Yıl: 2011

Fatmagül'ün de Suçu Var, Bizim de…

Uyutuluyor, uyuşturuluyoruz… Yavaş yavaş, sinsice üstelik… Sabahın erken saatlerinde başlayan televizyon serüvenimiz, gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam ederken; O kıymetli saatlerimizi nasıl boş geçirdiğimizi, nasıl heder ettiğimizi fark etmiyoruz bile…Fatmagül’ün suçu ne? Fatmagül’ün suçu büyük… Milyonları 90 dakika boyunca ekrana kilitleyerek, uyutuyor bizi Fatmagül, uyuşturuyor… Tek suçlu o mu peki? Asla… Bir tecavüz ile başlayan, o tecavüzün etrafında gelişen ipe sapa gelmez olayları, sanki gerçekmişçesine, adeta bizim başımıza gelmişçesine pür dikkat izleyen, yetmezmiş gibi çoluk çocuğumuza izleten bizler suçlu değil miyiz? Tek suçlu Fatmagül değil demiştik… Muhteşem geçmişimizi, Muhteşem Yüzyıl adı altında ekranlara sürüp, tarihimizi beş paralık edenler de suçlu değil mi? Yaşamı at üstünde savaş meydanlarında geçen, 40 seneden fazla dünyaya hükmeden Muhteşem Süleyman’ı, adeta haremden çıkmayan, seksten başka şey düşünmeyen bir padişah olarak anlatanların hiç mi suçu yok? ***** Ya Avrupa’dan ithal edilmiş, halka hiçbir şey katmayan demode yarışmalara ne demeli… Biri bitmeden, diğeri başlayan, Acun Ilıcalıvari bu yarışmalarla da uyutulup, uyuşturulmuyor muyuz? Söyleyin Allah aşkına, Var mısın Yok musun, Survivor, Yok Böyle Dans gibi yarışmalar bize ne kattı, ne öğretti. Ünlü olma hayaliyle bu tip yarışmalara katılan ama saman alevi gibi sönen yarışmacılara mı üzülmeli, yoksa o çok değerli saatlerini bu yarışmaları izleyerek, vakit öldüren bizlere mi… Bir diğer yanda ise özellikle kadınlarımızı büyüsüne kaptırmış olan evlendirme programları var. Büyük kanalların tamamında, aşağı yukarı aynı saatlerde başlayan ve neredeyse yarım gün süren bu programlar da uyutmuyor...

Devamını Oku

İnsan ve Yaşam Çevresi

Kişinin çevre ile olan ilişkileri “ben´´liği hakkındaki duygusu ile ilişkilidir. Sağlığı, huzur ve rahatı, benliğine olan güveni ölçüsünde artar ya da azalır. Kişinin “ben´´i ile olan bu ilişkiler iki türlüdür. Kişi önceden var olan bir çevreye uymak, onunla bütünleşmek zorundadır. Fakat aynı zamanda o çevreyi etikelemesi ve de onu değiştirmesi gerekli olabilir.Çevre ile bütünleşme olanağı bulunmadığı hallerde, kişinin etkileme yeteneği, ilerlemesinin, gelişmesinin ve de sağlıklı yaşamının kaynağını, teşkil edecektir. İnsanlık tarihinin başlangıcında, doğal çevre ile, onun kaynakları ve tehlikeleri ile doğrudan doğruya karşılaştığı zaman, kişi, ilerlemesini, gelişmesini işte bu hareket ve etkileme yeteneği ile sağlamıştır. MUHİT Mİ ORTAM MI YAŞAM ÇEVRESİ Mİ? Başlangıçta “dış âlem´´ sadece bir ortamdır. Birbirinden farklı nedenler ve araçlardan oluşan bu dış âlem hepimizi aynı ölçüde ilgilendirmez. Kişinin ya da toplumunun bu ortam üzerindeki hareket ve etkileri onu değiştirip yaşam çevresi haline dönüştürecektir. Yaşam çevresi, demek oluyor ki, muhitin ve tarihinin meydana getirdiği hareketlerimiz sonucu olan ilişkilerinin bir ifadesi olduğu gibi, yaşam çevresi, tarih, sosyal bilim ve çoğrafya bilgileri bakımından da çok büyük kültürel ve bilimsel buluşlara yol açmıştır. Fakat bizi asıl ilgilendiren konu insanoğlunun yaşantısını oluşturan, bedeni ve kişiliği ile temas halinde olduğu yerlerin tümünü kapsayan günlük yaşam çevresidir. Fakat bizi burada, özellikle, insanoğlunun yaşantısını oluşturan vücudu ve kişiliği ile temas halinde olduğu yerlerin tümünü teşkil eden günlük yaşam çevresini ilgilendirir. YAŞAM ÇEVRESİNİN ALGILANMASI Herşey duyulardan geçer Herbirimizin yaşam çevresi, görülüyor ki, hareket ve...

Devamını Oku

Asla Vazgeçme

Hayat öyle güzel gülümser ki tüm ışıltıları ve ihtişamıyla bizi büyüler ama bazen öyle anlar vardır ki elimiz kolumuz bağlı kalır işte o anlar da kıvrak zekamız çıkar sahneye…Genç sanatçı multimilyoner bir beyfendinin portresini yapmak için görevlendirilmişti. Görev özellikle zordu, çünkü beyefendi sadece üç kısa poz vermeye razı olmuştu. Sonuçta, sanatçı portrenin çoğunu ezberden yapmak zorunda kalmıştı. Kısıtlamalara rağmen, sanatçı  portrenin Beyfendiye yeterince benzediği görüşündeydi. Ancak, beyefendi ayni fikirde değildi. Kibirli milyoner resmin kendisine benzemediğini öne sürerek portrenin parasını ödemeyi reddetti. Genç ressam resmini yapabilmek için saatlerce titizlikle çalışmıştı ve birdenbire bunu gösterecek hiç bir şeyi olmadığını fark etti. Milyoner stüdyodan ayrılırken, sanatçı bir ricada bulundu; “Portreyi size benzemediği için reddettiğiniz belirten bir mektup yazabilir misiniz?” Beyfendi bu kadar kolay kurtulduğuna sevinerek razı oldu. Aylar sonra, Sanatçılar Derneği, Güzel Sanatlar Galerisinde sergi açtı. Beyefendi’nin  telefonu çalmaya başladı. Biraz sonra galeriye geldiğinde sanatçının yaptığı portresinin, üzerinde “Bir Hırsızın Portresi” etiketiyle teşhir edildiğini gördü. Mağrur milyoner resmin indirilmesini istedi. Müdür reddedince, milyoner resim kendisini topluma alay konusu edeceği için dava açmakla tehdit etti. Bunun üzerine müdür milyonerin resmin kendisine benzemediği için almayı reddettiğini belirten imzalı mektubunu çıkardı. Milyoner artık resmin parasını ödeyip almaktan başka çare kalmadığını anlamıştı. Genç sanatçı sadece son gülen olmakla kalmamış, aynı zamanda güçlüğü karlı bir alışverişe dönüşmüştü. Çünkü milyoner resmi almaya kalktığında fiyatının eskisinden on kat daha fazla olduğunu görmüştü. Gördüğünüz gibi, güçlüklere teslim olmayı kabul etmemişti....

Devamını Oku

Dünya Değişiyor

Kim derdi ki? Bir gün insanların sosyal hayatları sadece bir makine üzerinden bir iki tıkla sağlanacak… Her zaman çevremdekilerin sordukları bir sorudur. “Ne yapıyorsun bunca saat o bilgisayarın başında?” Güzel soru diye düşünürüm. Cevap ararım kendi kendime. Ne yapıyorum ben bu bilgisayarın başında? Düşünüyorum. Nedir bu insanları kendine çeken yegâne formül ne diye. Neye bağlanıyoruz? Neden bağlanıyoruz?***** Zaman akıp giderken insanoğlunun üşengeçlik denilen kavrama daha çok yatkınlaştığına tanık olmuşumdur. Öyle ki insanların tek derdi kendileri. Bencillik almış başını yürüyor. Geçmiş dönemi yaşamadım, aslada o zamanları anlayamam. Ama yaşamadığım, dedelerimin o “Güzel Zamanlar” diye bahsettiği zamanları düşünmeden edemiyorum. Ne fark...

Devamını Oku

Değişen İsimler ve Değişmeyen Planlar Üzerine

Osmanlı Devletinin son dönemi hem çok karışık hem de ibret vericidir. Avrupa ve Amerika’nın Osmanlı  Devleti  ile olan ilişkisi mutlaka ayrı değerlendirilemez ama Avrupa bu noktada daha eski ve istekli bir gözle Osmanlıya bakmakta, Amerika ise yeni soyunmaya başladığı dünya liderliğinde ve petrolün yeni değerin de Osmanlı’yı değerlendirmektedir.Avrupa siyasetinde; devletler özeline indirgenildiğinde mutlaka çok farklı Osmanlı çizgileri görülecektir. Örneğin; İngiltere’nin 19. yy’ın sonlarına kadar Osmanlı’yı koruma politikası bu yüzyılın son çeyreğinde süratle yerini Osmanlı’ya saldırma politikasına devretmiştir. İtalya henüz İtalya olmadığı dönemde, -eski Türk tehlikesinin psikolojik etkisiyle olmuş olucak ki- Osmanlı ‘ya yardım ve dost olma çizgisini ilk Dünya savaşından sonra  işgalci bir zihniyete, hemen akabinde ise güçlenen Anadolu hareketinin tanınmasıyla yerini yine eskisinden daha yoğun bir kardeşliğe bırakmıştır. Almanya’nın 1. Dünya savaşından önce başlayan dostluğmuzu karşılıksız bir sevgi olarak görmediği şüphe götürmez bir gerçektir. Yunanista’nın 4 yy Türk egemenliğinde kalması ve oluşturduğu milli kini 20. yy da dışa vurmuş Balkan Harbi ve akabindeki 1. Dünya Savaşı sonrası katliamları Avrupa’nın bir parçası olduğunu kanıtlamıştır. Amerika’nın Osmanlı Devletiyle ticari boyutta 18. yy da başlayan ilişkileri 20. yy da 1. Dünya savaşında rakip olmamızla ve akabinde Osmanlı Devleti’nin silah bırakması ile daha dikkate değer bir gelişme göstermiştir. Amiral Bristol ve General Harbord raporları gibi Türk mücadelesini destekleyen tarzda ki girişimleri ülkemizde hemen meyvesini vermiş ve Amerikan sempatisi kurtuluş çaresi olma seviyesine yükselmiştir. Dönemin Amerikan başkanı Wilson’un yayınladığı ilkelerde Kürt ve Ermeni...

Devamını Oku

Küresel Kriz ve Türkiye (Kitap Özeti)

Kitabın Özeti Küresel krizle ilgili son zamanlarda oldukça çok eser ve makale yazılmıştır. Günümüze kadar dünyada yüz kadar iktisadi kriz yalanmıştır fakat ilk defa bir kriz küresel nitelikte olup tüm dünya ülkeleri aynı zamanda ekonomi politikalarını birlikte istişare etmeye çalışmıştır. Geçmişte oluşan krizler genellikle bölgesel nitelikte kalmış veya 2008 krizinde ki gibi tüm ülkeler bir araya gelerek ekonomi politikaları belirlememiştir. Bu konuyla ilgili oluşan kavram karmaşasını gidermek ortada olan uzman kişilerde yazılan eserler insanların neler dönüp bittiğini tam olarak anlayamamasına neden olmuştur. Kitapta asıl amaç bu kavram karmaşasını en aza indirgeyerek konuya ilgili olan ve ekonomi bilgisi çok olmayan kesimlere hitaben yazılmıştır. Özellikle ana hedef kitlesi lisans öğrencileridir. Kitabın içeriğine dair kısaca değinmek gerekirse; kitabımız 3 bölümden oluşmaktadır.Birinci bölümünde kriz kuramları, modelleri ve tarihsel süreçte krizler başlığı altında kriz ve krizlerin neden ortaya çıktığına açıklık getirmeye çalışılmıştır. Bu açıklamaları kriz kuramlarına ve modellerine de değinerek farklı pencerelerden göstermeyi amaçlamıştır. Farklı ekonomik görüşlerin kriz konusundaki görüşlerini ve ekonomi yazınındaki krizleri sınıflandırmaya yönelik açıklamaları anlaşılır şekilde aktarmaya çalışmıştır. Bunun yanında yaşanan krizin (2008) yazarın öngördüğü sınıflandırmalar içerisindeki yerini tartışmıştır. İkinci bölümde ise küresel krizin nedenleri, oluşumu ve ilk önlemler başlığı altında küresel krizin ortaya çıkış sebebi öncesi ve sonrası özetlenerek açıklanmaya çalışılmış ve bununla birlikte ABD ve AB’de alınan politika önlemlerini aktarmaya çalışmıştır. Kitabımızın üçüncü ve son bölümü ise Türkiye’nin kriz geleneği ve küresel krizin Türkiye ekonomisine yansımaları başlığı altında krizlerin...

Devamını Oku

Kabul Görme Gereksiniminin Gereksizliği

Bu gereksinim; toplumsal ihtiyaçların doğurmuş olduğu ve yine o toplum tarafından onaylanma arzusunu içeren bir kavramdır. Psikoloji alanında bu ihtiyaç, patolojik bir vaka olarak nitelendirilmektedir. Psikolojik ihtiyaçların eksikliğinin, bu sorunları oluşturduğunu açıklamaktadır.İlk olarak 1943 yılında Amerikalı psikolog Abraham Maslow tarafından ‘İhtiyaçlar hiyerarşisi’ teorisinde tartışılmaya başlamıştır. Maslow’un kişilik kategorileri kendi aralarında bir dizilim oluştururlar ve her ihtiyaç kategorisine bir kişilik gelişme düzeyi karşılık gelir. Maslow, gereksinimleri şu şekilde kategorize etmektedir. 1. Fizyolojik ihtiyaçlar: Yeme, içme, barınma vs. 2. Güvenlik ihtiyaçları: Kendini güven ve emniyet içinde ve tehlikeden uzak hissetmek 3. Ait olma ve sevgi ihtiyaçları: Başkaları ile ilişki kurmak, kabul edilmek ve bir yere ait olmak 4. Değer ihtiyaçları: Prestij, başarı, yeterli olmak ve başkalarınca benimsenip tanınmak 5. Kendini gerçekleştirme ihtiyaçları: Kişinin amacını gerçekleştirmesi ve potansiyelini ortaya çıkarması, kişisel tatmin, kişisel başarı, bilimsel buluşlar Birey, bir kategorideki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, dolayısıyla kişilik gelişme düzeyine erişemez. Bir örnek verelim; çalıştığı işyerinde asgari ücret alan bir kişinin fizyolojik temel ihtiyaçlarını kısmen karşılayabildiğini, ancak şartlar gereği kendini çalıştığı yerde güvende hissetmediğini düşünelim. Maslow’un teorisine göre; bu durumdaki kişi, sevgi ve kabul görme ihtiyaçlarının olamayacağı ya da uzun süre bu ihtiyaçların giderilemeyeceğini söylemek gerekir. Yoshio Kondo; ‘Birey bütün düzeylerdeki ihtiyaçlara aynı anda sahip olabilir, ancak önem sıralaması kişinin; toplumsal, kültürel ve yaşam standardına göre değişebilir.’ Bu yaklaşım çok daha doğrudur. Kabul görme; toplumsal bir sorundur. Çünkü toplum, insanı...

Devamını Oku

Türkçede Uzun Ünlü

Türkçede uzun ünlü meselesinin anlatılacağı çalışmamıza başlamadan önce uzun ünlünün tanımını vermenin konuyu daha iyi anlamamızı sağlayacağını düşünüyorum. Uzun ünlü, boğumlanma süresi normal bir ünlünün süresinden daha uzun olan yahut normal uzunluktaki iki ünlünün boğumlanma süresini içine alan ünlü olarak tanımlanmaktadır. Bir başka ifadeyle bir konuşma temposu içinde ortalama/normal bir sürede boğumlanan ünlülere “normal süreli ünlüler”, normalden daha kısa sürede boğumlananlara  “kısa ünlüler” normalden daha uzun sürede boğumlananlara ise “uzun ünlüler” denilmektedir.[1]Uzun ünlünün tanımını yaptıktan sonra bu konu hakkında önemli akademisyenlerimizin birkaçının görüşünü belirtelim. İlk olarak Prof. Dr. Muharrem Ergin’in bu konu hakkındaki görüşü şöyledir. “ Türkçe uzun vokal...

Devamını Oku

Oyunun Adı: Yapboz(ma)

O girintili çıkıntılı yapboz parçalarında gizlidir yaşanan hayatlar. Hangi parça olursan ol, bütünlenmek istersin. Hep eksiksindir aslında, bilmesen de, farkında olmasan da.Kimi insan, dört köşesi olan yapbozda başroldedir. Demir attığını zanneder o yere. İki köşesi düz olsa bile, o dört köşenin diğer iki yanı her zaman girintili çıkıntılıdır, bunu aklından çıkarır. Hep yerinden indirilip aynı yerine konur o parça. Ve kaybolsan bile, o yer asla dolmaz. O zeminde tamamlanmak zordur. Tamamlandığında, işte tam o sırada hayat başlar. Ana karakterleri, önemli değerleri o zeminde tutup, işe yaramayan parçaları sağlam bir şekilde tespit edip, çıkardığın zaman, mutluluk resmi için pozu oluşturmuş olur insan. Yapbozu olmayan bir yaşam, kendiliğinden gelişen hayatlar, olursa olur tarzı yaşanacak mutluluklar negatifliğin başlangıcıdır sadece. Eğer ki hayattan en tatlı tat alınmak isteniyorsa, planın olduğu ve yaşamın renginin en beyaz yaşandığı bir düzen arzulanıyorsa, o yapbozun zemini sağlam ve üzerindeki resim özenle seçilmiş olmalıdır. Hepimizin şekli bozuk bir parçası vardır içimizde. O parçayı yerli yerine en güzel ve en doğru yere yerleştirmektir önemli olan. İnsanlar, ülkeler, devlet hep eksiktir. Her zaman bir yanları eksiktir. Ama doldurabilen bu eksikleri başarıya kavuşur, mükemmel diye bir şey yoktur ya hani, eksik olsan da aslında başarıya sahip olan her şey mükemmeldir. Dünyada yaşanan felaketlere kılını kıpırdatmayan insanlar, yardım yapmak istemeyen gerici insan kalabalığı, aydınlanamayan cinayetler, kaybedilen değerlere saygısı olmayan zayıf, aciz insanlar, insan kılığına girmiş şeytanlar… Sizce bir ülke de başarı ne...

Devamını Oku

Ol"a"mamak

Aile içinde birey olmak… Hayatta yaşayan mahlûkat olmak… Birinin sevgilisi olmak. Annenin evladı olmak… Ablanın kız kardeşi olmak… Mutlulukta, başarıda lider olmak… Birinin hayatında var olmak… İşyerinde sevilen birisi olmak… Toplumda sesini duyuran; toplumunun sesini duyurtan olmak… Duyarlı olmak… Engelli adayı olmak…Ne kadar da çok olduk değil mi? Olmak bu kadar insan için… Olmakla olmuyor ama var olmak önemli olan… Kalıcı olmak, bilinçli olmak esastır. Birinin sevgilisi olmamak… Toplumda yeri olmamak… Konuşmamak, dinlenilmemek… Duymamak… Bakmak ama görmemek… Beyin duvarı, zihniyeti dar olmak… Olmamak… Ne kadar da olumsuz, kulağı tırmaladı ve okununca bile dilimiz bir hoş oldu değil mi? Şimdi diyorum ki; olmak ve olmamak… 2 seçenek gibi görünen sınıf ayrımı… Ama bir de olamamak var. Bu ne olacak? Hayatta bir şey olabilirsiniz. Çalışarak, emek vererek, güvenerek, özveriyle… Ya olamamak? Olamamak demek güvensizlik, emek harcamadan ”armut piş, ağzıma düş” hesabı bir varsayımdır. Ama olamamak? İşler aksi gidebilir, gün içinde istediğimiz şeyi yapamayabiliriz (emek harcandığı halde), arzulanan şey elde edilemeyebilir, kendine güvenirsin ama olamayabilir. İnanç işte bu noktadadır. İnanmak, hatta inanabilmek… Eğer bir şeyi çok istersen önüne çıkan her engeli de aşarsın, her istediğini de yaparsın. Sen yeter ki bir adım at, gerisi çorap söküğü zaten. Bir şey olmamış olabilir, ama hayatımızda yeter ki olamamış olmasın! SEMA KAHVECİ tarafından “Makale Yarışması” için...

Devamını Oku

Facebook Çılgınlığı

Facebook çılgınlığıdır gidiyor. 400 binin üzerinde kullanıcısı olan bu siteyi Türkiye’de tam 19 milyon kişi kullanıyor. Dünyada en çok kullanan 4. ülkeyiz. İnternetin vazgeçilmez adresi oldu bu site. Kullanıcıları günden güne artan, çığ gibi büyüyen paylaşım sitesi… Peki, bu siteyi vazgeçilmez kılan nedir bu kadar?Arkadaş arayan, yazılarını paylaşan, sahte isimle farklı arayış içerisinde olan, reklam yapan, ego tatmini yapan, oyun oynamak isteyen, bağlantıları, videoları takip etmekten hoşlanan, e-posta göndermek isteyen, fotoğrafları yayınlayan, arkadaşlarının izini kaybedip arayan herkes burada. Gruplar açılarak birçok bilgi, merak duyulan çoğu şey burada paylaşılıyor. Sitenin kurucusu Mark Zuckerberg, 15 milyar dolarlık şirketin sahibi ve hala kiralık bir evde yaşıyor ve yer yatağında yatıyor. Sabahlara kadar da çalışan mühendislerle o da çalışıyor ve onlarla sabahlıyor. Her şey iyi hoş da iş facebook’ta ilişkide kıskançlık, aldatmaca durumuna gelince orda bir durmak gerekiyor. Bu facebook olayında, ele alınması gereken asıl konu ilişkiler… Neden gerçek bir ilişkiyi sanal ortamda heba ediliyor? Aklınız alıyor mu? Yok o ona onu demiş, o onunla şunu yapmış, vay be, a a vs… Neden bu amaç dışında kullanımlar, bizlerin hoşuna bu kadar fazla gidiyor? İlişkin mi var? Peki, ne güzel… Demek istediklerini yine söyle, paylaş iletilerinde( yeteri kadar!). Ama herkesin göreceği gibi her dakika her saniye bu ileti çılgınlığı, ilişkiyi zedeleme durumları neden, anlamıyorum. Sevgilin varsa gerçekten, tatlı sohbetini edersin, yorumunu yaparsın. Ama gereksiz şeyler için bazen de amacın dışına farklı boyutta çıkmak, zedeler...

Devamını Oku

Gurbetlik Meseleler!…

Gurbetlik!.. İnsan bu kelimeyi düşündüğünde dahi yüreğinde hemen birşeyler sızlıyor, sadece düşününce!.. Bak nasıl da hemen düştü yüzünüz!.. Evet zor bir kavram, uzaklık ifede ediyor, vatan hasreti yurdundan!..Bu kelimeyi sadece insanda değil, eşya da da deneyin yine aynı. Taşındığınız düşünün biryerden biryere, eşyalar nasıl yabancı olur, bizi evimize geri götürün der gibi!..Böyle birşey sanırm bu hayat da, hep gurbetteyiz, yolcu gibi!.. Gelip dolaşıp gidecek olan!.. Hamurumuz bu dünyada yoğrulmadı, kaderimiz bu dünya da yazılmadı ki buralı olalım!.. Kim bilir, belki o yüzden gelirken ağlıyoruz hep, giderken gülüyor Mevlana gibi!…Kim bilir gerçek vatanımız nasıl bir yer!.. Arkadaşlar deniyor ki, insan ya cennet ehlinden yada cehennem ehlinden yaratılılrmış fırkalar halinde!.. Sonra bu dünyada yaşar, tekrar dönermiş cennet yada cehennemine!.. İnsanın işi de zor hani, eşyalar dahi yerini yadırgarken biz koca dünyalar değiştiriyoruz da sesimiz çıkmıyor. Aslında çıkıyor ama karıştırmayalım şimdi ortalığı da yine bize mızıkçı demesinler!.. Niye mutsuz hep ağlak insanoğlu bu dünyada düşünün!.. Ben birde, başka ülkelere tek başına giden ve orada aile kurmaya çalışan insanlara çok üzülürüm!. Düşünsenize size ait olmayan biryere gidiyorsunuz, size ait olmayan bir yaşamı yaşamak zurunda kalıyorsunuz!.. Sonra kelimelerini öğrenip tekrar cümle kurmaya çalışmak, konuşabilmek için çocuk gibi ne acı!.Köklerini bırak bir toprakta, sonra gövdeni al köklerinden çekmeye başla, ne kadar çekebilirsen!.. Vatanından ayrı, köklerinden uzak yaşa, insan için ne zor durum!…İnancı, insani vasıfları zayıflamış bir memlekete gittiyseniz işiniz daha da zor. Öyle bir gurbetlikte...

Devamını Oku

Türk(süz) Dış Politikası ve Doğu Türkistan…

İdeolojilerin tanımları değişmese de coğrayaya göre uygulanma şekilleri farklılık göstermektedir. Değişen coğrafyalara bakıldığında ise mutlaka siyasi ve ekonomik olarak zulüm altında olan ve kendi iradesini ellerinde tutamayan halkların bulunduğu coğrafyalar olduğu görülür. Bu görüşümüze dayanak olacak birçok yer bilinir ama söz konusu Türkiye olunca Türkiye Türkler’inin bu konuda ki yönlendirilmesi, maalesef bu coğrafyaların bilinmesini ve bilinsede gerekli sahiplenme güdüsünün oluşmamasını sağlamıştır.Bu talihsiz coğrayların tüm dünyadaki öncülüğünü sanırım Doğu Türkistan yapar. M. ö 200 ‘lü yıllardan itibaren 18. yy ‘ın ortalarına kadar onlarca bağımsız Türk devletine vatan olan Türkistan coğrafyası ne yazıkki 19 ve 20. Yy da renkleri ve tenleri farklı ancak ideolojileri aynı olan SSCB ve Kızıl Çin ‘in Kominizm baskısı altında ezilmiş ve bir olan Türkistan Doğu ve Batı diye ikiye ayrılmıştır. Günümüzde Batı Türkistan toprakları hala Rus etkisi devam etsede asli sahibi olan Türk Milletinin elindedir. (Kazakistan,Türkmenistan,Tacikistan, Kırgızistan) Doğu Türkistan’ın, ülkemizde de çoğu insan tarafından  özgürlük duayeni olarak bilinen Mao tarafından uğradığı zulüm ve soykırım,ölen bir hayvanın aranan hakları kadar insanımızın ilgisini çekmemektedir. Ülkemizde terörden hüküm giymiş hainin,Avrupa’dan gelen en düşük seviyede ki bürokratın hatta gazetelerin baş sayfalarına geçen mankenlerimizin yatak maceralarının bile değer olarak ardındadır Doğu Türkistan’da yaşanan zulüm. Çin’le son dönemde sınırsız yapılan ticaret potansiyelimi,küresel krizi ucuz Çin mallarıyla geçiştirme politiikasımı bilinmez ama Türk Milleti belkide hiçbir döneminde bu denli bir iki yüzlü  dış politika ve millet olarakda bu kadar derin bir uyku  süreci yaşamamıştır....

Devamını Oku

Evlilik, Mutluluk ve Elizabeth Gilbert

Evlilik, iki insan arasında yapılan bir sevgi ve bağlılık sözleşmesidir. Ya da başka bir deyimiyle insanların cinsel yaşamının toplum karşısında onaylanmasıdır. İnsanlar birbirlerini severler, aşık olurlar ve sonra da evlenmeye karar verirler, mantık evliliklerini saymazsak tabii.Peki gerçekten iki insanın birbiriyle evlenmesi için sevgiye, aşka ihtiyaç var mıdır? Bu, kişiden kişiye hatta toplumdan topluma değişir. Bugünkü batı toplumuna baktığımızda insanlar gerçekten sevgiye ve aşka büyük önem verirler. Onların kutsallığına inanırlar. Geri kalmış toplumlarda ise durum biraz farklıdır. Onlar aşktan çok geleceklerini düşünürler. Aile-akraba ilişkileri onlar için çok önemlidir. Maddiyat, iş, aş ve bu tür şeyler gelişmemiş toplumların evliliklerinde olmazsa olmazlardandır. Sevgi-aşk daha geri plandadır. Bazen sırf çocuk yapmak için evlenen toplumlar vardır ki onlara çok ayrı bir parantez açmak gerekir diye düşünüyorum. Peki evli ve mutlu olmak için hangisi gereklidir? Para, çocuk, iş, eş, saygı, sevgi, aşk, seks… Mantıklı olmak mı, yoksa oluruna bırak mı? Bu noktada Amerikalı ünlü yazar Elizabeth Gilbert’e ve yazmış olduğu EAT-PRAY-LOVE (YE-DUA ET-SEV) adlı kitaba sizleri götürmek istiyorum. Elizabet Gilbert bu kitabında bir gece yarısı tuvaletin arkasında nasıl ağladığını, kötü giden evliliğinin nasıl çekilmez bir hal aldığını ve belki de ağladığı andaki şeyi anlatmıştı: ’’Dayanamıyorum.’’ Evet, Liz dayanamıyordu artık. Evliliğin, bağlılığın, tekdüzeliğin dayanılmaz sancısını ve boşandıktan sonra kendini bulma adına yaptığı şeyleri şeyleri anlattı Liz. Bu sancıdan kurtulmak için boşandı. Tabii boşanmak dediysem bu da sancılı bir süreçti. Bütün bu ‘sancılı’ sürecini atlatma ve kendini...

Devamını Oku

Anlamın Nasıl Gerçekleşeceği Sorunsalı

Bize öğretilenler veya okuduklarımız zihin haritamızda herhangi bir yere karşılık gelmiyorsa ve karşılık geldiği yere monte edilmiyorsa anlam gerçekleşmiyor demektir. Bu durumda bize öğretilenler zihnimizin tavanında asılı kalır. Zihnimizin tavanında herhangi bir rabıta olmaksızın asılı kalanlar, bir süreliğine yer çekimine meydan okuyabilir ama işimize yaradığının hemen akabinde muhtemelen sınav sonrası gene zihnimizin o karanlık mağaralarının dipsiz kuyularına yuvarlanır gider. Bir daha ara ki bulasın! Bu yüzden birçoğumuz yıllarca okumuşuzdur ama içimizde yıllarca okumuş olmanın boşluğunu duymaktan kurtulamayız.Esasında her insan bir kültürün içine doğar ve o kültürün boyasıyla boyanır. Bu bir zorunluluktur. Bundan istesek de kaçamayız. -Bu arada hiçbir kültürün diğerine bir faikıyeti olmadığını da belirtmeliyim.- Çünkü içine doğduğumuz kültür bize bir anlam haritası sunar. Biz her şeyi ama her şeyi içine doğduğumuz kültüre göre yorumlarız. Adeta o bizim dünyaya, hakikate açılan penceremizdir. Bu pencereden görüldüğü kadarıyla görebiliriz dünyayı ve gerçeği. Bütün mesele gördüğümüzün yeterli olup olmadığıdır. Dünyamızı genişletmek tabir caizse çoğaltmak için zihnimizin karanlık dehlizlerinde içine doğduğumuz kültürün açtığı pencerelere eş hatta ondan daha geniş ve büyük alanları, ufukları gösterecek pencereler açmak gerekecek. Bunun için de anlamın, anlamanın gerçekleştiği öğrenme ve ilim ve irfandan nasiplenme şart. Burada Eflatun’un mağara istiaresini hatırlatmak yerinde olacak. Bu istiarede insanlar bir mağarada mağaranın kapısına arkaları dönük, zincirli olarak oturmaya mahkumdurlar. Mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen şeylerin/nesnelerin gölgelerini izlemektedirler. İçlerinden biri kurtulur ve dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını...

Devamını Oku

Demokrasi

Demokrasi, demokrasi diye yıllardır dövünür dururuz. Fakat hiç üzerinde düşünmeyiz nedir bu demokrasi diye. İşimize geldiği yorumlarız çoğu zaman. Güç bizdeyse severiz, güç bizde değilse söveriz. Ne olduğu, nasıl olduğu tarihsel süreci ilgilendirmez bizi, sadece çıkarlarımıza ne kadar uygundur ya da değildir ona bakarız öyle değerlendiririz. Olan biten üzerinde fazla düşünmeyiz kafa yormayız üzerinde, zaten bir ay önce olanları unutmuşuzdur, tüketmişizdir kafamızda her şeyi.Ne zor şeydir şu demokrasi. Üzerine çokça laf edilir erdemlerinden durmadan bahsedilir ama ulaşılamaz o mertebeye hiçbir zaman. İnsan hayatıda öyledir hep, güzeli düşler, doğruyu yapmak ister, hayatına dair planlar yapar, ama çoğu zaman düşündüklerinin pek çoğunu gerçekleştiremeden bir bakar ki yolun sonuna gelmiştir, boş geçen bir hayatın ardından. Aslında o hayatın ardında ne çok hayal kırıkları, ne çok pişmanlıklar vardır. Bir daha yaşam şansı verilse belki yapmayacaktır aynı şeyleri tamamen farklı bir insan olacaktır. Ne yazık ki yoktur böyle bir şansı. Ben tıkandığımda yorulduğumda, şöyle bir kenara çıkıp olan bitene dışarıdan bakmaya çalışırım. Olayların tam merkezindeysen eğer göremezsin çoğu şeyi algılayamazsın. Senide içine çeker o girdap anlayamazsın, göremezsin, sadece çırpınırsın, hayatta kalma dürtüsünün verdiği o sonsuz güçle. Kendini korumak, düşman gördüklerine karşı galip gelmek her şeyden önemlidir. Doğrunun  ya da yanlışın, haklının ya da haksızın, temizin ya da kepazenin, saflığın ya da kirlenmişliğin bir anlamı yoktur senin için. Önemli olan tek şey senin varlığını korumandır. Yapman gerekende her tür durumda varolmaktır. Neden bizim hayatımız hep...

Devamını Oku

Vakıf Kültürü

Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki “Vakıf Anlayışı” ile yaşadığımız çağın insanlarının vakıflara ve vakıf kültürüne olan bakış açısı arasında muazzam bir fark, ayrıca bunun yanında büyük bir tezat bulunmaktadır.Temel ilkesi; herhangi bir karşılık beklemeden toplum yararı için faaliyet göstermek olan vakıflar, geçmişten günümüze asli unsurlarından çok uzaklaşmışlardır. Öncelikle vakıfların Osmanlı İmparatorluğundaki misyonunu incelediğimizde tüm hayır faaliyetlerinin temelinde islami bir bakış açısı, yaratıcının rızasını kazanmak vardır ve bu sistematik düşünce insanları içlerinden gelerek tüm canlılara karşı merhamete ve hizmete sevk etmiştir. İşte bu mantık çerçevesinde vakıflar; camilerden kervansaraylara, aşevlerinden kütüphanelere, su yollarından kaldırımlara kadar birçok yapının vücut bulmasına vesile olmuştur. Bunların yanında akla gelebilecek tüm durumlar için vakıfların kurulduğunu söylesek abartmış olmayız. Ağaç dikmek, borçluların borçlarını ödemek, kimsesizlerin cenazesini kaldırmak, yetim kızlara çeyiz hazırlamak gibi hayatın bütün zorluklarına karşı insanların ellerinden tutan hayır organizasyonlarıdır. Ayrıca sadece insanlara değil bütün yaratılmışlara karşı merhamet nazarıyla bakan vakıf gönüllüleri, kış aylarında kuşların beslenmesi, sokak köpeklerinin bakımı, hayvanlar için otlanacak alanlarının temini gibi tamamen hayvanlara dönük faaliyetlerde de bulunmuşlardır. Bütün bu karşılıksız faaliyetler temel itici güç yaratıcının isteği doğrultusunda onun yaratmış olduklarına karşı karşılıksız iyilik duygusudur. Fakat bu anlayış maalesef günümüzde silikleşmiştir. Vakıflar parti faaliyetlerinin yürütüldüğü bir yapı, vergi kaçırmanın bir yöntemi, çıkar faaliyetlerinin perdesi haline gelmişlerdir. Bu da doğal olarak vakıfları esas misyonlarından uzaklaştırmış. Başkalarına faydadan daha çok bireyin kendi çıkarlarını koruyan bir kurum halini almıştır. Söz konusu bütün olumsuzluklardan ve çıkar düşüncesinden arındırılarak vakıfların...

Devamını Oku

Sıkça Karıştırılan Sözler

aciz, -czi a. 1. Gücü bir işe yetmez olanın durumu, güçsüzlük: “Kendimde mukavemet yerine zaaf, taarruz yerine aciz, mücadele yerine gevşeklik hissediyorum.” -E. İ. Benice. 2. Beceriksizlik: “Aczini bilmek de bir meziyettir.” -Ö. Seyfettin. 3. huk. Kişinin ve kuruluşun borcunu vaktinde ödeyememesi durumu. âciz sf. (a:ciz) 1. Gücü bir işe yetmez olan, güçsüz: “İhtiyar imparatorluk, bu genç devlet karşısında âcizdi.” -Y. K. Beyatlı. 2. Beceriksiz: “Ne âciz heriflermiş, iki yıl daha dayanamazlar mıydı?” -R. H. Karay. 3. zf. Güçsüz veya beceriksiz bir biçimde: “Ayaklarındaki postalların yarısı yok bir hâlde mart havasının sert soğuğunda âciz ve sefil titriyordu.” -H. E. Adıvar. 4. a. Alçak gönüllülük gösteren kimsenin kendisinden söz ederken söylediği söz: “Biraz sonra Gazi yanına seryaveri Salih Bey’in yaveri Muzaffer Bey’i ve âcizi alarak otomobile bindi.” -R. E. Ünaydın. ad (I) a. 1. Bir kimseyi, bir şeyi anlatmaya, tanımlamaya, açıklamaya, bildirmeye yarayan söz, isim, nam: Çocuk, kedi, ağaç, düşünce, iyilik, Ahmet, Ertuğrul birer addır. 2. Herkesçe tanınmış veya işitilmiş olma durumu. 3. db. Canlı ve cansız varlıkları, duygu ve düşünceleri, çeşitli durumları bildiren kelime, isim. ad, -ddi (II) a. 1. Sayma. 2. Sayılma. adem a. esk. Yokluk: “Ne civarda bir köy var ne bir evin hayali / Sonun ademdir, diyor insana yolun hâli” -F. N. Çamlıbel. âdem a. (a:dem) İnsan, insanoğlu, adam. ademiyet a. esk. Yokluk. âdemiyet a. (a:demiyet) esk. 1. İnsanlık. 2. Adamlık. adet, -di a. mat. 1....

Devamını Oku

Zayıflamada Sporun Etkileri

Şüphesiz ki aşırı kilolar ülkemizde veya dünyada büyük bir problem ve yıllardır bilimsel adı obezite olan bu hastalıkla başa çıkmak için yöntemler aranıyor. Verilen diyet programını uygulayıp da sonuç alamayan insanlar ise son çağre olarak yan etkileri olan ilaçlara yöneliyor. İşte tam bu noktada sporun zayıflama için etkisi ortaya çıkıyor.Düzenli olarak her sabah yapılan spor vücudu yormadan kasların çalışmasını ve vücutta asıl kilo problemini yaratan birikmiş yağların yakılmasını sağlıyor. Ülkemizde kadınların spor yapmaları için koşu bandları ve ücretsiz spor parkları açılıyor. Bunlardan faydalanan kadınların zaman içerisinde zayıfladığı ve forma girdiği görülüyor. Spora başlanmadan önce hafif yiyecekler tercih edilmeli ve spor kademe kademe yani zamanla düzeyi artırılmalıdır. Vücudun uyum sağlaması bakımından önemli bir etken. Tabi zayıflama konusunda yalnızca spora güvenilmemelidir. Aynı zamanda spor ile birlikte verilen diyet programı uygulandığında en başarılı sonuca varabilirsiniz. YİĞİTCAN BAHADIR tarafından “Makale Yarışması” için...

Devamını Oku

Şeker Hastalığı Hakkında Genel Bilgiler

Pek çok insanın hayatını olumsuz olarak etkileyen bir hastalıktır şeker hastalığı. Bu nedenle de, şeker hastalığı ile ilgili pek çok araştırma ve çalışmalar yapılmaktadır. Bu araştırmaların bazıları şeker hastalığının nedenlerini; bazıları ise belirtilerini, tedavi yöntemlerini, hangi besinler ile yenilebilecek bir hastalık olduğunu araştırmaktadır. Peki bu kadar araştırmaya konu olan şeker hastalığının, nasıl bir hastalık olduğu hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz?Şeker hastalığı, şekeri enerjiye dönüştüren insülin hormonunun yanlış çalışması sonucunda oluşan bir hastalıktır. Pek çok kişinin bildiği gibi, şekerli yiyecekler tüketilmesinden kaynaklanan bir hastalık değildir. Pankreas hücrelerinin yeterince insülin üretememesinden kaynaklanan şeker hastalığı ile, pankreas hücrelerinin yeterince insülin üretmesine karşın, hücrelerin bu insülini doğru kullanamaması sonucunda oluşan şeker hastalıkları da bulunmaktadır. Pankreas hücrelerinin yeteri miktarda insülin üretememesinden kaynaklanan durum, kan şekerinin düşmesi olarak adlandırılırken; pankreas hücrelerinin yeterince insülin bulundurmasına rağmen, bu hücrelerin doğru çalışmaması sonucunda, hücrelerin içine giremeyen glikozun, kan içerisinde aşırı şeker olarak birikmesi nedeniyle oluşan şeker hastalığında ise, şeker yükselmesi durumu söz konusudur. Şeker hastalığının istatistiki verilerini açıklayan Dünya Sağlık Örgütü, %2.1’lik bir orana sahip olan şeker hastalığının, ilerleyen zamanlarda ikiye katlanacak bir orana sahip olacağını, ve geleceğin en çok sorun yaratacak hastalıklarından biri olduğunu beklediklerini de açıklamasına ekledi. Sinsi bir hastalık olarak bilinen şeker hastalığı, kendisini yıllar sonra ortaya çıkartabiliyor; bu esnada da vücutta var olan şeker hastalığı, herhangi bir önlem alınmaması nedeniyle, her geçen zamanda daha fazla ilerliyor. Kalıtım, gebelik, şişmanlık; ve uzun süreli ilaç kullanımı...

Devamını Oku

Köy Öğretmeniyim

Köy öğretmeni tabiri yıllardır ülkemizde vardır. Doğru tabir aslında koy öğretmeni olmalıdır. Evet yanlış okumadınız K O Y öğretmeni. Mantığıda şu koy öğretmeni dağın başına ne hali varsa görsün orada.Üç senedir doğudayım ve bu sene üçüncü görev yerindeyim. Neden? diye sorabilirsiniz. Çok basit. İlk sene vekil, 2. sene sözleşmeli, 3. senede kadrolu olarak görev yaptım. Bu sürede birçok insanla tanıştım ve doğuya olan ön yargım ortadan kalktı. Hatta yarım yamalak kürtçe bile öğrendim. Bir lisan bir insan mantığıyla çok kişiyle bu sayede dostluklar kurdum. Bunun yanında devriye gezen askerlerle, ayda bir alan taramasına gelen doktor ve hemşirelerle, köy korucularıyla,...

Devamını Oku

Atatürk'ün Sözleri

Atatürkün Sözleri, Atatürk Sözleri, Atatürkün Söylediği Sözler, En Güzel Atatürk Sözleri, Atatürkün Eğitim İle İlgili Sözleri, Atatürkün Bilim Sözleri, Atatürkün Spor Sözleri, Atatürkün Bütün Sözleri, Mustafa Kemal Atatürk Sözleri… Atatürk’ün Bilim Sözleri Atatürkün Bilim İle İlgili SözleriBütün ilerlemeler, insan fikrinin eseridir. Fikri harekete getirmek birinci işimiz olmalıdır. Bir kere millet benliğine hakim olsun ve düşünebilsin, yeter! Başlangıçta hatalı düşünse de, az zaman sonra bu hatayı düzeltebilir. Fikir bir kere faaliyete başladı mı, her şey yavaş yavaş düzene girer ve düzelir. Atatürkün Bilimle İlgili Kısa SözleriBizim akıl, mantık, zeka ile hareket etmek en belirgin özelliğimizdir. Bütün hayatımızı dolduran olaylar bu gerçeğin delilidirler. (1925) Atatürkün Bilimle İlgili Söylediği SözlerÜlkemiz içinde uygar düşüncelerin, çağdaş ilerlemelerin bir an yitirmeksizin yayılması ve gelişmesi gerektir. Bunun için bütün bilim ve fen adamlarının bu konuda çalışmayı bir namus borcu bilmesi gerekir. Atatürkün Bilim Sözleriİnsan vücudu bir kürsüdür; zeka cevherinin korunduğu yer olan başı, üzerinde taşımak için kurulmuş bir kürsü! Çünkü esas zekadır. Atatürk’ün Eğitim Sözleri Atatürk’ün Eğitim İle İlgili SözleriMilli Eğitim programımızın, Milli Eğitim siyasetimizin temel taşı, cahilliğin yok edilmesidir. Cahillik yok edilmedikçe, yerimizdeyiz… Atatürk’ün Eğitim SözleriEğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder. Atatürk’ün Eğitimin Önemi İle İlgili SözleriYeni nesil, en büyük Cumhuriyetçilik dersini bugünkü öğretmenler topluluğundan ve onların yetiştirecekleri öğretmenlerden alacaktır. Atatürk’ün Eğitim İle İlgili Söylediği SözlerBir yandan bilgisizliği ortadan kaldırmaya uğraşırken,...

Devamını Oku

Toplumun Varlığı

Toplum fertlerden oluşur ve her fert bulunduğu toplum içerisinde bir sorumluluğa sahiptir. Bu sorumluluklar bireyden bireye değişen ve her biri milletin var olması için elzem vazifelerdir. Bu düzen içerisindeki görev sahiplerinden birisi de öğretmendir. Öğretmen; kalkınmada, ilerlemede ve muasır medeniyet seviyesine ulaşmada en önemli etkendir, çünkü insanlara ne için yaşadıklarını ve her birinin ülkesi adına yapması gerekli olan vazifelerini öğreterek genç nesli bilinçli bir vatandaş olarak devlete kazandırır.Bir toplumun kalkınması ancak içerisinde yaşayan insanların kalkınmasıyla olacaktır, böylece gelecek neslin elindeki imkânlar genişleyecek ve kendilerini daha iyi yetiştirme fırsatı elde edeceklerdir. Yani, devlet fert için, fertte milletin geleceği için vardır. Bu etkileşimi yönetenler ise öğretmenlerdir. Ama bu öğretmeni toplum benim sayemde var demeye itmemeli, toplum olduğu için ben varım düşüncesi öğretmende hâkim olmalıdır. Unutmamalı ki insanları yönlendirmek; onlardan üstün olmak değil, aksine onlarla beraber olmaktır. Bir millete yol gösterme vazifesini üstlenen insanlar onlarla beraber olmadığı sürece insanlığa hiçbir katkıları olmayacak ve emekli olduktan sonra unutulup gidileceklerdir. Kendini insanlardan üstün görmeyen ve onlarla beraber olan, ölse bile hep anılacak ve hatırlanacaktır. Öğretmen, bireyleri yönlendiriyorsa onlarla olacak; kol kola, omuz omuza, onlardan bir parça olacak, onları sevecek ve onlar için var olacaktır, böylece vazifesini hakkıyla yerine getirecek ve toplumun ilerlemesine en büyük katkıyı sorumluluğunun farkında bireyler yetiştirerek sağlayacaklardır. Bir yerde gelişmiş toplumdan bahsediyorsak orada görevini hakkıyla yerine getiren öğretmen vardır. Böylesine kutsal bir vazifeyi üstlenen ve milletin merkezinde yer alan öğretmen insanlar...

Devamını Oku

Beyaz Kurşun

Bu soğuk kış günlerinde dışarı adımımızı atar atmaz, soğuğun vermiş olduğu öfkeyle basarız velveleyi. Ufak bir üşüme anında isyan eder rahatlık isteriz. Gündelik programımız bittikten sonra ya eve gider sıcak bir köşede kıvrılırız, ya televizyon,  internet gibi bir şeylerle meşgul oluruz. Biz rahatlığın yollarını arayaduralım da acaba 1914 gençliği bizler kadar rahat mıydı?Sene 1914 günlerden 22 Aralık, adı Sarıkamış olan ve amacı 1878 Berlin Antlaşmasıyla Ruslara bırakılan Kars, Ardahan ve Batum’u topraklarımıza katmak olan bir harekat başlatılır. 22 Aralık 1914’te dondurucu soğuğa rağmen kahraman askerlerimiz yollara dökülmüş kar ise insanların boyuna yetişir olmuştu. Üstünde incecik yazlık kıyafetle, ayaklarındaki yırtık çarıklarla aç bir şekilde gücünü kalbindeki vatan sevgisinden, bayrak sevgisinden alarak durmadan ilerliyordu. Yüreği koşmak ister ama yürüyemediği için hüngür hüngür ağlayarak, mavzeri ayaklarına doğrultup “yürüsene kopasıca ayaklar yürü yürü.” sesleri Allahuekber dağlarında yankılanıyordu. O öpülesi ayaklar morarmaya başlıyordu ama Mehmetçiğin umrunda mı? “Gerekirse bileklerimden keser, düşmanın üzerine sürünerek giderim” diyen bir ecdanın, gururlanarak söylemeli ki, torunlarıyız. Şanlı Türk Ordusu Rusları def etmek için, üç bir yandan taarruz ediyordu. Annesinin gözbebeği, yaşları 12 den başlayan aslan parçalarının, birkaç gün önce sevdiceğine çiçek veren eller o gün silah tutuyordu. Taarruz ediyor ama Mehmetçiğin başına kurşun gibi kar yağıyordu. Yağan her kar tanesi bedeninde donup kalıyordu. Savaş deyince akla silah gelir, top gelir, mermi gelir ama Sarıkamış’ta Mehmetçiğin bedenini parçalayan mermi değil -40 derece soğukta yağan ve her tanesinde yürekleri yakan kar...

Devamını Oku

Hüznün Yüzü

İçimde bir hüzün, bir mutsuzluk var bugün. Artık ben sende olmak istemiyorum diyor. Hüzün gitmiyor… Sıkıldım artık bedenimden… Bu olmak istemiyorum… Beden arayıp duruyorum. Bir türlü karar veremiyorum. Karar veremiyorum… Arıyorum arıyorum ama bulamıyorum. Neye bürünsem, ne olsam karar veremiyorum…Bugün kararlıyım bulacağım. Bir hışımla çıktım yola. Sabahın bekçileri, sahilin sessiz çığlığı, çığlık çığlığa… Martıları gördüm bembeyaz… Kahvaltı yapacaklar… Çığlık çığlığa yemeklerini yiyorlar… Gök mavi, deniz mavi, martılar bembeyaz… Çok neşeliler ve özgürler… Ey özgürlük beni de kucakla, sana varmak istiyorum. Ve bir martıyla göz göze geldik. “Dedim ki ona “Sen olabilir miyim? Yer değişelim mi?”.” Baktı bana “taşıyamazsın ki” dedi. Niye dedim.” Baksana sana ayakların yere basıyor, topraktan güç alıyorsun. Sen terk edebilir misin yürümeyi, koşmayı…Sürekli böyle gökte kalamazsın yapamazsın “dedi. Bir düşündüm yürümeden yapamam dedim.Haklısın dedim ve yola devam ettim.Yürüdüm yürüdüm arıyorum bulacağım , kararlıyım bugün başka bir beden olacağım.Çok yoruldum bir ağacın dibine oturdum. Şöyle bir bakındım. Etrafım bembeyaz . Her yerde papatyalar var. Tamam buldum dedim. Ben her yerde bitiveren arsız bir papatya olmalıyım dedim. Şöyle yaprakları kocaman bembeyaz yapraklı ortası bal sarısı gözlü bir papatyayı gözüme kestirdim.  Dedim ki  sen ben olmak ister misin? “Bir rüzgar esti. O ara boynunu büktü. Dedi ki “sen bir toprağa hapsolmak ister misin? Ömrünü mahpus olarak geçirebilir misin? Kımıldayamamak, hareket edememek sence çok mu güzel? Sen ömrünü böyle geçirebilir misin?” dedi. İçim ürperdi. Bir de dedi ki; “hoyratça basılma,...

Devamını Oku

Koku

Yürüyorum… Batan günün artıklarını toplayarak… İnsanlar geçiyor puslu karanlıklardan. Metrolardan taşar insanlar, akarlar. Kaybolurlar. Sonra diğerleri gelir. Çark dönmeye devam ediyor. Yürüyorum, durmadan yürüyorum. Sabahları aceleyle evinden çıkan insanların akşam artıklarını görüyorum. Yine yürüyorum. Sahi bu çark hep böyle dönecek değil mi? Hani diyorum bazen, birisi de artık çomak sokmayacak mı bir gün? Ben mi, ben neden mi yapmıyorum? Ben neden yapayım ki?Siz benim varlığımın bile farkında olmadan yaşarken, artıklarınızı, kusmuklarınızı, bok torbalarınızı sırtıma yükleyip, iğrenç kokumdan kaçarken neden yapayım ki bunu? Ben sadece yürürüm ve batan gününüzün artıklarını toplarım. Zaten tüm kokularınızı üzerime çekerken yeterince iyilik yapıyorum ya sizlere. Daha ne? Peki, siz ne yapıyorsunuz? Leş kokan patronlarınızı mis kokan leylaklar sanırken, akşamları eve gittiğinizde mis kokan çocuklarınıza kan kusturmayı ihmal etmiyorsunuz. Neden buradayım ve yaşıyorum diyecek gücü bile bulamıyorsunuz kendinizde? Düşünmediniz değil mi hiç? Bir kere bile düşünmediniz. Çark dönüyor nasılsa! Kimse de çomak sokmaya niyetli değil sanırım. Hayır. Ben sadece yürürüm ve batan gününüzün artıklarını toplarım. Geçen gece bir rüya gördüm. Kırmızı montlu bir kadın gülümseyerek bana doğru geliyordu. Öyle güzel bir kokusu vardı ki, yaklaşık yüz metreden kokusunu aldım diyebilirim. Yaklaştıkça netleşti görüntüsü. Elindeki bavul hafifti çünkü o koca bavulu rahatlıkla sağa sola sallayabiliyordu. Sonra birden durdu. Bana bakacak gibi oldu, şaşırdım. Ne yapacağımı bilemedim. Tam dikkatimi toplayıp ona gülümseyecektim ki , bir anda yere yığıldı. Yükümü atıp koşmayı denedim tutmak için. O kadar yakında...

Devamını Oku

Karşılaştırmalı Edebiyat

Edebiyat biliminin her geçen gün önem kazanan bir başka dalı, karşılaştırmalı edebiyattır. Tanımını vermeden önce karşılaştırmalı edebiyatın tarihi hakkında biraz bilgi edinmemiz bizim karşılaştırmalı edebiyatı daha iyi anlamamızı sağlar. İlk örnekleri Batı’da 18. yy’ın sonları ile 19. yy’ın başlarından itibaren görülmeye başlanan karşılaştırmalı edebiyatın aslında daha önceye dayanan bir hazırlık evresi vardır. Şimdi bu evre hakkında kısaca bilgi edinelim.XVII. yy İngiliz Edebiyatının önemli yazarlarından olan J. Dry.’den 1668’de yayımladığı ‘’Of Dramatick Pcesie’’ başlıklı bir denemede, dört arkadaşın sohbeti biçiminde şu konuyu işler: Antk dram mı yoksa modern dram mı edebi bakımdan daha üstündür? Bu sohbet Thomes Nehrinde bir bot gezintisi sırasında olmaktadır. Bu sohbet daha sonra yayımlanacak bir denemedir. Dry’denin dışında hazırlık aşamasında adı geçen bazı edebiyat bilimciler şunlardır: Goottschedet Lessing, Elias Schlegel, Goethe vd. Dünya edebiyatından dönüp kendi edebiyatımızda karşılaştırmalı edebiyatın gelişim sürecini incelersek şunları söyleyebiliriz: Ülkemizde karşılaştırmalı edebiyat 1990’lı yıllarda önemli bir gelişme göstermeye başlamıştır. Önceleri Üniversitelerimizde karşılaştırmalı edebiyat anabilim dalı yokken 2000’li yıllarda önce Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi’nde bağımsız bir edebiyat bölümü olarak öğretim ve araştırmalarına başlamıştır. Bunun dışında da Vakıf Üniversiteleri’nde de bu bölüm açılmaya başlanmıştır. 1943-1960 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde doçent olan Cevdet Perin’in bu konuda dersler verdiği bilinmektedir. Bunların dışında edebiyat fakültelerimizde özellikle de dil tarih coğrafya fakültelerindeki filoloji anabilim dallarında zaman zaman karşılaştırmalı edebiyat konusunda bitirme, master ve doktora tezleri hazırlanmaktadır.  Karşılaştırmalı edebiyatın Ülkemizdeki gelişiminden de bahsettikten...

Devamını Oku

Aşkın Tarifi (Mi) ?

”Aşkın tarifi de yapılır mı yahu” sesleri yükselir gibi. Aşkın tarifini ancak aşktan yananlar ve aşktan büyük bir haz alanlar yapabilir. Kesinlikle yaşanması gerekir yazabilmek için. Yazarken ancak rahat nefes alabildiğimi hissettiğim için, kendi adıma izlenimler elde ettiğim ve bunun yanında hayat adı altında gördüğüm aşkların zor da olsa tarifini, ne olduğunu ne hissettirdiğini paylaşmak istedim. Makale kanıt gerektirir ve benim en büyük kanıtım dünyadaki milyonlarca kişinin ayrı ayrı yürekleri ve savdaları.Aşk, belki size göre de bir cümle, bir yaşayış, bir kırılma, bir gönül burukluğudur. Aşk ne midir; ne mi hissettirir? Önsözde aşkın tarifi yoktur ancak yaşanarak elde edilen tek titremedir; baştan ayakucuna kadar. Aşk için o kadar çok şey yazılıp çizilmiştir ki… Bir Nazım’ın dediği, yaşadığı büyük aşk -gerçek aşk- bir de Mevlana’nın aşkı tüylerimi diken diken eder. İkisi de iki büyük insan ve iki büyük aşka en güzel örnektir. Nazım ne der aşk için bilir misiniz? : Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır. Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan “Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?” diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin… İki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz. Sen,...

Devamını Oku

Galatasaray da Bir Fotoğraf

Galatasaray da bir fotoğraf… Takım hava muhalefeti nedeni ile salon da hep birlikte basketbol oynadı. Haber kısaca bu. Küçük ama anlamlı bir haber. Çünkü futbolumuz da bu alışkanlığı aslında Gordon Milne zamanında gördük. Daha sonra Fatih terim ile bu alışkanlık pekişti. Takım halinde neşeli ve oyuncuların birbirleri ile olan güvenlerinin ve ilişkilerinin geliştiği bu değişik antreman metodu o dönemde Galatasaray’a çok faydalı oldu. Aslında o yılların takımına baktığınızda herşeyden önce müthiş bir arkadaşlık olduğunu görürdünüz. Yabancı oyuncuların çoğu Türkçeyi konuşabiliyor, konuşamayanlar ise en azından anlayabiliyorlardı.Hagi’nin takımı toplayıp yaptığı konuşmalar; Taffarel ve Hakan başta olmak üzere takımda tecrübeli oyuncuların yol göstericiliği Galatasaray’a Uefa Kupası gibi dev bir organizasyonun ödülünün alınmasını getirmişti. Takım içinde herkesin birbirini önemsediği, dinlediği ve zor gününde, iyi gününde oyuncuların birbirini unutmadığı bir sistem oluşturursanız başarılı olursunuz. 2000 yılında galatasaray’ın kadrosuna baktığınızda sadece 5 yabancı oyuncu görürsünüz. Hatta ve hatta Hagi, Popescu ve Taffarel dışında diğer iki  brezilyalı olan Marcio ve Capone Avrupa futbol piyasasında isimleri yeni yeni duyulmaya başlayan oyunculardır. Ancak o yılların takımında bugün bile çok takımda olmayan Fatih Terim’in sistematize ettiği bir şablon içerisinde takım ruhu ve dayanışma vardır. Türk futbolunda şimdiye kadar zamanından çok önce camiaları ile özdeşlemiş antrenörlerin takımın başına geldiğini gördük. Fenerbahçe de Oğuz Çetin, Galatasaray da Bülent Korkmaz buna en güzel 2 örnek. Ama aynı şeyi bugün Hagi için söyleyemeyiz. Hem Romanya milli takımı ve ülkesinde ki deneyiminin yanısıra daha...

Devamını Oku

Yüksek İdeal

Yüksek ideal kapıdan içeri girdiğinde üzgün ve düşünceli görünüyordu. Yıllardır bir türlü derdine çare bulamamıştı. Son ümidi Genç Bilge idi. Buyur etti misafirini Genç Bilge.– Benim sorunum, dedi Yüksek ideal, sürekli yerlerde sürünmek. Layık olduğum itibarı göremiyorum. Durumum kötüden betere doğru gidiyor. Ne olur bana bir yol gösterin, ben de hep hak ettiğim gibi yükseklerde dolaşayım. Misafirini dikkatle dinleyen Genç Bilge şöyle cevap verdi: – Siz Yüksek idealsiniz ama sizi sahiplenenler yüksek karakterli kişiler değil anladığım kadarıyla. Bu nedenle yerlerde sürünüyorsunuz. Çözüm sizi taşıyacak yüksek karakterli kişiler bulmanız. Çünkü yüksek idealleri yüksek karakterli kişiler hak ettiği noktaya taşır. Zayıf karakterlilerin elinde hep yerlerde...

Devamını Oku

Yalnızlık Kalbin 'N' Hali… Nasırlaşmış Hali

Yalnızlık soyut bir kavram öyle değil mi?Ama ben gördüm. Yalnızlığı gördüm. Bence yalnızlık sonradan kazanılmış bir tür refleks… Doğuştan alnımıza yazılan bir yazgı falan değil. Nasıl küçükken sıcak şeylerden annemizin cıss demesiyle uzaklaşıyorsak, canımızın yanacağını düşünüyorsak yahut hissediyorsak yalnızlıkta bir nevi böyle bir şey.Canımızı yakan birileri olduğunda kendimizi bulunduğumuz yere ait hissetmiyorsak hemen inziva perdesini çekiyoruz hanemize. Dibine kadar yalnızlık… Kendi isteğimiz dahilinde. Türlü türlü bahanelerle iliklerimize yalnızlığı nakşediyoruz. Sırf bir kez daha üzülmeyelim diye… Ama yalnızlık inanın tüm acıların toparlanıp yok edildiği bir gezegen değil. Kimi zaman daha bile fazla acıtıyor canımızı… Buzluktan çıkarılmış tene deyince yapışan buz misali yalnızlık… Can yakıcı, serin. Sıcacık çay bardağından çıkarılmış çay kaşığı gibi… Kindar. Ve de karanlık gibi… Baki. Gerçekliği sınanması gereken onca duygu içerisinden gerçekliğine inandığım iki duygu var. Biri nefret diğeri yalnızlık… Nefreti bilmem ama yalnızlık kalbin ‘N’ hali… Nasırlaşmış hali. BÜŞRA DAVGANA tarafından “Makale Yarışması” için...

Devamını Oku

Siyasetin Empati Zorunluluğu

Mevcut siyasetin fazla denemediği empatiyi Türk Milletinin bir ferdi olarak yapmak şüphesiz tüm beyinleri  yorar. Bu durum insanı kendisiyle bazen çelişkiye düşürse de bilinçli bir birey olarak hem iktidarın hemde muhalefetin açmazlarını ve belkide göremediklerini görmemiz açısından bence zorunludur. Birlikte geçirdiğimiz son döneme baktığımızda yada en azından çocukluk yılları mahalle kültürünü incelediğimizde en acemi sosloğun bile fark edebildiği yapaylığı görebiliriz. O yıllarda büyüklerimizden duyduğumuz ‘bizim zamanımızda bir başkaydı’ serzenişi ne çabuk bizim dilimize yakıştı. Biyolojik bir büyümenin piskolojik doğallığınamı vermek gerek bilmiyorum ama bu farkındalık birkaç nesil sonra oluşamayacak kadar azalacak. Belkide biz bu iki farklı kültürel yapıyı fark edebildiğimiz ölçüde yaşadığımız için şanslıyız, bizden sonrakiler eskinin tadını yeninin acısıyla karşılaştıramayabilir.Son dönemlerde Türk kültürü hiç bu kadar savunmasız olmamıştır. Siyasetimizde muhalefet eksikliği iktidarın aymazlığını durduramamış ve ne acıki tarafsız olması gereken basın organları ise çok klasik bir tabir olucak ama bu denli yandaş bir çizgide bulunmamışlardır. Sol bir ağızla sürekli tekrarlanan  ve belkide bu yüzden kelime tesirini yitiren ‘işgal dönemi basını gibi’ifadesi tam yerinde kullanılabilecekken yalancı çoban misali çok daha önce tesirini yitirmiştir. Liberalizm ülkemizi, içindeki özgürlük kelimesinden tiksindirecek bir serbestliğe götürmüştür. İnsan hakları kelimesi  Avrupa ile ilişkilendirildiği andan itibaren çekiciliğini kaybetmişken halkımız için düşünüldüğünde de yeni ısıtmaya başladığı yerinden hızla kaldırılmıştır. Türk halkının genelde üzerinden bir 20 yıl geçtikten sonra duyabildiği pis koku neden bu denli net bir keskinlikle duyulmaktadır. Okuduklarımız yada şahit olduklarımız katı bir muhalefet beyninin...

Devamını Oku

Dış Politika'da Olması Gereken

Osmanlı imparatorluğunun tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte, onun mirası üzerinde yerini alan Türkiye Cumhuriyetinin, son dönemlere kadar sınırlı, tek boyutlu ve sadece batıya endeksli olan dış politikası Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığına getirilmesi ile birlikte yeni bir boyut kazanarak –olması gereken– küresel düzeye ulaşmıştır.Türkiye Cumhuriyeti’nin, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yüzyıllar boyunca, üst düzeyde kültürel  sosyal  ve ekonomik ilişkilerinin olduğu Kafkasya Balkanlar ve Ortadoğu coğrafyası başta olmak üzere yerkürenin birçok noktasında, tekrar varlık göstermeye yönelik aktif dış politikası semerelerini vermeye başlamıştır. Bütün dünyanın artık sıradan bir ülke olmadığını kabul ettiği Türkiye Cumhuriyeti, coğrafi konumunu ve bu konumdan kaynaklanan avantajlarını, “komşularla sıfır sorun” ekseninde son derece başarılı kullanmaya devam etmektedir. Ayrıca sadece komşu ülkelerle değil Asya’dan Avrupa içlerine, Amerika’dan Afrika’ya kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada “barışçıl” merkezli etkin politika yürütmektedir. Türkiye’nin değişimini analiz edecek olursak: Türkiye-Ortadoğu ilişkileri: Türkiye Cumhuriyetinin Ortadoğu bölgesiyle, bu coğrafyanın  kılcal damarlarına nüfuz edecek kadar eski kökleri, sağlam bağları mevcuttur. Dönem dönem  yaşanan sorunlar olsa da unutulmaması gereken bu coğrafya halklarının yüzyıllar boyunca  birbirine yakın değer yargıları üzerinde şekillenen ortak kaderlerinin olduğudur. Ahmet Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” dedikten sonra, farklılıklardan ziyade ortak geçmişimizi ve kültürümüzü ön plana çıkarıp bunlar üzerinden bir Ortadoğu politikasının yürütülmesi elbette ki menfaatimize olacaktır. Bugün  yeniden yapılanan Irak’ta akla gelebilecek tüm sektörlerde Türkiye vatandaşlarının  en aktif rolü oynamasından, İran nükleer gücünün gündemde olduğu her haberin ardından Türkiye’nin barışçıl yönünün vurgulanmasına, Filistin-israil meselesinde ki tutumundan, arap kamuoyunda...

Devamını Oku

Eğitim Ne Değildir?

Şu anki eğitim sistemimizdeki mevcut tüm aksaklıklar aslında eğitimin ne olduğunu tam olarak bilmememizden kaynaklanmaktadır. Eğitimin ne olmadığını sayarsak birçok noktada eğitim sandığımız şeyin aslında eğitim olmadığını görürüz. Bunlardan birkaçını sıralayacak olursak:1- Eğitim, sadece öğretimle ilişkili değildir. 2- Eğitim, öğretimden daha önemsiz değildir. 3- Eğitim, sadece okulda değildir. 4- Eğitim, öğretmen ve öğrenciden ibaret değildir. 5- Eğitim, öğrenciye şiddet, öğretmene saygısızlık değildir. 6- Eğitim, boş verilecek bir olay değildir. 7- Eğitim, diploma demek değildir. 8- Eğitim, sadece davranış değişikliği demek değildir. 9- Eğitim, tek tip insan yaratma çabası değildir. 10- Eğitim, sadece veli-okul yöneticileri ilişkisi de değildir. Bu maddeleri daha fazla sıralayabileceğimiz gibi açıklamalarını da kolaylıkla yapabiliriz elbette… Bu “değil”lerden sonra madem bunlar eğitim değildir de peki “eğitim nedir?” sorusu akıla geldiğinde cevabı bulmak için bu soruyu kendinize sormanız sizce yeterli olmayacak...

Devamını Oku

Gayb Üzerine Notlar

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Adem’in yaratılışını anlatan âyetler “türâb (toprak)”, “tıyn  (çamur, balçık)” ve “hame-i mesnûn (kurumuş balçık) [1] gibi kelimelerle, fizik âleme ait maddî yönüne; ona ruh üflendiğini ifâde eden âyetlerle [2] gayb âlemine ait yönüne dikkat çekerek insanı gayb ve şehadetin birleşimi olarak göstermektedir. Onun yaratılışındaki bu toprak ve ruh özelliğine çeşitli hadislerde de işaret edilmektedir.[3] Bu yaratılış özelliğinden dolayı, insan gaybla ilgili konulara büyük çapta merak sarar ve yaratılış sırrını çözmek ister.İnsan yaratılışının gereği olarak bilinmeyen ve görünmeyene, esrarengiz olana karşı daima ilgi duymuş, onun bu istek ve ilgisi vahiy yoluyla ve peygamberler aracılığıyla belli ve yeterli ölçüde karşılanmış, fakat geride kalan boşluk ve sorular da her dönemde çeşitli çevrelerin istismarına konu olmuştur. İlk devirlerden itibaren gaybdan haber vererek insanların ilgisini çeken ve bu yolla itibar ve servet kazanan kâhin, büyücü, arrâf, falcı, medyum, ruhçu gibi şahısların hemen her toplumda görülmesi ve bunlar etrafında daima bir grup insanın kümelenmekte oluşu bunun açık örneğidir. Bununla birlikte toplumumuzda, gaybı bildiğini ve gaybdan haber verdiği izlenimini veren hatta bunu açıkça ileri süren şahısların, dinî konularda yeterince bilgisi bulunmayan kesimleri, sıkıntı ve ihtiyaç içindeki kimseleri acımasızca sömürdüğü de bilinen bir gerçektir. Günümüzde medyum ve falcıların etrafındaki insanların öğrenim ve sosyal statü seviyesinin toplum ortalamasının bir hayli üzerinde olması, olayın modern bilim eksikliğinden değil gerçek dinî bilgi ve şuur eksikliğinden kaynaklandığını göstermektedir. Bu tür olumsuz görüntünün Batı ülkelerinde de bir hayli yaygın...

Devamını Oku

Hüzün ve Sevinç Sarmalı: Anadolu

Yeryüzünde acaba Anadolu’dan başka bir coğrafya var mıdır ki; en büyük acıların ve sevinçlerin iç içe geçtiği bir mirasa sahip olsun. Dünyanın hiçbir yerinde hüzün ve mutluluk aynı toprakta bu kadar derine kök salıp, göğe ulaşmamıştır.Medeniyet olgusu bu topraklarda filizlendi ve o medeniyetle kurulan onlarca devlet yine bu topraklarda tarih oldu. Her gelen kendisiyle beraber getirdiğini giderken cömertçe burada bıraktı ve her ne bıraktılarsa bugün toprağın üzerinde, dillerde, müzikte, yemekte, oyunlarda kültürel bir miras olarak önümüzde durmaktadır. Bu kültürel miras o kadar geniş bir zemine nüfuz etmiştir ki, akla gelebilecek her alanda müthiş bir zenginlik göze çarpmaktadır. Bugün Anadolu coğrafyasında sekiz bin farklı yöresel yemek kayıt altına alınmıştır ve her ilin kendine has ortalama yüz farklı yemeği mevcuttur. En acı ve en tatlı lezzetleri birbirine çok yakın yörelerde görebilirsiniz. . Bütün dinlerin ve inanç sistemlerinin izlerine yakından şahit olmak mümkündür. Ayrıca Türkiye’deki bölgelerin her birinin diğerinden farklı olan folklorik bir zenginliği bulunmaktadır. Halay da bu topraklarındır zılgıt da… Hüznün ve sevincin bütün akisleri görünür bu topraklarda. Sümerlerden Hititlere, Roma’dan Osmanlı’ya kadar onlarca medeniyete ev sahipliği yapan ve 11. Yüzyıldan beri bizlere yurt olan ve bizler tarafından yönetilen Anadolu birçok açıdan yaratıcının lütfuna mazhar olmuş özel bir coğrafyadır. Dört mevsimin belirgin bir şekilde yaşandığı, birçok tarım ürünün yetiştiği ve bunlardan bazılarında(kayısı, fındık, kuru üzüm, incir) dünya sıralamasında birinci olduğu, yeraltı kaynakları bakımından çok az sayıda ülkeye nasip olan bir zenginliği...

Devamını Oku

Bir Ermeni'nin Günlüğü

Ölümü beklerken, doktorların mutad işlerini yapması için büyük salona geçtim. En sevdiğim koltuğa kurulduktan sonra derin bir nefes aldım. Karşımda ki duvarda kuzenim Akadyan’ın bana hediye ettiği Türk ve Ermeni bayraklarının bir biriyle kardeşçe, aynı çerçevede buluştuğu resme bakarak, iyice eskilere daldım. Hayatımda yaşadığım sansasyonel olayların zihnimi bulandırdığı anda aklıma küçük oğlum Loran’ın doğduğu günün gelmesiyle garip bir mutluluğun sahibi olmuştum.Hemen ardından büyük oğlum Dikris’e ailenin önemi hakkında verdiğim nasihat hatırıma geldi. Bir süre bomboş gözlerle tavanı seyrettikten sonra, “gerçektende aile bu kadar önemli miydi?“ türünde bir birine benzeyen soruların cevabını vermeye koyuldum. Seksen üç yaşında ölümü bekleyen ihtiyar için çok önemli olmayan cevapların ardından, yardımcım Gabriel’in getirdiği kahveyi yudumlamaya başladım. Belki de son bir senede bana en büyük keyfi veren aktivitem, Gabriel’in getirdiği kahveyi ufak yudumlarla içmek olmuştu. Bunu yaparken kendimi tekrar güçlü hissediyordum. Doktorlarımın bütün emirlerine rağmen onlara boyun eğmemek, kendi bildiğimi okumak  hoşuma gidiyordu aslında. Elimde ki fincanı, yanımda bulunan sehpanın üzerine koydum. Üst kattaki çalışma odama gitmek için merdivenlerin başına geldim. Meryem Ana’nın çile yolunda yürüdüğü gibi ağır adımlarla menzile ulaşmaya çalışıyordum. Odamın kapısını açıp, arkamdan gelen saldırgan bir köpekten kurtulurmuşçasına, kendimi içeri attım. Yaşımın her döneminde bana en büyük huzuru veren yerdeydim artık. Çalışma masasının sol çaprazında bulunan ve duvarda mükemmel bir abideyi anımsatan aile resimlerinin olduğu köşede buldum kendimi. Edirneli olan sevgili eşim Kadriye, annem, babam, kardeşim, dayım ve teyzelerim ile hayatın her...

Devamını Oku

Kadına Şiddete Evet (Hayır)

Şimdi herkes bu başlığı okuyunca şaşıracak, nasıl, bunu yazabilir diyecek. İşte tam da bu yüzden “Kadına şiddete evet” diye bir başlık attım. Hepimiz biliyoruz ki her yerde kadına şiddete hayır deyip tepki veriyoruz ve artık bu tür yazılara alışkınız.Benim amacım ise böyle bir başlık atıp insanların dikkatini çekmek. Elbette şiddet yanlısı bir insan değilim. Tam tersine şiddete belki de herkesten daha çok karşıyım. Sürekli gündemde olan olaylardan bahsedecek değilim. Bilinçli insanlar neyin ne olduğunu zaten çok iyi biliyor. Ben sadece kendi düşüncelerimi yazmak istiyorum. Hiçbir zaman neden böyle olaylar olduğunu anlayamadım. Anlayabileceğimi de düşünmüyorum. Çünkü bu gerçekten mantıksız bir olay. İnsanlar neden birbirlerine öfke duyarlar, neden birbirlerini kırarlar, döverler. Bunun için bir sebep mi olmalı? Hayır. Ne olursa olsun, bu yanlış bir davranış, bizlere verilen aklı kullanmak yerine biz ne yapıyoruz? Elimize silah alıp çekip vuruyoruz, öyle mi? Ya da öldüresiye dövüyoruz. Bu mu, yapmamız gereken gerçekten bu mu? Öncelikle kadınlarımıza kendini korumalarını, haklarını savunmaları gerektiğini küçük yaşlarda verilen eğitim ile anlatmalıyız. Çünkü toplumumuz da yanlış bir anlayış var. Kadınların; büyüklerine karşı kendilerini savunmaları, yanlış bir şey karşısında susmaları gerektiğini söylemeleri, eşlerine karşı saygısızlık etmemeleri aşılanmıştır. Belki de bu yüzden kadınlar hep susuyorlar, belki de bu yüzden kadınlarımız, kızlarımız eziliyor. Bana kalırsa bu yetiştiriliş tarzımızla alakalı. Hakkımızı savunmamız öğretilmiyor bize,susmamız öğretiliyor. Ayıp olur, büyüklerinize karşı saygılı olun, sesinizi yükseltmeyin, ne olursa olsun susun. Şimdi fark ediyorum ki bu o...

Devamını Oku

Kültür Şehri İstanbul’un İnci Tanesi Tiyatro

Bu ülkede iyi şeylerde oluyor diye düşünmeye başlayabildiğim için çok mutluyum. Atatürk ilkelerine bağlı,  devrimlerine inanan, bu konuda hiçbir zaman tereddüt etmemiş bir sade vatandaş olarak düşüncelerimi sizlerle de paylaşmak istedim.Ömrüm boyunca hiçbir siyasi partiye sempati duymadım, düşüncelerimin hep siyaset üstü olduğuna ve bana hitap eden bir siyasi parti bulunmadığına inandım. Sanırım dünya görüşüm gerçeklerle pek örtüşmüyordu ve bu nedenle bize öğretildiği gibi bir vatandaşlık görevi olan oy kullanma görevini hiçbir zaman yerine getirmedim. Bu kişisel görüşlerim belki bir çoğunuzu ilgilendirmiyor, bunlardan söz etmemi anlamsız buluyorsunuz. Bunları anlatmamın tek nedeni de aslında bu konuda bir çoğunuz gibi sabit bir fikrimin olmayışına, bir taraf olmayışıma ve tamamen sanatın üstünlüğüne inanan bir insan olarak samimiyetime inanmanızı istiyor olmam. İnanmalısınız çünkü ben yaşadığım yer itibariyle sizden şanslıyım. Sahip olduğum bu ayrıcalıktan haberdar olmanızı istiyorum, sizlerde aynı keyfi yaşayabilin istiyorum. Zira sanatın olduğu yerde olumsuz, kötü hiçbir şey barınamaz, sizlerde kirlerinizden arınabilin istiyorum. Bir zamanlar bu semtte tek bir tiyatro salonu vardı ve o salonda da tiyatro yerine evlenecek çiftlerin nikahları kıyılırdı. Tiyatro izleyebilmek için semtin dışına, yaşadığınız yerin çok uzağına gitmeniz ve medeniyete inmeniz gerekirdi. Tiyatro sadece kalabalık ve gelişmiş semtlerin insanlarının tüketebileceği lüks bir ayrıcalıktı. Beni tanıyanlar bilir, biraz aksi, kafasını eğmeden dimdik yürümekten hiç taviz vermemiş, inandıklarından hiç vazgeçmemiş bir adamım. Yaptığım tiyatro oyunları ve yazdıklarım hiç tanımayan insanlara da hakkımda önemli fikirler verebilecek açıklıktadır. Bu nedenle de bu makalede...

Devamını Oku

Aşk Pamuk Tarlasında Mı Yaşanmalı?

AŞK, henüz tanımlanamamış bir duygu gibidir… Ama, Aşkın güzelliği, ne zaman açacağı belli olmayan bir çiçek gibidir…Çiçeğe âşık olan botanikçi gibi, o çiçeğin açışını; sabırla, çabayla, anlayışla ve vazgeçilmezi sevgiyle beklemektir…Zaman, ilaçtır derler, beklemeyi besleyen çiftin teki, birde bu çiftin diğer teki vardır oda beklenecek ve zamana ihtiyacı olan ya da öle sanılan gün! Belki doğru belki yanlış zamanında söylenen bişey, söyleyen söylemiş işte kendi mucizelerine dayanarak, ama ben biliyorum ki “zaman” kimine göre ilaç olsa da kimilerine göre beklenmekten sıkılan bir amaç sadece… AŞK… Güzel bir hikâyenin başkahramanı olmak, son nefesine kadar anı tadıyla, güzel olan her şeyiyle, aslında aslan gibi bir yürekle yaşamak ve son nefeste bile bunun mutluluğunu yaşayarak huzurlu bir serzenişle sükûnete göç etmek… Bu huzur için bazılarımız hakikatten de bir mucizeye ihtiyaç duyduğu anları mutlaka vardır…Hatta bunun yanında çoğu kişinin bittiği sandığı noktada başlayan başlangıçları görememe gibi bir kusuru da vardır. Adı üstünde kusur, zaten altında bişey aramak bile kusur olurdu bizim için! Bi düşünmek gerekirse, onca kalabalığın içinde bile yanlız olduğumuzu fark etmedik mi hiç? Tanıdığımız her bir kimseye bile hep şüpheyle baktığımızı fark etmedik mi? Kararsızlık farkında olmadan düşünce şeklimiz olmuşken, acaba demekten doğru olanı bile bulamadığımız anları yaşamadık mı hiç? Eğer bunların birine bile cevabınız “EVET” ‘ se, üzgünüm sizde aşkın acı tarafıyla karşılaşmışsınız demektir… Aşk denilen şeyin bir yanı ACI  ve acıttığı için vazgeçilmez genelde ama diğer yanı Mutluluk tatlı...

Devamını Oku

Zaman Sürecinde Türk Milliyetçiliği

Millet birçok anlamda kullanılsa da dilimizde Latince Nation manasında kullanılan aynı yerde doğmuş insan topluluğu anlamında kullanılagelmiştir. Milletin tanımı Ziya Gökalp ‘de ‘’dilce dince ahlakça ve amaçta ortak olan zümre‘’ olarak anlam bulurken Yusuf Akçura da ırk ve dil birliğinden dolayı ortak bir vicdan oluşturan topluluk olarak kullanılmıştır.Türk Milliyetçiğinin izlerini ilk olarak 8. yy’ın ilk yarısında yazılmış olan Orhun kitabelerinde görmek mümkündür.Türk adının kullanılmasından,milliyetçiliğin temel anlamda verdiği ilk izlenim olan Milletini korumak iç ve dış düşmanlara karşı uyanık ve dik tutmak içeriği de ilk olarak bu kitabelerde dillendirilmiştir. Bu kitabelerde Bilge Kağan “Türk milletinin adı, sanı yok olmasın diye gece uyumadım, gündüz oturmadım. Tanrı buyurduğu ve bahtlı olduğum için ölecek hâle gelen milleti dirilttim. Aç milleti tok, az milleti çok hâle getirdim” diyerek milleti için çalışmanın gerekliliğini belirtmiştir.Türk dilinin öneminden milli şuur ve benliğin önemine kadar birçok noktada Türk milliyetçiliğinin yazılı kültürel temeli şüphesiz bu kitabelerdir.Bununla birlikte İslamla tanıştıktan sonra  11. Yy da Karahanlı döneminde yazılmış olan Divanı Lügat-it Türk adlı eserinde Kaşgarlı Mahmut Türk dilinin önemini ortaya koymuştur. 12. yy da Fahrettin Mübarek Şah Şecere-i Ensab adlı eserinde,Babürşah hatıralarında, Çağatay döneminde Hüseyin Baykara, Nevai eserlerinde,Özbek hanlarından Ebul Gazi Bahadır Han Şecere-i Türki adlı eserinde hep bu milli şuuru ve Türk Milliyetçiliğinin ilmi olmasa da manevi ve doğal halini oluşturmuşlardır.Selçuklu ve Osmanlı döneminde dil olarak eski değerinin gerisinde bir yol izleyen Türk Milliyetçiliği siyasi , askeri ve  mimari alanda...

Devamını Oku

Molière “Hastalık Hastası”

Molière’in yazdığı son tiyatro olan Hastalık Hastası (La Malade Imaginaire) ilk kez 10 Şubat 1673’te Paris’te sahnelenmiştir. Oyununun konusu, aslında sağlıklı olan saf bir adamın, doktorunun yalanlarına kanarak kendini ölümcül bir hasta olarak görmesidir. Molière hem oyunu yönetir hem de başrolü –Argan– kendisi oynar. Hastalık Hastası’nı yazdığı sırada hastalanan yazar, dördüncü temsilden sonra ağırlaşır. Evine götürüldükten birkaç saat sonra da ölür. Din adamları, Molière’in cenazesini kaldırmak istemezler. Cenaze, ancak dört gün sonra, Kral’ın emri ve Başpiskopos’un özel izniyle kaldırılır. Dünyanın en tanınmış tiyatro yazarlarından biri olan Molière, mezarlığın ölü doğan/vaftiz edilmemiş çocuklar için ayrılan bir köşesine, gece vakti, tören...

Devamını Oku

Haftanın Gözden Kaçan Önemli Olayları

28 Şubat’ın 14. yıldönümünün arifesinde eski Başbakan Necmettin Erbakan’ın hayatını kaybetmesi… Ardından aralarında gazeteciler Nedim Şener ve Ahmet Şık ile Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün de bulunduğu 7 kişinin Ergenekon Operasyonu kapsamında tutuklanmaları… Tutuklamalarla ilgili olarak Başbakan Erdoğan’ın “Kimse bize fatura kesmeye kalkmasın” demesi…Gazetecilerin, tutuklanan gazeteci arkadaşlarına destek amaçlı olarak İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere birçok ilde yürüyüş ve açıklama yapmaları derken bazı önemli olaylar göz ardı edildi maalesef… İşte haftanın gözden kaçan önemli olayları… 3 Mart Perşembe günü Sabah gazetesinin “Gün Doğmadan Delil Temizliği” manşetiyle verdiği Özel Haber: Hakkâri Çukurca’da 27 Mayıs 2009’da 7 askerin mayına basarak şehit olduğu olayla ilgili Bilirkişi Raporunu SABAH ele geçirdi: “Ottowa Sözleşmesine ve TSK’nın iç talimnamelerine aykırı olan mayın kullanıldı. Tuğg. Zeki Es yasadışı mayınları temizledi.” Başbakan Erdoğan “İran Türkiye’nin iktidar partisine 25 milyon dolar bağışladı” haberi nedeniyle İngiliz Daily Telegraph’a İngiltere’de açtığı davayı kazandı. 5 Mart Cumartesi Sabah gazetesinin “Reşadiye’yi İhbar Ettim” başlığıyla verdiği Özel Haber: 11 yıl JİTEM için çalışan Ulaş Özel: “7 Aralık 2009’da Reşadiye’de 7 askerin şehit edildiği PKK baskınını önceden bildirdim, dinlemediler”. Habere göre Ulaş Özel, Erzincan İstihbarat Şube Müdürü Binbaşı N, E’ye gittiğini ama N.E’nin “irticai faaliyetlerle” ilgilendiklerini söyleyerek ihbarla ilgili hiçbir işlem yapmadığını söylüyor. Aynı günkü Taraf’ın sürmanşetinde yer alan haber: “Hakkında yakalama kararı bulunan MİT görevlisi Kaşif Kozanoğlu’nun AKP’li vekiller için topladığı özel istihbarat notları, Soner Yalçın’ın odasındaki “koz” isimli dosyadan çıktı. MİT,...

Devamını Oku

Kadınlar Öldürülüyor, Gazeteciler Ergenekon'dan Tutuklanıyor

Kadın cinayetlerinde son zamanlarda büyük bir artışın yaşandığı ülkemizde bir grup kadın, 2 Mart’ta TBMM Dikmen Kapısı önünde kadın cinayetlerini protesto ederek Meclis’in cinayetlere karşı harekete geçmesini istedi. CHP de Meclis Araştırması istedi. Cinayetlerin sebepleri üzerinde gerçekten bir oturup düşünmek gerekiyor.Ülkemizde niçin cinayetlerde, tecavüzlerde, tacizlerde, lise ve üniversitelerdeki kavgalarda bir artış görülüyor? Hadi bir grup medya organı ülkemizde meydana gelen her olayı “Provokasyon”, “Ergenekon’un oyunu” şeklinde değerlendirerek olayların sosyolojik ve psikolojik yönlerini görmezden geliyor. Peki, ama işlenen kadın cinayetleri de mi “provokasyon” veya “Ergenekon’un oyunu”? Meydana gelen olaylarda insanlardaki “empati kuramama”, kendisinden olmayanı “düşman belleme” gibi etkenler ne olacak? Maalesef her olayı “provokasyon” şeklinde değerlendirmeye devam ettiğimiz, olayların içinde yer alan kişilerin sosyolojik ve psikolojik analizlerini yapmadığımız müddetçe hem işlenen kadın cinayetleri hem de diğer küçük ve büyük olaylar, suçlar ülkemizde görülmeye, bizler de 8 Mart Dünya Kadınlar günü dolayısıyla böyle yazılar yazmaya ve okumaya devam edeceğiz. Gazetecilere Tutuklama Medyada tam kadın cinayetleri ile ilgili haberlerin ve yazıların sayısı artmaya başlamıştı ki 3 Mart Cuma günü aralarında Dünya Basın Özgürlüğü Kahramanı seçilen, “Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları” adlı kitabın da yazarı olan Milliyet gazetesi muhabiri ve Posta gazetesi yazarı gazeteci Nedim Şener, Nokta Dergisi’nde Darbe Günlüklerini yayınlayan gazeteci Ahmet Şık ile Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün de bulunduğu 10 kişi Ergenekon Davası’nın 18. dalgasında gözaltına alındılar. Ertesi gün ise 3- 4 tane gazete hariç tüm gazeteler bu gözaltıları eleştiren manşetlerle...

Devamını Oku

28 Şubat ve 28 Şubat'ın 14. Yıldönümünden Bir Gün Önce Hayatını Kaybeden Erbakan

Türkiye siyasetinin önemli isimlerinden, Milli Görüş’ün lideri, Saadet Partisi’nin genel başkanı ve eski başbakan Necmettin Erbakan 28 Şubat Post- modern darbesinin yıldönümünün arifesinde Anakara’da tedavi gördüğü hastanede 85 yaşında hayatını kaybetti.1 Mart günü İstanbul Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazına Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bakanlar, siyasi parti temsilcileri, bürokratlar başta olmak üzere 1,5 milyona yakın insan katıldı. Erbakan’ın ölümünün ardından “Değerli bilim ve siyaset adamı olarak ülkemize yaptığı büyük hizmetler daima hatırlanacaktır. Şahsım ve TSK adına merhuma Tanrı’dan rahmet, ulusumuza ve kederli ailesine başsağlığı dilerim” diyerek “28 Şubat’ın ruhuna el fatiha” dedirten TSK’yı cenazede 28 Şubat için “Bin yıl sürecek” diyen Genelkurmay eski Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun kuzeni Birinci Ordu Komutanı Org. Hayri Kıvrıkoğlu temsil etti. 28 Şubat sürecinde bir numaralı hedef konumunda bulunan Erbakan’ın cenazesine TSK’nın Ankara’dan çelenk, İstanbul’dan ise komutan göndermesi tabii ki ilginçti. Hem de 28 Şubat’ın 14. yıldönümünde… Peki, ama neler olmuştu o dönemde kısaca hatırlayalım… Tarihler 28 Şubat darbesinden 1 gün önceyi, yani 27 Şubat 1997 Perşembe’yi gösteriyordu. Erbakan liderliğindeki Refahyol hükümeti 22. Bakanlar Kurulu’nu topluyordu. Medyanın ilgisi çok büyüktü… Çünkü günlerdir, 28 Şubat’ta toplanacak Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) Aczmendi tarikatı lideri Müslüm Gündüz ile Fadime Şahin’in uygunsuz vaziyette basılması, 11 Ocak günü bazı dini cemaat liderlerine Erbakan tarafından Başbakanlıkta yemek verilmesi, 3 Şubat günü Sincan’da Kudüs Gecesi’nin yapılması gibi olaylar nedeniyle “irticai faaliyetlerde bulunduğu öne sürülen” hükümete...

Devamını Oku

Kürt Faşizminden Oy Avcılığı Denemeleri…

Mainz, 07.03.2011 Seçimlere üç ay kadar bir zaman kaldı. Bizim memleketimizde adettendir. Hemen her seçim döneminde bu oyunlar seyircisi olup olmadığına bakılmaksızın bıkmadan usanmadan sahnelenir. Bizim halk jargonumuzda “Çamura Yatmak” diye bir deyim vardır. Zaten insane fıtratında bu zaaf sözkonusudur. Davasında haksız olanlar ya seslerini yükseltir, baskın çıkmaya çalışırlar yahutta güç kullanmaya tevessül ederler. Esasen bunların tamamı bir acziyetin ifadesidir.Malum medyanın poh-pohlarıyla kendilerini Kürt halkının yegane temsilcisi sayma aymazlığına düşen ve utanmadan faşist-ırkçı yaklaşımlar ileri süren ve adından başka hiç bir yerinde barış esamesi okunmayan bu güruh, altlarından kaymakta olan zemin dolayısıyla yeniden silah ve terror tehdidinin sözcülüğüne soyunuyorlar. Binlerce insanın katlinden sorumlu bir cani için şeffaf ve adil bir yargılama sonucunda verilmiş bulunan mahkeme kararına rağmen ağız-burun kıvırıp çamura yatmaya kalkışıyorlar. Yasalarımızda buna imkan yok. Kamu vicdanımızda bunun yeri var mı? Elbette ki yok. O zaman derdiniz ne sizin? Meseleniz Kürt yurttaşlarımızın kendi dil, kültür ve geleneklerine dolayısıyla kimliklerine sahip çıkarak bu ülkenin onurlu vatandaşları olarak yaşamalarını sağlamak ise eğer hükumetin yapmakta olduğu devrim niteliğindeki açılımlara neden destek olmuyorsunuz. 10 yıl öncesine kadar daha konuşulması bile mümkün olmayan meseleler çözüme kavuşturuldu. Bölge insanımızın huzur ve refahı için ülkemizin kaynakları seferber edildi. Bölgemize bugüne kadar yapılmış olan ihmalllerden dolayı pozitif ayırımcılık yapıldı. Bölgenin kalkınması için yatırımlar devam ediyor. Seçimler yaklaşırken Ülkemizde “Kaos” çıkarmak, anarşi ve terörü sokağa taşımak bölge halkından başka kime zarar verir? Eli kanlı bir terör örgütü...

Devamını Oku

Türk Kültür Değişimi

Herkezin bildiği tanımıyla kültür, bir toplumun zaman içerisinde ürettiği ve süreç içerisinde nesilden nesile aktardığı maddi ve manevi tüm değerlerin toplamıdır. Mutlaka her milletin kültür birikimi farklıdır. Günümüzde maddi kültür öğeleri büyük oranda benzerlik göstersede ki bu istenmeyen bir durumdur, manevi kültür unsurları  her toplumda ayrıdır ve ayrı olması da doğaldır.Türk toplumu olarak kültür değişimini genelde dışımızdaki etkilerle yaşadık. Tanzimat dönemiyle başlayan Frenk etkisi dilimize, edebiyatımıza, kıyafetimize keza tüm yaşantımıza zamanla sirayet etti. Batı kültürünün ülkemize girişi genel  olarak fransız etkisiyle başlar. Son dönem Osmanlı siyasetinde fransanın diğer ülkelere nazaran yeri mutlaka farklıdır. İngiliz sömürge zihniyeti ve Rus güney politikası Fransayı Osmanlı devleti içinde diğerlerine göre nispeten sempatik bir yere itmiştir. Bunda Fransanın o dönem Avrupasında kültür moda öncülüğü yapması, elçilik ve öğrenci değişimi noktasında etkinin daha fazla olması Fransız kültürünün Osmanlı devletinde daha baskın olmasına neden olmuştur. Bu etkiyi 3. Selim dönemi askeri ve siyasi münasebetlerine kadar götürmek mümkündür. Son döneminde Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük akımlarının etkisinde siyaset yürüten Osmanlı devletinde Batıcılık  dar alanıyla  toplumda , devlet ciddiyetindede  siyasette değişmeyen harita olmuştur. 20. yy başlarında Türk toplumundaki Batı etkisi Fransa’nın yanına Alman kültürünüde eklememize olanak tanımış devletin dış siyaset çizgisi Osmanlı toplumunada yansımıştır. Fransız yazar ve eserlerinin Osmanlı edebi hayatına ve İstanbul sosyetesine girmesi Almanya nın sanayi ve ekonomik yatırım hamlelerinden daha derin bir etki yaratmıştır. Osmanlı Devletindeki batı etkisi yalnızlaşan siyasetin çizgisinde ilerlesede etkisi Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar...

Devamını Oku

Zamanı Gelir

Zamanı gelir, gizlice sessiz sessiz ağlamanın,Terk edildikten sonra hıçkırıklara boğulmanın.Zamanı gelir, geçmişinden utanıp sıkılmanın,Kendinden, geçen her anın hesabını sormanın. Faydası yok, sevenleri birbirinden ayırmanın!Zamanı gelir elbet; kalbini aşka rehin verip,Acısıyla kavrulmanın kara...

Devamını Oku

Zaman

Bazen geçmek bilmeyen, bazen su gibi akanBazen en iyi dosttur, bazen en kötü düşmanDaima ilerleyen, hiçbir zaman durmayanGüldüğümüzde gülen, ağlayınca ağlayanHiçbir an terk etmeyen, en sadık dosttur...

Devamını Oku

Yalnızım

Yine yalnızım bu geceTırnağından yakalamışım sensizliğiSırılsıklamım ve körü körüne kanmışım…Yine yalnızım bu geceYıldızlar gülüyor halimeDüşlerim çığlık çığlığa Ateşlerde yanmakta hülyalarımVe gözlerimi boğmakta gözyaşlarım…Kusura bakma hayat!Yine mağlubum sana, yine aldanmışımGüzel günlerine ve sahte gülüşlerine…Yine yalnızım bu geceİlmik ilmik örmekteyim sensizliğiBuram buram içime çekmekteyim sessizliğiOlmayacak, sensiz gün doğmayacakVe güneş hiç ısıtmayacak artık beni…Sensizlik ecel, yalnızlık ölüm!Bunu adımın baş harfi gibi biliyorumLakin, adımı unutturdu bana sevdanAdım neydi hatırlamıyorum…Yalnızım bu gece, imkânsızımAma, bildiğim tek şey;Sen yokken de “seni çok...

Devamını Oku