. İncelediğimiz metin 1984 yılında basılmış olsa ve Rusça kaleme alınmış olsa da; bizim incelemiş olduğumuz metinin aslı bu temel dildeki yayının çevirilmiş metni değil, Minnesota Üniversitesi’nin 1999 tarihli 8. baskısının çevirimidir.Sunuş yazısını Wayne C. Booth, önsözünü Cayl Emerson’ın yazmış, çevirisini Cem Soydemir’in yapmış olduğu bu eser, Metis yayınları tarafından 2004 yılında dilimize kazandırılmıştır. Temel esere geçmeden sunuş ve önsöz bölümlerinden önce bize önemli görülen bazı düşüncelere değinmemiz gerekecek. Wayne C. Booth sunuş yazısında öncelikle son dönemlerde Bahtin’e duyulan ilginin nedeni açıklamaya çalışır. Ona göre Bahtin’in öneminin oluşunun anlaşılması için o döneme bakmak gerekir. Booth şu soruyu sorar: Bahtin çarpıcı şekilde farklı ama yine de tuhaf şekilde uyumlu binlerce sayfada ideoloji ile biçim arasındaki ilişkiler hakkında yazıyor ve yeniden-yazıyorken, bu ilişkileri kaybedip yeniden buluyorken biz Batı’da bunlar hakkında neler söylüyorduk? Booth bu sorudan sonra eleştiri tazları hakkında bilgi verir: salt bilimsel eleştiri, salt ideolojik eleştiri, biçim-ideoloji bağdaştırmalı eleştiri, Aristotelesçi eleştiri gibi. Çeşitli türdeki eleştirileri açıklayan Booth, Bahtin’in çıkış noktasının farklılığına vurgu yapar. İşte, Bahtin’in ilgi çekmesinin sebebini de buna bağlar aynı zamanda. Ona göre Bahtin’in farklılığı onun nesnel bakış açısının yanılgılara açık olduğunu görmesidir. Bahtin’in bazen sübjektif bazen de objektif bakış açısı, eserdeki...

Devamını Oku

Eğitimde Fırsat Eşit mi, Değil mi?

Fırsat uygun zaman, uygun durum veya şart, vesile demektir. Eşitlik ise yasalar yönünden insanlar arasında ayrım bulunmaması durumu. Bedensel, ruhsal başkalıkları ne olursa olsun, insanlar arasında toplumsal ve siyasal haklar yönünden ayrım bulunmaması durumudur.Fırsat eşitliği ilkesi Yönlendirme; öğrencilerin bir kısmını seçen, diğerlerini program dışı bırakan bir tutumla değil, öğrencilerin tümüne fırsat eşitliği sağlayacak şekilde yapılmalıdır. Öğrencilerin istek,ilgi ve yeteneklerine göre yetişmeleri sağlanmalı, “herkesin” başarılı olabileceği bir programa girmesi amaç edinilmelidir. Türk eğitim sistemi fırsat eşitliği ilkesi benimsemiş olmasına rağmen kim okullarımızda teknolojinin en son seviyesi olan akıllı tahtalar kullanmasına karşın kimi okullarımızda ise hala bir çok teknolojik aletten yoksun kalmaktadırlar. Kimi okullarda 20 kişilik sınflarda okuyan öğrencilerimiz yanında kimi okullarımızda hala 50-60 kişilik sınıflarda ders yapılmaktadır. Kimi okullarımız birleştirilmiş sınıflarda yani 1, 2, 3 sınıf bir arada öğrenim görmekte iken kimi okullarımızda okulun yanında okul dersleri kurslarla desteklenmektedir. Bunun sonucunda fırsat eşitliği benimeseyen bu eğitim sitemi bütün öğrencilerimizi aynı SBS, YGS, LYS gibi sınavlara sokmaktadır.Bu sınavlar değerlendirilirken yine aynı kriterlere göre değerlendirilmektedir. Konunun özüne biraz daha inecek olursak iki farklı aile yapısını incelemek gerekir. İyi bir ekonomik durumu ve iyi bir sosyal çevresi olan bir aile yetişen çocuk okulun yanında özel ders, kurs ve dersane gibi bir çok imkandan faydalnırken diğer yanda daha kötü bir sosyal çevrede ve ekomomik bakımdab daha kötü bir aile de yetişen çocuk okul dışında hiç bir imkandan faydalanamamktadır. Ama yine bu iki öğrencimiz aynı...

Devamını Oku

Milliyetçilik ve Türkçülük Bağlamında Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu

I.HAYATI 1929 yılında Elazığ’ın, Ağın ilçesinin, Tatarağası mahallesinde dünyaya gelmiştir. Babası Mehmet Sait Efendi, annesi Zeynep Hanım’dır. Bir rivayete göre soyları Bağdat’ın fethinde büyük kahramanlıklar gösteren Gençosman’a dayanır. İlköğrenimini Ağın’da tamamlayan Gençosmanoğlu, ortaöğrenimini Akçadağ köy enstitüsünde yaparak 1946 yılında bu okuldan mezun oldu. 18 yıl ilkokul öğretmenliği, bir süre de ilköğretim müfettişliği yaptı. Daha sonra milli eğitim bakanlığı yayımlar genel müdürlüğü’ne geçti.   Önceleri bu kurumda şube müdürü olarak çalıştı. Bir süre sonra da genel müdür yardımcısı oldu. 1975’de İstanbul devlet kitapları kurumu müdürlüğüne, 1977’de de Türk musikisi devlet konservatuarı genel sekreterliğine atandı. Bu görevde bir müddet kaldıktan sonra kendi isteği ile emekli oldu. Emekliliğinde Türk edebiyatı vakfının idari işlerinde görev aldı. Aynı zamanda Türk edebiyatı dergisini yönetti. Daha sonra Türkiye gazetesine geçti.[1] Şiire, ortaokul sıralarında iken başlayan Gençosmanoğlu’nun şiirleri; Orkun, Aras, Türkeli, Türk Yurdu, Töre ve Türk Edebiyatı dergilerinde yayınlandı. İlk şiir kitabı olan “Bozkurtların Ruhu” 1952’de, ikinci eseri “Gençosman Destanı” ise 1959 yılında basıldı.1969’da Nihal Atsız’ın “Bozkurtların Ölümü” adlı eserini “Kür Şad İhtilali” adıyla nazma çekerek, bu ölümsüz eseri destanlaştırmış oldu. 1971’de Malazgirt Zaferi’nin 900. yıl dönümü münasebetiyle yazmış olduğu “Malazgirt Destanı’ndan sonra”, 1973’de “Kopuzdan Ezgiler”, 1976’da “Salur Kazan Destanı”, 1977’de “Boğaç Han Destanı”, 1983’de de “Destanlarla Uyanmak” adlı eserini yayımladı.[2] Birkaç baskı yapan bu eserlerinden seçtiklerini 1992’de “Destanlar Burcu” adlı bir kitapta toplayan şair, yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak 21.03.1993 tarihinde, çok sevdiği Ağın’dan uzak bir diyarda, İstanbul’da,...

Devamını Oku

Kadınlar Günü Kutlanmamalı!

Kadın Haklarında birincil aktör kadındır. Kadın erkek arasındaki süre gelen eşitsizliğin giderilmesi, toplumdaki yerinin iyileştirilmesi ve sosyal adaletin sağlanabilmesini amaçlar. Bu noktada karşımıza Emansipasyon kavramı çıkar, “Aynı seviyede olma durumu” yani eşitlik. Güç olarak eşit olmasak bile değer olarak eşit olmayı vurgular. Eşit muamelenin yapılmasının önemine değinir. Eşit muamele kavramından anlaşılan ise, engelliler, hamileler, gibi yaşam koşullarından muzdarip olan toplumsal grupların tüm yaşam alanlarında eşitlenmesi durumudur.Sosyal adaletin temelini ise bu kavramlar oluşturur. İnsanın iki ayrı türü olan kadın ve erkeğin eşitliğinden ise cinsiyetlerin tüm yaşam alanlarında ciddi manada bir eşitliğe sahip olmasıdır. Emansipasyonun amacı da bu eşitlik yolunda var olan sorunların çözülmesidir. Bu amaçla ilk hareketlenmeler ise 17. yy.’da İnsan Haklarının da desteğiyle Marie Le Jars Gourney yazılarında bahsetmiştir. Kadın haklarından. 1793lere gelindiğinde ise Fransa’da Olym Gouges insan hakları kararlarında erkeklere tanınan bazı hakların kadınlara da tanınması gerektiğini belirterek, “Eğer kadının idam sehpasında mahkum edilme hakkına sahipse tribünden izleme hakkına da sahip olmalıdır. “ Şeklinde vurgulamıştır. 1700lü yıllardan 2000 lilere geldiğimizde ise kadınların durumu çok iç açıcı değil. İlginçtir ki, ülkemizde hayvan hakları , engelli hakları ve kadın hakları mevcuttur. Ancak ne hayvanlara tanınan haklar ine de kadınlara tanınan haklar yeterlidir. Erkek haklarından bahsetmemiz komik şu durumda. Malum hakkı sunan “güç erkek”. Sosyal adalet, eşit şans tanınması, eğitim, çalışma , seçme seçilme hakkını kapsar ancak. Uygulanıyor mu? Sorusunu yanıtını vermek zor. Kadın olarak izlediklerim kalbimi karatıyor. V e sorgulanmayışı...

Devamını Oku

Hayat İçinde Bir Masal

Bir varmış bir yokmuş ile başlar her masal… İçinde nice imkansızlıklar, zorluklar olmasına rağmen güzel biter… Ve gökten üç elma düşer sonunda.Başımıza düşen elmalar masal aleminden çıkma vaktinin habercisidir… Her insanında yaşanmış kendine özgü masalı vardır. Hayatımızın bazı zamanlarında yaşadığımız masallarımız, uydurma masallar gibi her zaman güzel bitmeyebilir… Belki de sonunda hüsran yaşayacağımızı bile bile girmişizdir kendi uydurma masalımızın içine…Masallarımız bir olay yada bir eylem şeklinde hayatımızın bir yerinde başlamıştır genellikle… Yıllarca özlemini çektiğimiz bir sevgili gibi bırakıvermişizdir, kendimizi uydurma masalımızın havasına. Sonunu düşünmeden yaşayıp gitmişizdir giriş gelişme aşamalarını. Bazen bir ızdırap kaynağı, bazen tatlı bir tebessüm olan masalımız, yüreğimizin gizli mabetlerinin kapılarını açmak mıydı şafağa? Kurumuş toprakların yağmura hasreti, karanlıkların ışığa sevdası, yaşam bahçıvanın yüreğimize ektiği acı çiçeklerine inat, bir yerlerde gizlenerek yeşermiş umut çiçekleri miydi? Mutlulukların, sevgilerin en büyüğünü tatmışızdır masalımızın büyülü atmosferinde… Yarınlar yoktu an vardı yaşadığımız. Anlık mutluluklar içiyorduk masal pınarımızdan. Bir başkasıydık masalımızda. Bazen yaralı bir ceylan, bazen mavi semaların atmacasıydık. Acılarımızda bile kırlangıçlar kadar özgürdük. Yüreğimizin koridorlarında aysız gecelerin kasveti değil, güneşin şavkı vardı ışıldayan. İçimizin mor dağları çiçeklere bürünmüş buram buram nergis, menekşe kokuyordu. Kaçınılmaz sonu erteliyorduk. Son demek yaşarken ölmekti, savrulmaktı hayatın içinde. Kaybetmekti bir başkası olan yanımızı… Kaçınılmaz son geldiğinde masal aleminden gerçek aleme döndüren üç elma düşmüştür başlara. Başımıza değil yüreğimize düşen elmalar insanda ömür boyu silinemeyecek izler derin acılar bırakıyor. İnsanları hayatının bazı zamanlarını bir masal şeklinde yaşamaya...

Devamını Oku

İletişim Mahkumları

Yüzyılın hastalığı mıdır ki bir iletişimsizlik hengamesine tutulmuşuz, ortak bir karar almışcasına. Nedir iletişim? İnsanların duygularını, düşüncelerini kısaca kendisini ifade edebilmesidir. Bu tanımı hepimiz biliyoruz. Çünkü, çevremizle hatta kendimizle bile sürekli iletişir dururuz. İletişimde temel unsur, kendini anlatmakla beraber karsıdaki insanı da anlamak ve onun penceresinden bakabilmektir dünyaya. Kaçımız kendimizi anlatabiliyor ve karşımızdaki insanı anlayabiliyoruz? Bu güne kadar kaç kişiyi  yargısız infaz etmeden dinledik ve anlamaya çalıştık? En yakınlarımızla bile çatışmaya girmeden, kavga etmeden halledebildik mi sorunlarımızı?Dinledik mi  nedenlerini; niçinlerini, rahatsızlıklarını? Bu küsmeler, bu dargınlıklar, kırılan gönüllerin bolluğu hangi serserice davranışımızın bedelleridir? Hep konuştuk, dinlemedik, anlamadık, anlatamadık bir birimize. Yüreklerimizde kaldı söylenmemiş sözler, sevgiler. Her zaman kendimizi haklı görmenin acımasız bencilliği yüreğimizi kör etmişti değil mi? Bencilliğimizle kaybettik en sevdiklerimizi. Düşman ettik, küstürdük bizi seven yürekleri kendimize. Sonrada beni anlamadılar, ben ona yanarım serzenişleriyle başladık  yakınmalara. Bencilliğimizin bedellerini ödeme zamanı geldiğinde bu hayıflanma neden? Kaybetmenin acizliğiyle, terk edilmişliğe bırakıyoruz kendimizi, birde üstüne tuzu biberi olsun diye kalın duvarlar örüyoruz yüreklerimize, adı yalnızlık olan. Ne yapmalıyız? Hazan mevsiminin hoyratlığına uğramış ağaçların yaprakları gibi, sevdiğimiz insanların hayatımızdan savrulmalarına göz mü yummalıyız yoksa bencilliğimizin  hainliğine  dur mu demeliyiz? Yüreklerimizde  hatalarımızı anlamanın  cesareti varsa haydi buyurun, kırgın gönülleri tekrar canlandırmaya. Bir miktar sevgi, bir miktar anlayışla başlayalım. Samimi olmayı da unutmayalım. Hele içimizi ısıtan gülücükler ilişkilerimizde eksik olmasın. Her şeyden önemlisi iletişimin en önemli unsurlarından biri olan dinlemeyi de öğrenelim. Başka pencerelerden bakalım...

Devamını Oku

Olumlu Düşünmek

Her şeye rağmen pozitif olmak ve başımıza ne gelirse gelsin, küçük şeylerden bile mutlu olmayı başardım. Ben sosyal faaliyetten uzak, eğitim düzeyi düşük, insanların yaşadığı bir çevrede yaşayan bir ev hanımıyım, fakat her zaman kendimi bu benim kaderim bende onlardanım deyip ümitsizliğe kapılmadım, çevremde onlara sergilediğim olumlu davranışlarımla olumsuzluktan bile olumluk yarattım.Eşimin yoğun bir iş temposu karşısında çok fazla sohbet etmeye fırsatımız olmuyor ben bundan bile mutluluk çıkarıyorum, her akşam evine geliyor, ekonomi sorumluluklarını almış diyorum. Evliliğimizden bu ana kadar olan süreci bir teraziye koyar olumlu yönleri daha fazla deyip mutsuzluktan mutluluk çıkarırım. Ümidimi asla yitirmem, daima başarılması zor hedefler peşindeyimdir. Bu benim adeta zaferim olmuştur. Yaşadığım iş hayatında başımıza gelen sıkıntılardan bile ben inanırım ki sonunda daha iyi bir iş bizleri bekliyor. Hayatımda kırıldığım insanlarla bağırıp çağırmak yerine onlara biraz eskiye göre mesafe koyar ve susarım, bu suskunluğum da çoğu zaman ilişkilerimizin daha olumlu olmasını sağlamıştır. Yaşamınızdaki her şeyi bir teraziye koyun, insanları yargılamadan önce olumluluk ve olumsuzluk olarak tartın ve her zaman olumluluk ağır gelecektir. Olumlu düşünmek hayatınız üzerinde çok etkili olacaktır, daha sağlıklı, daha mutlu, daha başarılı olacaksınız. Kendinize hep yeni bir şans vereceksiniz. Ve göreceksiniz ki olumsuzluk yaşamınızdaki her şeye olumluluk olarak geri dönecektir. NEBAHAT EMANET tarafından “Makale Yarışması” için...

Devamını Oku

Galatasaray Takım Olmayı Öğrenmeli…

Galatasaray neden başarısız diyorlar? Sebeb çok basit… Yapabileceklerinin onda birini yapmadan kapı gösterilen bir hoca, sonrasında yerine gelen başka bir antrenör ve ard arda yapılan bilinçsizce transferler. Ve üstüne üstlük nedense bu transferlerin ardında yaşanan soru işaretleri… Takım olmak için şöhretli oyuncuları kadronda toplamaya gerek yok. Bir antreman sahası, başarıya susamış, gelecek vaadeden genç oyuncular, iyi bir arkadaşlık ortamı ve istikrarlı bir yönetim yeterli.Peki sarı kırmızıların kadrosuna baktığımız zaman bunların hangisini görüyoruz? Takım yaşı ilerlemiş oyuncuların yanısıra farklı milletlerden takıma gelip başarılarına yeni halkalar ekleyememiş bir çok oyuncu ile dolu. Belki bunların aksine sadece bogdan stancu yu sayabiliriz. Galatasaray’ın başarılı olabilmesi için öncelikle herkesin kendisinden emin olduğu Fatih Terim gibi bir antrenör getirmek gerekli. Terim başarılı sonuçlar alırken almış olduğu yabancı oyunculardan maksimum faydalanmasını bildi. Genç oyuncuları takıma yavaş yavaş adapte etti ve yaşı ilerlemiş oyuncuları küstürmedi, tecrübelerine saygı duydu. Yurtdışında altyapı eğitimini almış oyuncuları bile yavaş yavaş galatasaray kültürüne ve takımına birer birer aşıladı. Böylelikle yıllar boyunca konuşulan ve hiç unutulmayan başarılar geldi. Alın size Mehmet Batdal örneği. Henüz çok genç, 2. lig de Bucaspor forması ile attığı goller sonrasında tanındı. İstikrarlı, üretken, ceza sahasında hareketli ve en önemlisi pozisyon yaratmaya ve değerlendirmeye yönelik bir oyuncu. Peki Geleceğin Hakan Şükür’ü olarak nitelenen bu oyuncu şu an nerede? Maalesef Galatasaray takımından ayrıldı. Oysaki farklı bir antrenör yada Terim takımın başında olsaydı bu oyuncudan maksimum yararlanmanın formüllerini arardı. Eğer Galatasaray...

Devamını Oku

Şeytanın Varlığının Farkında mısınız?

İblisin Cennetten Kovulması: Allah, ilk insanı topraktan yarattı ve meleklere, O’na secde etmelerini emretti. İblis hariç melekler, Adem’e secde etti. İblis ise büyüklendi. Allah Dedi ki: “Ey İblis, sana ne oluyor, secde edenlerle birlikte olmadın?” (Hicr Suresi, 32) İblis Dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için var değilim.” (Hicr Suresi, 33)Allah’a karşı gelen iblis böylece cennetten kovuldu ve lanetlendi. Bunun üzerine iblis Dedi ki: “Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım.” “Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.” (Hicr Suresi, 39-40) Böylece şeytan yeryüzündeki görevine başladı ve insanları Allah’ın yolundan saptırmak için elinden geleni yaptı. Çabaları kıyamet gününe kadar devam edecek olan iblis, yani şeytan, bugüne kadar yanına pekçok yandaş topladı, halen de toplamaya devam ediyor. Peki bizler onun yandaşları arasında mıyız? Şeytanın sinsi yöntemlerinin farkına varabiliyor muyuz? Şeytanın Sinsi Yöntemleri: Şeytan, inananları Allah yolundan saptırmak için sinsi planlar ve tuzaklar kurarak nefislerinin hoşlarına giden şeyleri kullanır ve onları günaha sürüklemeye çalışır. Günah ve kötülükleri zararsız ve meşru göstererek onları aldatmayı amaçlar. İman edenlerin dosdoğru yoluna kurulup onlara sağ ve sol yanlarından, önlerinden ve arkalarından sokulur. Allah’ın adını kullanarak insanın temelde iyi bir şey yaptığını düşündüren bir sistem kurar. Kuran’da insanlar, şeytanın Allah’ın adını kullanarak aldatmasına karşı şöyle uyarılırlar: “Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah’ın va’di haktır; öyleyse dünya...

Devamını Oku

Ekonomik Canlanma İçin Girişimcilik ve İnovasyon Desteklenmeli

Merhaba, inovasyon ve girişimcilik konularına ilgili biri olarak fikirlerimi paylaşmak istedim. Girişimcilik ve inovasyonun geliştirilmesi için neler yapılması gerekir kime ne görev düşüyor burada sizlere aktarmak istiyorum. Gerçek bir girişimci, hesap yapmadan risk alan, cesur birisi değildir. Gerçek bir girişimci, insanların yaşamlarına, endüstrilerin yönelimlerine ve sorunlarına bakar. Araştırma yapar. Bunların içinden karşılanmayan bir ihtiyaca odaklanır.Bu ihtiyacın tipik olup olmadığını inceler. Demografik gelişmeleri, ihtiyaçlarla ilişkilendirerek takip eder. Her yeni bilginin, pazarla doğru ilişkilendirildiğinde yeni bir girişim fırsatı olabileceğini bilir ve sürekli, ortaya çıkan yeni bilgileri araştırır. Girişimci taklit etmez. Gerçek bir girişimci, çevrede bir sürü köfteci varken, herkes gibi köftecilik yapmaz. Köfte yemek isteyen müşteriye sunulacak değeri tanımlar; bu değeri pazarda sunulan iş modellerinden farklı bir modelin içine oturtur İşsizlik sorununa önemli bir çözüm olanağı sunduğu gibi ekonomik büyümenin de dinamosudur. · Girişimci, ekonomik kaynakların düşük üretkenlik alanlarından yüksek alanlara aktarılma sürecinde baş aktördür, çünkü üretim kaynaklarını yeni bir tarzda birleştirerek kullanılmayan üretim faktörlerinin kullanılmasını sağlar, ama daha önemlisi kullanılmakta olan üretim araçlarının ve mevcut girdilerinin değişik şekillerde kullanımı ile üretimi artırır. Girişimci yeni düşüncelerin yaratılması, yayılması ve uygulamasını hızlandırır, ayrıca yeni endüstrilerin doğmasına yol açar, teknolojileri kullanan sektörlerde verimliliği artırır ve hızla büyüyen sektörler yarattığı için ekonomik büyümeyi hızlandırır.Kamu kurumları girişimciliği teşvik edici çalışmalar yaparak hem maddi destek hemde danışmanlık hizmeti vererek genç girişimcilere yalnız olmadıklarını kanıtlamalıdır. Herkese sağlıklı, mutlu ve yenilik dolu günler diliyorum. UĞUR AĞIRGÖL tarafından “Makale...

Devamını Oku

Ekonomik Krizden Çıkışın Yolu İnovasyon ve Girişimcilik

Merhaba, inovasyon ve girişimcilik konularına ilgili biri olarak fikirlerimi paylaşmak istedim. Girişimcilik ve inovasyonun geliştirilmesi için neler yapılması gerekir kime ne görev düşüyor burada sizlere aktarmak istiyorum. Girişimcilik ile ilgili açık ve net bir vizyon oluşturulmalı, buna bağlı stratejiler geliştirildikten sonra hükümet programlarında öncelikli olarak yer almalı.Şirket kuruluşu, işleyişi ve kapanışına ait bürokratik engeller azaltılmalıdır. Vergi işlemleri kolaylaştırılmalıdır.Teknoloji transferinin başarılı biçimde gerçekleşmesini sağlayacak örgütler oluşturulmalıdır. Yeni teknoloji kullanımı yatırım tutarı ne olursa olsun vergilerden yatırım indirimi yapılarak teşvik edilmeli. KOBİ’lere verilen krediler artırılmalı. Finansman seçenekleri artırılmalı leasing teşvik edilmeli ve risk sermaye sektörü kurulmalıdır, desteklenmeli. Girişimciler ve girişimciliği destekleyen kuruluşların oluşturduğu platformlar/ girişimci ağları kurulmalı ve bu platformlar aracılığıyla koordinasyon sağlanmalı. Girişimciliğin desteklendiği bir kültürel ortamın yaratılması için topluma olan katkısı ve ekonomik büyümedeki önemli rolünün anlatılması gerekmektedir. Teknolojik girişimcilik başta olmak üzere her tür girişimcilik performansı düzenli olarak ülke çapında ölçülmeli ve uluslararası ekonomilerle karşılaştırmalıdır. Dış ticaret mevzuatına teknoloji ihracatı için yeni eklemeler yapılmalıdır. Eğitime yapılan yatırım artırılmalı, girişimci eğitim merkezlerine destek verilmeli. Özellikle üniversite öğrencileri girişimcilik alanında devlet tarafından cesaretlendirilmeli ve bir kariyer seçeneği olarak değerlendirilmelidir. Millet olarak tüketime değil üretimi arttırmaya ar-ge’ye yönelmeliyiz. Çıkış yolumuz inanıyorum ki girişimcilik ve yeni ürünler geliştirmededir. Herkese sağlıklı, mutlu ve yenilik dolu günler diliyorum. UĞUR AĞIRGÖL tarafından “Makale Yarışması” için...

Devamını Oku

Tayyip’ten Sonraki Başbakan-1

Başlığı görünce daha bunu konuşmak için çok erken diyebilirsiniz. Ancak öyle parlayan, yükselen bir değer var ki bu değerden bahsetmemek imkansız. Cumhuriyet tarihinde gelmiş geçmiş en profesyonel siyasetçi denilebilecek kadar başarılı bir insan. Tüm çevrelerin doğru işler yaptığı noktasında mutabık olduğu bir siyasetçi. Eminim ki az çok gündemi, siyaseti takip edenler kimden bahsettiğimi çoktan anladılar.Evet doğru düşündünüz. Ahmet DAVUTOĞLU’undan bahsediyorum. Her ne kadar akademik camiadan kopmak istemese de ısrarlara dayanamayıp siyasete katılan ve katılırken bile Cumhuriyet tarihinde ender görülen bir tarzda milletvekili olmadan bakan olarak görev yapan birisi. Açıkça söylemem gerekirse Davutoğlu’nun kabineye girmesinin ardından kendisi hakkında kısa bir araştırma yaptım. Daha önceleri siyaset arenasında ismi pek duyulmamış olduğu aşikar. Ancak bakan olmasından sonra yaptığım araştırmaları biraz daha derinleştirince şu sonuca vardım. Dedim ki Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra başbakan olacak kişi belli oldu. Ak Parti’nin tek başına iktidar olacağını zaten kamuoyu araştırmaları gösteriyor. Tabi siyasette her şey mümkün. Ancak biz elimizdeki verilerden hareketle olayları ele alıyoruz  Bu nedenle eğer Ak Parti iktidar olacaksa ve Tayyip’ten sonrası düşünülürse  Davutoğlu bu anlamda en isabetli kişi.  İlerleyen süreçte de Sayın Davutoğlu neredeyse beni hiç yanıltmayacak işlere imza attı.  Şimdi bunu tartışalım. “Nasıl olur!” mümkün değil diyenler olabilir. Ayrıca bu yazdıklarım insanları iki türlü düşündürebilir. Bir taraf der ki Ak parti yanlısı diğer taraf der ki parti içi sorun çıkarmaya çalışıyor. Ne koyu bir Ak parti yanlısıyım ne de acımasız bir Ak parti...

Devamını Oku

Özay Gönlüm’ü Anma Gecesi Muhteşemdi…

22 Şubat Salı günü akşam Ankara Milli Eğitim Bakanlığı Şura Salonu’nda Denizliler Kültür ve Dayanışma Derneği ile Kızılcabölüklüler Vakfı işbirliğiyle ”Türk Halk Müziği sanatçısı Özay Gönlüm’ü Anma Gecesi” düzenlendi. TRT sunucusu Derya Kaya’nın sunumuyla TRT Anadolu’dan canlı yayınlanan programa ben de katıldım. Konuklara Denizli yiyecek ve içeceklerinin ikram edildiği gece kokteylle başladı.Kokteylin ardından Denizli Valisi Yavuz Erkmen, Denizli Belediye Başkanı Nihat Zeybekçi ve hanımı, Denizli Milletvekili Mehmet Yüksel, Denizli Milletvekili ve DSP Genel Sekreteri Hasan Erçelebi ve hanımı, Çocuklar Duymasın dizisinde Haluk (Tamer Karadağlı) ile Meltem (Pınar Altuğ)’in Denizlili dünürlerini oynayan oyuncuların da aralarında bulunduğu konuklarla gecenin düzenleneceği salona geçtik. Büyük salon doluydu… Gençler ağırlıktaydı… Denizlim Derneği Başkanı Avukat Hasan Oymak’ın ”Denizli horozu, zamanlamayı iyi yapmak ve liyakat esas olmak kaydıyla her mekanda ötmeye devam edecektir” sözleriyle bitirdiği açış konuşmasının ardından Pamukkale Halk Oyunları grubunun ”zeybek gösterisi” izleyenleri büyüledi. Buldan Kız Meslek Lisesi öğrencilerinin sunduğu defile ile devam eden program Türk Halk Müziği sanatçısı Makbule Kaya’nın türküleriyle devam etti. Eğlencenin doruğa çıktığı bu mini konserin ardından sahneye Çocuklar Duymasın dizisinin sevilen oyuncuları çıktı. Oyuncu Osman Gidişoğlu ”Denizli’nin yeri bizde başkadır. Denizli’yi seviyoruz” dedi ve ardından Özay Gönlüm ile ilgili bazı hatıralarını anlattı salondakilere. Ayrıca gecede Özay Gönlüm anısına düzenlenen Halk Müziği yarışmasında dereceye girenlere ödülleri verildi. Ankara’da Denizli havasını estiren bu güzel gece özel olarak kullandığı ”bagi”yi kendisi çalan Efe’nin türküleriyle 23 civarında sona erdi. Erden...

Devamını Oku

Meclis’ten İzlenimler…

Cumhuriyet tarihinin en geniş tahliye çalışmasıyla Libya’dan vatandaşlarımızın sağ salim getirilmesi… Ordu içinde hücre şeklinde örgütlenen bir çetenin TÜBİTAK’a sızarak sınır güvenliği projelerini engellemeye çalıştığı ve 5 bin kişiyi fişlediği; bazı subayların yazışma ve konuşmalarında “sınır güvenliğinin” sağlanmasının “dağ kadrolarını” rahatsız etmesini dile getirdikleri gibi iddialar içeren 56 sanıklı “askeri casusluk ve şantaj” iddianamesinin İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilmesi…Gündemde öne çıkan bu başlıklar ve kafamdaki “Kim bu dağ kadroları? Ordunun “dağ kadroları” mı yoksa bu subaylar “dağ kadroları” derken PKK’dan mı bahsediyorlar?” soruları arasında geçen hafta Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeydim. Bazı milletvekilleri, danışmanları ve sekreterleriyle konuştum. İşte izlenimlerim… Milletvekilleri yoğun çalışıyorlar. Bazı milletvekilleri seçim bölgelerinde bazıları ise Meclistelerdi… Ne de olsa seçimlere 3,5 ay gibi kısa bir süre kaldı. Soruyorum milletvekillerine: “Nasılsınız? Çalışmalarınız nasıl gidiyor?” “İyiyiz… Çalışıyoruz… İşler yoğun…” Milletvekili danışmanına soruyorum: “Siz nasılsınız? İşleriniz yoğun mu?” “Seçimlere yaklaştıkça işlerimiz yoğunlaşıyor. Meclis hareketli. Milletvekilleri heyecanlılar.” Anlıyorum ki yeniden aday gösterilip gösterilmeme heyecanı bu. Daha sonra bazı milletvekillerinin sekreterleriyle konuşuyorum ve diyorlar ki: “Valla akşama kadar telefon trafiği… Misafirler… Bazen oluyor ki konuşmaktan çenelerimiz ağrıyor. Yorucu bir iş…” Bu arada milletvekillerine ziyarete gelenlerin arasında işe girmek için vekilden yardım isteyenler ve bunun için de CV’lerini vekillere getirenler dikkatimi çekiyor. Öğreniyorum ki bu CV’lerin birçoğuna bakılmıyormuş bile. Meclis’te birkaç saatin izlenimi kısaca işte böyle… Erden...

Devamını Oku

Herşey Tamamsa

İnsanlar herşeyi yarım yaşarlar yada yarım bırakmak için uğraşıp didinirler… Bazı insanlar vardır ki hayatlarında eksik olanları doldurmak adına kaybettiklerini geri isterler ya da geri almak.. Bende bunlardan biriyidim. Önce sağlığımı kaybettim, sonra sevdiğim insanları sonra yarım kalamayacağımı anlayıp bir hızla toparlanmaya başladım… Yani kaderime karşı koyabileceğimden yola çıktım.Herşeyin başlangıcı olan senden başladım işe uğraştım durdum, oyalandım kimi zaman, bazı zamanlar ağladım bazı zamanlar yalvardım tutundurdum kendimi hayatta tutmak zorundaydı beni düşünsenize mevsimlerden BAHARın eksik olmasını bu tam bir vahşet olurdu… Sonra sağlığım girdi düzene, toprağın altına verdikleriminse yokluğuna alıştım, başarısızlıklarımı başardım zirveye odaklandım anlıyacağın ama yinede eksik olan seni daha yerine koyamamıştım kalbimde var olan ve var olmasıyla beni yiyip bitiren boşluğu doldurmaya and içtim. Tekrardan açtım avuçlarımı ALLAH’a ve sonra ben koştum, yoruldum, yıldım bazı zaman vazgeçtim ama yine koştum ayağa kalkabildim yani… Şimdi benimsin ve bakıyorumda hayatta hiç bir şeyim eksik değil, herşey hiç olmadığı kadar kusursuz ve tam… Herşeyin tam olması, tam duruyomuş gibi durması uzaktan evet evet uzaktan sanki yaşadığım hayat benim hayatım değil sanki birşeyler hala eksik ama bu öyle böyle bir eksik değil eksikten daha fazlası var olanların anlamını tamamen yitiren… Bendim bu olanların içerisinde olmayışım, kendimi bulamayışım, bulmaktan korkuşlarım sonra baktım etrafıma nerdeyim diye aramaya koyuldum ve en sonunda buldum bütün anlamları anlamsızlaştıran yokluğumun nerde olduğunu… Oysaki ben birilerini aramakla uğraşırken kendimi kaybetmişim bir yerlerdeee Şimdi isee kendime soruyorummm “HERŞEY TAMSA...

Devamını Oku

Küreselleşen Dünyada Ulus Devlet Olmak

Son yılların belki de en çok telaffuz edilen terimidir küreselleşme. Uluslararası çizgiyi aşıp sınır ötesi yaşamaktır, başka bir dilde konuşmak başka fikirde düşünmektir. II. dünya savaşı sonunda dünya dengeleri Amerika ve Rusya arasına sıkışıp kalmıştı, artık global yaşamda iki saf oluşmuştu. II. dünya savaşından sonra artık savaşın bir güç oluşturma biçimi olduğu fikri kaybolmuştur, artık teknoloji ve büyük ekonomik yapı en büyük güç kaynağıdır. Sonuçta milyonlarca askerin olmasına, milyonlarca silahının olmasına gerek yoktur, çünkü savaşı kazandıran sadece bir bomba.Savaşın önemini kaybetmesi teknoloji ve ekonominin güç kazanması devletler arasında büyük çekişmeye yol açtı. Ve bu çekişmeli ortamda en çok kullanılan terim küreselleşme yayılmaya başladı. Son derece tehlikeli olan bu terim gün geçtikçe küresel güçlerin en büyük silahı basın sayesinde yumuşatılarak bir gereksinimmiş gibi lanse edildi. 90 lı yılların en kötü çocuğu olan küreselleşme yıllar sonra kuzu postu giymiş kurt gibi aramızda gezmeye başladı hayatımızın her safhasına girdi artık bizim için bir yaşam biçimi oldu. “ Merkezi Amerika’da bulunan bir şirketin Londra’daki bürosunda çalışan genç İngiliz, işi bitince Japon yapımı arabasına binerek eve döndü. Alman mutfak gereçleri ithal eden bir firmada çalışan eşi eve ondan önce gelmişti, çünkü İtalyan arabasıyla trafikte daha kolay ilerleyebiliyordu. Yeni Zelanda pirzolası, Kaliforniya havucu, Meksika balı, Fransız peyniri ve İspanyol şarabından oluşan yemeklerini yedikten sonra Fin yapımı televizyonlarında İngilizlerin Falkland adalarını alışına dair bir program seyrettiler “işte küreselleşmenin en güzel tanımını R. Williams böyle yapmış. Her...

Devamını Oku

Hayatı Iskalamak Diye Buna Derim Ben!

Hayatı ıskalamak diye buna derim ben! Güneşin en kavurucu halinde bile iliklerine kadar sırılsıklam ıslanmak, caddede ki en kalabalık anlarda bile elinde bir el olmadan yapayalnız dolanmak… Hayatı ıskalamak diye buna derim ben! Geceleri başını yastığa gülücüklerle değil, gözyaşları ile koymak ve rüyalarının kabus olduğunu anladığında kan ter içerisinde uykundan sıçrayarak uyanmak…Hayatı ıskalamak diye buna derim ben! Gidişinin ardından aylar, yıllar geçmesine rağmen, asla geri gelmeyeceğini bildiğin birini hala bir umutla beklemek ve özlemek o gül yüzünü… Hayatı ıskalamak diye buna derim ben! En yaman sancılarla, en derin acılarla boğuşurken bile etrafa gülücükler saçman gerektiğini bilmek ve belli etmemek yaşadığın hiçbir zorluğu… Hayatı ıskalamak diye buna derim ben! Üzüm ekşisi bir yeşile cinas gözlerini her gece karşında görmek ve her şeyden daha değerli olduğunu bilmek… Hayatı ıskalamak diye buna derim ben! Çok aşırı sevmene rağmen karşındaki kişiye bunu gösterememek ve belli edememek ne yapsan ne etsen bile… Hayatı ıskalamak diye buna derim ben! Onda bulamadığın bir avuç sevgiyi yalan yanlış sevdalarda aramak ve istemeden de olsa diğerinin canını acıtmak… Hayatı ıskalamak diye buna derim ben! Son nefesinde bile yanında olamayacağını kabullenmek zorunda kalmak ve onsuz en derin uykuya dalmak… Hayatı ıskalamak diye buna derim ben! Onun hiç bilmeyeceğini, duymayacağını, görmeyeceğini bile bile halen daha geride onun için bir şeyler bırakmaya çalışmak… 16 Mayıs 2010 Pazar 15:40 ŞAFAK ÖZVEREN tarafından “Makale Yarışması” için...

Devamını Oku

Unut Beni Sevdiğim

Gideni üzse de ayrılıklar, en çok kalanlar yaşarmış ayrılığın hüznünü… Hatırlarsın sende, bir düşün istersen; o gün sen gitmiştin… Ben ise bir köşeye sinmiş, elim kolum bağlı bir şekilde gidişini izlemiştim. Oysa hazırdım zaten, hazırlamıştım kendimi bu çaresizliğe ama ne bileyim, o gün çok acıdı içim, dilim damağım kurudu, elim ayağım bağlandı sanki. Kalman için çok yalvarmıştım oysa, defalarca sermiştim yüreğimi ayaklarının önüne ama sen inadına başka yöne gittin…Tutmak vardı oysa ellerinden o gün, gözlerinin içine bakmak ve yalvarmak vardı ölüme inat ama yapamadım gülüm. Sahi, tutsaydım o gün ellerinden, bırakma beni deseydim, bırakma beni böyle biçare deseydim, yinede gider miydin? Oysa çok sevmiştim lan ben seni, öyle çok sevmiştim ki, sırf mutlu olmanı istediğim için tek kelime dahi etmedim o gün, köşe bucak gizlendim o cennet gözlerinden… Şimdi, tek bir an bile aklına gelirsem şayet, düşünme sakın beni, düşünüp de üzülme sakın… Say ki hiç görmedin beni, say ki hiç tanımadın, hiç aynı havayı teneffüs etmedin benimle… Say ki hiç göz göze gelmedik ve hiç karşına geçip sevdamı haykırmadım sana… Say ki senin için yazdığım ne bir şiirim ne de bir yazım oldu ve say ki sen bunları hiç okumadın… Say ki gelmedim hiç sokağına, say ki sabahlara kadar ben değildim pencerenin önünde bekleyen… Say ki telefonla da konuşmadık hiç, say ki birbirimize armağan ettiğimiz bir şarkımız bile olmadı ve say ki aynı fotoğraf karesinde bile bulunmadık seninle…...

Devamını Oku

İşte Bu Kadar Basitti Ölüm Denilen Gerçek

Niye bu kadar şaşırdınız ki şimdi, neden böyle acılar içinde ağıtlar yakıyorsunuz ki ardımdan? Siz bilmiyor musunuz ki hiçbir ağlayışın, hiçbir yakarışın artık beni geri getiremeyeceğini? İyi de ne anlamı var ki şimdi bunca feryat etmenin, bu kabullenememezlikte neyin nesi şimdi. Oysa, oysa kimse ölmek için genç değildi zaten, siz beni genç yaşta öldü diye mi üzülüyorsunuz yoksa? Neden halen daha ağlıyorsun be anne? Sen baba; niye halen daha içine içine akıtıyorsun o inci gözyaşlarını?Merak etmeyin, iyiyim ben… Sadece karanlıktan korkuyorum biraz hepsi o ve birazda soğuk oluyormuş burası kar yağdığı zaman ama onada alıştım artık, hiç merak etmeyin siz… Ha bu arada; dedemleri ve nenemi de gördüm burada, onlarda çok iyi, çok güzel karşıladılar beni. Hoş geldin oğlum diyerek öpüp kokladılar bol bol. Tam sizlerden bahsedecektim ki lafı ağzıma tıkadılar; “sen merak etme oğul, biz hepsini de görebiliyoruz zaten” dediler. Şaşırdım önce, aklım almadı… Sonra devam ettiler “biz senide görüyorduk zaten, ziyaret ediyordun bizi sık sık” dediler. Yani sizde beni ziyaret ederseniz bende sizi görebileceğim demek ki. Beni ziyaret et olur mu anne! Yanıma gel tamam mı baba! Gelin ki, bende sizi görebileyim bu karanlık kuyudan, siz gelince aydınlanıyormuş çünkü… Biliyorum kızgınsınız bana bu vedasız çekip gidişim için ama yine de gelin işte. Özlerim çünkü ben siz, çok özlerim hemde. O yüzden ne olur gelin işte. Hem, hem bu kez benim elimde olan bir şey yoktu ki, ben...

Devamını Oku

Kafa Yormanın Kolay Yolları

İnsan onurunu kırmadan, ona yol göstermek gerekir, onu ezmek irdemek kolaydır, önemli olan onları kışkırtmadan yanımıza çekmektir. Örneğin, bir insana sımsıkı sarıldığı değerini kötüleyerek, ona inancın, kötü adi, diyerek onu caydıramayız, oysa senin inancına saygı duyuyorum ama birde benim inancımı dinle ve ortak yanlarını birleştirelim birlikte mutlu olalım dediğiniz, hiçbir insan bu yaklaşım karşısında hırçınlaşmaz, fikrinizi ona dinlettirirsiniz, sevgiyle onu yanınıza çeke bilirsiniz.Zorla, kabul ettirdiğimiz, fikirlerimiz diğer zorbaların yaptıklarıyla aynıdır, ben haklıyım diyen yanılır. Şu yapılan siyasete bir bakın ve kendinizi o kötülediğiniz partinin veya partilerin oy veren halkın yerine koyalım, birde doğruyu ergiyi henüz ayırtına varamamış insan olun, siz ne düşünürsünüz? Sizin güvendiğiniz ve oy verdiğiniz insanları kötülense, kötüleyeni siz sever misiniz, önerdiği yola güvenir misiniz? sempati duyarımsınız? Ne malum sizin güvendiğiniz siyasetçiler dürüst, nasıl bir güven duygusu aşılanır kötülemeyle, benim tanıdığım halk daha da sıkı sarılır karşı tarafın kötü dediğine, iyi kanıt gerek, yoksa ikna gücü lazım, aksi takdirde yanlışı daha da güçlendiririz. Ve daha sıkı sarılırı bu halk. Yanlışlardan dönmek istiyor isek, sevgiyle ve hoş görüyle sabır gerekir, bilinçsizce oy verenleri yanımıza çekmenin yolu oy verdiklerini karalamak değildir, bunun yerine biz Hak sahibi, adil olabileceğimizi anlatarak, her konuda insanlara doğruyu anlatma imkânımız daha yüksektir, insanların sevdiğini kötüleyerek elinden almak, korkunç kın ve nefret yol açar bunu bilelim. Eğer biz âlim geçinenler kendi, Egolarımızı yenip, bilinçsiz halka egilmaz isek kayıp bizim olacak, bir insan kurtarmak başarı demektir,...

Devamını Oku

Panik Atak

Panik atak nedir? Panik atak aniden ortaya çıkan endişe ve korku halidir. Kısaca bu şekilde belirtmişler. Peki bu endişeler ve korkular bizim kendimizi tetiklememizle ortaya çıkan duygular ve düşünceler değil midir? O zaman soruyu panik atak kimdir diye değiştirsek daha güzel olmaz mı? Panik atak benim. Panik atak benim kendi kendime kurduğum düşüncelerin tümüdür.Bir çoğumuz psikolojik tedavi için bir doktora başvurmuşuzdur. Konuşmanın sonunda hepsinin söylediği ve ortak düşünceleri olan o söz : HERŞEY SENDE BİTER BUNU UNUTMA! Ve bir annenin söylediği o söz : PANİK OLMA KIZIM ATAK OL! Ne yapacakmışız atak olacakmışız. Dışarı çıkarsam başıma bir olay gelir mi diye korkmayacakmışız. Korkuların üstüne giderek kendimizle savaşacakmışız. O halde hadi dışarı çıkalım ve etrafımıza bakalım. “Çok kalabalık. Herkes üstüme geliyor. Eve gitmek istiyorum. Orada daha mutluyum” Hayır değilsin. Evde olmaktan mutlu değilsin. Sende herkes gibi olmak istiyorsun. Bunun için yürümeye devam etmelisin. “Saatlerdir yürüyorum artık yoruldum. Bir yerde oturalım en azından” Tamam hadi oturalım. Etrafına baksana insanların hepsi birşeyler için uğraşıyor ve koşturuyor. Evet dışarıda kötülükler var ama herkes kötü değil. Sana kimse birşey yapmayacak. Eminim şurada düşsen herkes olmasa bile içlerinden biri sana yardım etmek için elini uzatacaktır. Dinlendin artık hadi yürümeye devam edelim. “Başım dönüyor. Düşebilirim. Sendelemeye başladım”Hayır sendelemiyorsun. Düşmeyeceksin. Başın dönüyor ama bu hastalıkta hiç düşen birini görmedim henüz. Sadece başın dönüyor hepsi o. Bugüne kadar düşmedin bundan sonra da düşmeyeceksin.“Köpek geliyor”Gelsin. Isırmaz korkma. Zaten kuduzada...

Devamını Oku

Giden Kaddafi mi, Yoksa Batı mı?

Mainz, 23.02.2011 Tunusta bir gencin canını şahit kılarak başlattıĝı kıvılcım meşhur tabirle „Domino“ etkisiyle beraber „Diktatöryal“ coĝrafya`da hızla yayılmaya devam ediyor. Halkları müslüman ancak yeterince teslim olmamış olan bu bölgenin geçen yüzyıl da bizzatihi „Sömürge“ sonrasında ise „Post-modern“ sömürge altında inim inim inlemekte olduĝu bilinen bir gerçek. Mevcut coĝrafya da var olan yanlış „Biat ve İtaat“ öĝretisi dışında özellikle var edilen „Yoksulluk, Yoksunluk ve Yolsuzluk“ bölge halklarının kılcal damarlarını tıkamış ve adeta nefes almalarına bile engel olmuştur.Adı bile kendileri tarafından uydurulup, cetvelle sınırları tayin edilen bu bölgede sözümona demokrasi havarisi kesilen Batı buradaki zalim diktatörleri bir „Sera“ bitkisi özeni ile yetiştirmiş ve bakımını da bizzatihi üstlenmiştir. Mevcut baskı ve zulüm rejimlerinin bugünlerde meydana gelen „İsyan“ dalgaları ile yüzleşmeleri konusunda bir çok etken saymak mümkündür. Netice olarak bu konularda uzun uzun yorumlar da yapılmaktadır. Dünyanın jandarmalıĝına soyunmuş olan ABD`nin bu olaylarda etkin olduĝunu bile söyleyenler bulunmaktadır. Hani bu görüş öyle çok yabana atılacak bir görüş de deĝildir. Ne var ki meseleyi sadece Arap coĝrafyasındaki diktatörlere karşı dış dinamikler ve iletişim araçlarının saĝladıĝı avantajları kullanmak suretiyle bir başkaldırı olarak bakmak yeterli ve saĝlıklı bir okuma olmayacaktır. Gerek Tunus ve Mısır için ve gerekse Libya için zulüm yönetimlerinin sivil bir inisiyatife asla izin vermedikleri ve dolayısıyla buralarda sivil bir muhalif güçlü hareketlerin olmadıĝı ve özellikle de İslami anlamda entellektüel bir birikim olmadıĝı için bu isyan dalgalarını hemen herkes yukarıda ifade ettiĝimiz „3Y...

Devamını Oku

Gönüllülük Faaliyetlerinin Önemi ve Kazandırdıkları

En kısa tanımıyla gönüllülük, bireyin başka bireyler için herhangi bir ücret almadan emek veya zaman sarf etmesidir. İçerisinde maddi çıkarlar bulunmadığı için toplumsal eşitsizliklerin üstesinden gelmek için kullanılabilecek tek yol gibi görünüyor şu an.Türkiye’de Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın yaptırdığı araştırmaya göre; Türkiye’de gençler gönüllü faaliyetlerde bulunmuyor. 2008’de yapılan bu araştırmaya göre, kentsel bölgelerde yaşayan 18-35 yaş aralığındaki gençlerin 1 yıl içerisinde sadece %5 oranında gönüllü çalışmalarda  aktif olarak yer aldığı görülüyor. Dünya Değerler Araştırması’nın verilerine de bakacak olursak, ülkemizin gönüllü çalışmalara katılım oranı %1,5 ve bu sıralamadaki 55 ülke arasında sonuncu sıradayız. Araştırma bu konuda ne kadar geri kaldığımızı göstermeye yetiyor. Halbuki araştırmalar gösteriyor ki; gönüllü faaliyetlere katılım bireyin kişisel gelişimi üzerinde çok etkili. Aktif olarak gönüllülük faaliyetl erinde bulunan kişiler daha hoşgörülü, demokratik değer- lere daha saygılı, kendine daha fazla güvenen ve toplumsal faaliyetlerde de aktif olan bireyler haline geliyor. Gençlerin, gönüllü faaliyetlere katılmamalarının en büyük nedenleri zaman ve para sıkıntıları- nın olması.Diğer mazeretler ise; –    Doğru kurum bilmiyorum,–    Kurumlara güvenmiyorum,–    Bu tür faaliyetlerin anlamlı bir sonuç sağladığına inanmıyorum,–    Gönüllü faaliyetlerde bulunacak yeteneklere sahip değilim,–    Daha önce gönüllü faaliyetler konusunda kötü bir deneyimim oldu şeklinde. Durum böyleyken, en azından dıştan gelen eksiklikler bir an önce giderilmelidir.Gönüllü olmama mazeretleri içinden ‘doğru kurum bilmiyorum’ maddesinin kaldırılması için Sivil Toplum Kuruluşları’nın tanıtımları yaygınlaştırılmalıdır. Gençlere bu konuda para sıkıntısının, bir neden ola- mayacağı düşüncesi aşılanmalıdır. Yine aynı tanıtımlarda bireyin, birey olduğu için...

Devamını Oku

Düşünüyorum Öyleyse Suçluyum mu?

Düşünmenin suç olduğu bir ülkede ben düşünüyorum ve suçluyum. Nazım Hikmet’i tek suçu vatanını çok sevmek olup sevdiği vatanından sürgün ve vatan haini olarak bilinen vatandaşlıktan çıkarılan yıllar sonra kemikleri getirilmek istenen en vatanperver Nazım Hikmet Ran’ı düşünüyorum, öldürülmek için yaşı uygun olmadığı için mahkeme kararıyla 18 yaşına çıkarılan açmamış tomurcuk Erdal Eren’i düşünüyorum, Amerika emperyalizmine, Sovyet revizyonizmine, Romen soytarılığına, Bulgar yalakalığına dalkavukluğuna karşı olmak suçsa en büyük suçlu Deniz Gezmiş’i düşünüyorum,Yusuf Aslan’ı, Hüseyin İnan’ı, Mahir Çayan’ı ve daha darağacındaki onlarca fidanı düşünüyorum, bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmaz diyen dev gazeteci Ugur Mumcu’yu düşünüyorum, Abdi İpekçi’yi, Hrant Dink’i düşünüyorum, aydın beyinleri susturduğunu sanıp sırtı sıvazlanan maşaları besleyen hükemeti düşünüyorum, Sivas’ta diri diri yakılan 37 canı, maraşı, Çorum ve daha nice düşündükleri için vatanlarını peşkeş çekmedikleri için öldürülen yoksayılan aydınları, yazarları, düşünürleri, sanatçıları düşünmekten yoruluyorum. Daha sonra bu vatanseverler sırtından rant kazanmaya çalışan ölü yiyicileri düşünmekten midem bulanıyor. Kürtçe şarkı yapacağımla sürgün ölen ama bugün açım açım açılan kürtlüğü kürtçeyi kim düşünmüyor. Vatan uğruna şehit olan genç bedenlere kelle muamelesi yapıp yüzlerce masumun kanını içen vampire sayın diyen bir ülkenin halini düşünüyorum, evladımı düşünüyorum, böyle bir ülkede ne düşüneceğini düşünüyorum. Hala okullarda sağ sol kavgalarını, kardeşi kardeşe vurduran zihniyetleri, törpüleyen yoksulluğu, birşey öğrenip doğruyu yanlışı ayırt etmesin diye çocuk yaşta evlendirilen satılan kızları, tecavüze uğrayıp suçlu olan ve onun suçu gibi bilinip töre denilen vahşete kurban giden kadınları kızları,...

Devamını Oku

Ertelenmiş Hayatlar

Küçükken belki farkında değildik hayatın nasıl olduğunu ya da neler yaşadığımızı pek umursamıyorduk çünkü o an çocukluğumuzu yaşamaya çalışıyorduk. Her ne kadar hayat yine istediğimiz gibi olmasa da ama insan büyüdükçe her şeyin farkına varıyor. Yoksullukların, acıların, sevinçlerin, aşkların… Bazen düşünürüz keşke çocuk olsaydık diye belkide bundan, yaşadığımız olumsuzlukları,  acıları, kederleri belkide o şekilde unutmak istediğimizdendir. Ama yinede her şeyin zamanında yaşanılması gerektiği görüşündeyim. Her şey tadında güzel.İnsan yaşadığı acıları unutmak için çocuk olmak ister, para kazanıp daha iyi bir hayat yaşamak ister. İşte bunları yapmak için kendine daha iyi bir hayat sunmak için o an yaşayacağı belki güzel belki acı şeyleri hep başka bir döneme başka bir zamana ertelerler. Birçok kişi tanırım, bir sürü insan, birçok arkadaşım bunlara bende dâhil hep erteledik hayatımızı, güzel günlerimizi. En ufak bir şey mesela arkadaşlarla bir yerde oturup bir şeyler içmek istersin ya da birine doğum günü hediyesi almak istersin maksat gönül almak ama yapamazsın. Cebimdeki kuruşlarla kendine bir şeyler almak istersin ama aklına evde hep bir şeylerin özlemini ya da arkadaşından görmüş ama kendisinin olmayan, tv de görmüş onu çok istemiş ama olmamış kardeşi ya da kardeşleri gelir aklına annesi, babası… İşte kendisi için bir şey yapmak ister ama yapamaz. Cebinde üç beş kuruşun olur onu nerelerde harcayacağımızı o kadar çok düşünürüz ki… Eksikler var hayatımızda yapmak istediklerimiz ama yapamadıklarımız. Okumak istersin bin bir eziyetle, çabayla okur yaşayamadığı hayatı “okursam sınavı...

Devamını Oku